Yaşamda Kalite Yitimi ve Ölçek Bulanmasının Arttığı Koşullarda Devrimcilerin Örnek Alınması Daha Büyük Önem Kazanır

Bahadır Deniz“

İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanır,

halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar (İskoç Atasözü)

Çaresizlik hali bir halkı ya teslimiyete ya da fal, şans oyunu, din, vb. tercihlere doğru zorlar. Bugün ülkemizde fala (genelde metafiziğe) olan ilginin, umutlarını öte dünyaya ertelemenin; şans oyunlarından kurtuluş beklemenin yaygınlaşmasının ağırlıklı nedeni çaresizlik halidir.

Kapitalizm, bir taraftan yaşam ve soluk alma kanallarını daraltırken, diğer taraftan itiraz ihtimaline karşı elindeki yasa ve asker/polis gücünü (yani halka karşı tehdidi) büyütmektedir.

Bu durum, devrimcilerin önüne ek görevler çıkarıyor. Devrimciler, birincisi, tüm kültürel açı farkına rağmen halka gerçekleri doğru ve anlaşılır biçimde anlatmanın yöntem ve araçlarını geliştirmelidir. İkincisi, toplumda narkoz etkisi yapan tüm müdahalelere rağmen; halk kesimlerinin ayağa kalkması, kendi özgücüne güvenmesi ve başarıya inanması sağlanmalıdır. Tabii bu noktada, böyle bir çalışma yapacak öznelerin niteliği, değerlerle barışıklık hali ve ideolojik sağlamlığı büyük önem taşıyor.

Solda bir çeşit sosyaldemokratlaşmanın yaşandığı, sosyal demokrasiyle anılan partinin ise belki de tarihin en gerici hallerinden birini yaşadığı bu koşullarda devrimcilerin en rafine değerlerle ve azami özen ve hassasiyetle halkın karşısına çıkmak gibi bir yükümlülüğü vardır. Burada belki, her yapının, bağımsız duruş sebebiyle davranış özgürlüğünden/keyfiyetinden söz edilebilir.

Tabii ki böyle bir keyfiyet hakkı vardır. Ama bilinmek durumundadır ki feodal değerlerle iş görme, özensizlik, kendini dayatma, vb. haller, öncelikle duruş sahibini vurmakta ve sonuçta tüm sola/devrimcilere zarar vermektedir.

Bilinçlerden gönüllere akan ışıkla ördük Sevda tuğlalarını

Harcımız, gözlerdeki esmer elektrik oldu. Biz yoldaşız

Puslu bir umursamazlık daraltmasın diye Göğüs kafeslerimizi

Birbirimizin içinde nöbete durduk.

Bugün yaşamın hemen her alanında “eski devrimci” enkazıyla karşılaşmak mümkün. Dün, önüne çok büyük amaçlar koyarak mücadele etmiş, bedel ödemiş insanların bugün bar köşelerinde vakit tüketmesi; hiçlikle/boşlukla beraber anılır olması veya kendilerini “para kazanmak” gibi bir amaçla sınırlamaları; dün en kötü konumda bile kazandıklarının çok daha gerisine düştüklerinin ve buna rıza gösterdiklerinin kanıtıdır. Bu sonuç için değerlendirme yapan, roman yazan, film çeken pek çok kişi veya çevre vardır. Bu sonuç, Türkiye coğrafyasında devrim niyeti olan hiçbir yapının görmezden gelebileceği veya salt fotoğrafını çekmekle yetinebileceği bir durum değildir. Çözüm, bir yazının kapsamını aşacak denli boyutludur. Sorunların kaynağı da çözüm önerileri de yapılara, kişi veya çevreye göre değişebilir. Ancak, koşullardaki tüm farklılıklara ve değişimin şiddet ve oranına rağmen bugün bulunulan nokta, bir çaresizlik halini tanımlamıyor. Örgütlenmek için de mücadele için de yeterli teorik ve pratik veri vardır. Zaten devrimciliğin sorunlarının devimcilik dışı zeminlerde veya emekli devrimcilik” hallerinde aşıldığı görülmemiştir.

Aradan cam bölmeyle ayrılmış bir akvaryumda küçük bir balıkla beraber bulunan ve küçük balığı yemek için her hamle yaptığında kafasını cam bölmeye vuran köpekbalığının bir süre sonra o hamlelerden vazgeçmesi; aradaki bölme kaldırıldıktan sonra da küçük balığı yemeğe yönelmemesi, “öğretilmiş çaresizlik” olarak bilinir. Bunun, toplum yaşamına, insan davranışına dair pek çok biçimi/örneği vardır. Ayrıca, öğretilmiş çaresizliğin dışında; “öğretilmiş edilgenlik”, öğretilmiş itaat”, “öğretilmiş tutum ve refleksler”, “öğretilmiş kavrama ve algılama” gibi pek çok yönlendirme halinden söz edilebilir. İnsanların farklı disiplinler altında dahi (devrimci zeminler gibi) “öğretilmiş” alışkanlıkları sürdürdüğü, hatta çoğu kez uzun uğraşlara rağmen aşamadığı görülür. Örneğin sürekli olarak “ beğenmeyen ve eleştiren ” konumda durmanın, eleştiri sahibini “daha çok şey bilen, özel konuma sahip kişi” olarak göstereceği varsayımıyla; yoldaşlarının hemen hiçbir adımı karşısında sessizliği veya onaylama halini tercih etmeyen; sürekli olarak tartışma halinde, gergin ve memnuniyetsiz durumda bulunan kişiler; en hafifletilmiş tanımla “öğretilmiş bir negatif kişilik” halini devrimci zeminde sürdüren öznelerdir. Halbuki devrimci yapıların, belki de varoluş tarihlerinin hiçbir döneminde olmadığı denli yapıcılığa, sahiplenme ve katılıma ihtiyacı vardır.

Devrimciliğin ilkokulunda hemen herkese eleştiri ve özeleştirinin yararları/gerekleri anlatılır. Benzer şekilde disiplinin gerekliliği, emek-sermaye çelişmesinin ve onun paralelindeki sınıfsal hallerin uzlaşmazlığı öğretilir. Bu öğretilenlerin pratiğe taşınması, doğru yorumlanıp uygulanması, kavrayış kapasitesi kadar, deneyim ve olgunlaşma gerektirir. Böyle bir süreçteki eksiklik; yorumlamada kabalığı ve acemilik olasılığını arttırır.

Gerçekte aynı örgütsel çatı altında bