Yaşamın Temmuzunda Son Sözü Devrimciler Söyler

Temmuz;

birikmiş devrimci öfkenin mermiyi ateşlemesidir.

Bulutların örtemediği bir güneşin

yağmura rağmen ıslanmamasıdır.

Sıcaktır Temmuz; sadece emekçiyi değil tere yabancı olanları da terletir.

Delikanlıdır Temmuz; sözünün eridir…

Bağrına bastığı evlatlarıyla kahraman yatağına

çevirir koynunu.

Sistem, granitten duvarlar da dikse karşımıza; Temmuzun sıcaklığını, yüreğimizin devrimci sıcaklığıyla buluşturabiliyorsak, yolumuz tıkalı değil demektir. Böyle bir sıcaklığın eritemeyeceği hiç bir katılaşma yoktur.

Temmuz, devrimci kahramanlarla; kahramanlar, devrimci değerlerle özdeşleşti bu güne dek. Ma yısta tutuşan ve çılgına dönen doğa, tüm doğurganlığıyla, yeşilini; tüm coşkusuyla, kırmızısını sunduğunda, kırların koynundan rengarenk bir yaşam taşmaya başlar. İşte Temmuz bu üretkenliğin, bu coşku taşmasının kalite kazandığı, taşların yerine oturduğu aydır. Temmuz bir denizdir; içinde insanlık değerleri yüzer. Temmuz bir nehirdir; arındırır, temizler, tüm istenmezleri sürükler. Daha güçlü filizler verir bu ayda ekilen güzellikler.

İşte böyle bir ayda, 96’nın Temmuzunda tüm doğa adına 12 gelincik, tepeden tırnağa vericilik kesildi; renk, umut, gelecek, fedakarlık, halk sevgisi kesildi.Temmuz, Temmuz olalı böyle hızlı çarpmamıştı yüreği. Ve görüldü ki, devrimcilere “ölmek” de yakışır.

DEVRİMCİLERE “ÖLMEK” DE YAKIŞIR

Bir yola, dikenli olduğunu bile bile girmek ve sızlanmadan yürümek; ahlaki güzelliği, onur ve erdemi, yaşam yolu seçilirken ölçü alanlara yakışır; devrimcilere yakışır. Yaşama büyük bir aşkla bağlanıp, bu aşkın baharında -değerleri için- ölüme gülümseyebilenlere yakışır. Bütün bir doğayı çiçekle donatma eyleminde, insanlık baharının öngününde; henüz tomurcukların patlama sevincine eşlik etmeden “göçüp gitmeyi” göze almak, devrimcilere yakışır. Yaşam içerisinde damarlarına aynı davanın inancını akıtarak yoldaşlaşalanlar , bedel ödemek gerektiğinde öne atılırlar; onların gözü, arkada kalmaz!… Çünkü, yoldaşlarının varlığı, kendi varlıkları demektir.

Tsola Dragoyçeva, bugün “kutsal kardeş mezarlıklarında” yatan kahramanları anarken, aynı gerçeğe işaret ediyor:

Onların kahramanlıklarının bir adı da fedakarlıktır. İnançlar adına, kendini adamışlık adına, görevi yerine getirmede sarsılmazlık adına fedakarlık. Onların kahramanlığı, hayatlarının bir rastlantı anı değildi. Onlar, kendilerini yiğitliğe ve ölüme götüren yolda günlerce, gecelerce, aylarca ve yıllarca hep dimdik yürüdü. Hem de hayata, güzelliğe ve gerçağe gönülden bağlıyken. Diz büküp boyun kırıp yaşamadılar. Bunun için ölümü türkülerle, şarkılarla karşıladılar… Ve bizler bu şarkıyı, barikatların, sokakarda yürütülen çarpışmaların, darağaçlarının bu senfonisini, idam mangaları yenilgileri karşısında söylenen bu şarkıyı bugün yaşayanlara seslenen ölümsüz bir vasiyet olarak gözbebeğimiz gibi koruyoruz… (Tsola Dragoyçeva, Yenilgiden Zafere, s:11)

TUTSAKLIĞIN TAHRİP EDİCİLİĞİNE, DEVRİMCİ BİR DURUŞLA KARŞI KONULMALIDIR

Yaţamlarýnda, doğanın ve insanın tarifsiz güzelliklerini keşfederek çok özel mutlulukları ve heyecan grafiklerini mümkün kılmış olan devrimciler, dört duvar arasına kapatıldığında geçmişe gider, anıların sıcaklığını çağırır ve onunla ısınma ihtiyacı duyar. Gerçekte bunlar, devrimci bir yaţam sürmüţ olma avantajýnın, çok özel anlara bile taşınabilen niteliklerini gösterir. Zaten kişi, devrimci olup, devrimci gıda ile beslenemiyorsa, zorlanma anlarında, o ana dek taşıdığı değer ve geleneklerle hesaplaşmaya girer; giderek bir mesafe büyümesi ve bir çeşit pişmanlık belirtileri oluşur.

Tutsaklık koşullarında ruhlarının belini büktürmeyen devrimcilerin güç kaynakları arasında, kendi doğruları kadar, düşman gerçekliğine dair sahip oldukları bilinç de önemli bir yer tutar. Sınıfsal bilinç, sınıfsal kini, sınıfsal tutum ve davranışları beraberinde getirir. Uzlaşmazlık gerçeği, bir maddi gücün diğer maddi gücü yok etme gerekliliğindeki zorunluluk; kimi süslü ve kolalı “ara bulma”, “uzlaşma” çabalarını kapı dışarı eder. Bu tür hokkabazlıkların revaçta olacağı yerler, kavga-dışı mekenlardır veya teslimiyetin solunduğu atmosferlerdir.

Teslimiyet, örtük biçimlerde de açığa çıkabilir. Sınıfsal perspektif; sağduyu, uygarlık, sekter olmama, v.b. gerekçelerle aşındırılmaya çalışılır. Kin duymadan geçireceğim bir saniye benim için yitirilmiş bir zaman!” (Themos Kornaros, Fırtına çocukları, s:33)diye düşünenlerin üzerine “ılımlılık” suyu tutarak öfkeleri soğutulmak istenir. Aslında böyle durumlarda, anılara uzanmak ve yaşanmış her acının üzerindeki külü temizlemek doğru ve gerekli bir tutum olacaktır. Dökülen kanlar bir süre sonra kuruyor; ama, o kanı döken düşman değişmiyor. O halde, kandaki kurumanın bizleri yanıltmasına izin verilmemelidir. Buca Cezaevi’ndeki katliam sonrasında kanın kuruması, Ümraniye katliamının, Diyarbakır ve Ulucanlar‘ın yaşanmasını engellemedi. Çünkü, düşmanın katliamları yanlışlıkla olmuyordu; kanla beslenen sistemin cellatları için katliam, bir görevdir. Bu, yapısal bir özelliktir ve değişmeyecektir; yakaladıkları her fırsatta kan dökmekten geri durmayacaklardır. Ta ki varlıkları yeryüzünden silinene dek…

Düşman alçakça, rezilce, sinik bir biçimde bizim kuşağı daha beşiğinden beri izlemektedir, etimizi dişlemekte, kanımızı yalamakta. Sonra da, ağzında piposu, yalanmış kemiklerin dibine çöreklenmiş, kişioğluna görev nedir, uygarlık, düzen nedir, bunlardan dem vurmakta.” (A.g.e.s:32) Böyle bir düşmandan, insan ilişkilerindeki gereklilikler adına öğrenilecek hiçbir şey yoktur. Böyle bir düşmandan ancak düşmanlık öğrenilir ve gereği yapılır…

İşte devrimcilerin tarihsel rölü burada ortaya çıkıyor. Böyle bir çelişkiyi kabullenmek ve ezilenin haklı tepkisine, örgütlü bir biçim kazandırıp devrimci kanallara akıtmak, her devrimcinin görevidir. Yani devrimciler, haklı öfkeyi söndürmek için değil, sonuç alıcı kanallara akıtmak için vardır. Her kim ki halkın haklı ve gerekli öfkesine, bir itfaiye edasıyla su sıkarak, tepkiyi soğutma yoluna giderse, o devrimci değildir.

Hapishaneler kavgayı daha çıplak, düşmanı daha dolaysız tanıma şansı verir. Aynı zamanda onu iyi değerlendirebilenler için bir okuldur; bir yaşam okulu… Ancak, en iyi okuldan bile, hiçbir şey öğrenmeden mezun olan- veya atılan- öğrencilerin olduğu bilinmektedir. Bir okul olduğu genel kabul gören hapishaneler de -sanıldığının aksine- her zaman eğitilmişlik ve gelişmişlik sonucu vermiyor.

Devrimci olarak veya devrimcileşme eğilimi taşıyarak “içeri düşen” insanlar; ya bu yanlarını törpületerek çıkarlar, ya da tutsaklık yaşamı bir biley taşı etkisi yapar ve sahip olunan sınıf kini, çok daha keskin (eğilmez, paslanmaz, kırılmaz) bir kılıca dönüşür.

Gerçekte devrimci yaşamın kendi öznelerinden beklediği davranış normlarına uyum zorunluluğu “içeri”ye veya “dışarı”ya göre değişen bir olgu değildir. Ve aslında kişinin kuralları aşındırma, kendi aynasında kırarak keyfi yorumlama eğilimi varsa; bu, dışarıda olduğu gibi içeride de sürer. Tek bir fark vardır ki o da daha çok yoğunlaşabilme imkanının bulunduğu tutsaklık koşullarında kişi, eğer gerçekten aşmak istiyorsa; zaafının üzerine, “tedavi edici ışınları” ısrarla ve sistemli bir biçimde tutma şansı bulur. Tersi durumlarda ise, hapishanenin aleyhte işleyen törpüsü; kişiyi hiçbir değere saygısı olmayan, zifiri bir bencillikle yüklenmiţ bir hale sokar.

Alışkanlık, öyle bir beladır ki insanlar, bir uygulamayı kabule yanaştılar mı bir kez, kanıksamanın ve giderek kayıtsızlığın oluşturduğu kalın bir küf tabakası sarar insanın her yanını; en “çekilmez” denen yaşam biçimi bile kabullenilmeye, bir çeşit kadere rıza gösterme eğilimi ağırlığını hissettirmeye başlar. Bu noktaya gelmiş bir alışkanlığı yok etmek için, o küfü delmek; kişinin bedenine, ruhuna ulaşmak ve onu adeta günyüzüne çıkarmak gerekir ki bu, hiç de kolay olmaz.

Bazı anlar damarlardaki kan, uyuyan onuru, ayaklar altındaki iradeyi ateşlemek için uyanır, sonunda öfke gelip kayıtsızlığı yaksın da kül etsin, yok etsin diye. ” (A.g.e. s:43)

İşte, işi hiçte kolay olmayan devrimcilerin bu türden olasılıkları/ dinamikleri bilerek ve gözeterek hareket etmesi durumunda, söz konusu küfü parçalayıp atma fırsatı/ imkanı çoğalır.

Ezilenlerin “ezik” bir görüntü vermesi; boynunu, dizlerini bükmesi, ezenlerin tercih ettiği bir durumdur. Boynunu kaldırmak ve dik durmak, bir başkaldırma ihtimaline açık davranışlardır. Bu nedenle, özellikle tutsak alıp sindirmek istedikleri kişilerin “boyunu küçültmek” en önemli hedefleri arasında yer alır.

Bir hırsız, bir katil, bir dolandırıcı -herhangi bir adi mahkum- için çok kolaydır kısa boylu numarası yapmak, numara bir yana, bunu zamanla kabullenir, gerçekten de küçülür böyleleri. Ama bir savaşçı her zaman dimdik durmalıdır, her an yükselmelidir. Bunun için de engeller bol, tuzaklar sayısızdır, işkenceler kabından taşar. Cezaevi yönetimiyle insanoğlu arasındaki savaş çok amansızdır, süreklidir.” (A.g.e. s:73)

Bu savaşta insanlık onurunun her zaman önde gittiği bilinmektedir. Ancak, insanlık-karşıtı sistemler, yeryüzünde varlık göstermeye devam ettiği sürece, insanın insanlıktan ne denli çıkabildiğinin, vahşileştiğinin örneklerine rastlamak mümkün olacaktır. Ve bu vahşetin en keskin ucu, devrimcilere yönelecektir. Devrimciler, bir taraftan zülmün/vahşetin bileğini bükmeye çabalarken, diğer taraftan insanın ne denli alçalabileceğinin örneklerini görmenin kendi ruhlarını yaralamaması için, bilinçten bir kalkan da kullanırlar. Rastladıkları insan müsveddelerinin, insana dair olumlu hiçbir kanaati kirletmemesi için; devrimciler, buradaki irade savaşını kayıpsız şekilde kazanmalıdır.

Böyle bir savaşın öznesi durumundaki her devrimci için, kim olduğunu, nerede olduğunu bilmek, olayları nedenler zinciri içinde irdeleyebilmek çok önemlidir. “Cezaevi hayatı bir sanat inceliği ister. “(A.g.e. s:57) Yaşamın her an’ı, etraftaki her nesne, düşman tarafından gözetilen bir amaç dahilinde kurgulandığı için, bu kurguyu bozmak ve kendine ait değerleri egemen kılmak; sürekli bir mücadeleyi, bir irade ve yöntem savaşını gündemde tutar.

Devrimci tutsakların, türlü türlü süzgeçten geçerek büyüyen ve güzelleţen yüreklerinin beslenme kaynaklarýnı kesmek, beyinlerini teslim almak, karanlıkla beslenen zebanilerin ufkunu çokça aşar. Ne varki zorbalık, tarih boyunca, karanfil bahçelerine zarar vermenin bir yolunu bulmuştur. Bugün de adı “F Tipi” olan kapsamlı bir saldırının hazırlığı içindedir. Tutsaklar, gerekli hazırlığı (maddi ve moral) yapmış durumdalar. Önemli olan, dışarıdaki “insan yürekler”in, bu işin ciddiyetine varması ve mümkün olanın azamisini amaçlayan bir karşı-bari kat oluţturma gayretini hiç vakit kaybetmeden büyütmesidir.

Eğer geç kalınırsa, eğer elimizden gelenin “bir santim” eksiğini yaparsak; yarın, “yeni Ulucanlar” karşısında o bir santim, yüreğimize ok gibi saplanacak ve hiçbir ayna bizi güzel göstermeyecektir; aynadaki gözlerimizin soran bakışlarından utanacağız.

Haydi, henüz geç kalmış sayılmayız. Yapacak çok şey var… Halk için, insanlığın (ve kendimizin) geleceği için; bir tek tutsağın yüreği incinmesin diye… Gece yatarken “ne yaptım?”, sabah kalkarken “ne yapmalıyım?” dersek, samimiysek; yaşam yolunda insanlığımızı tüketerek ilerlemiyorsak, yapacak çok şey var…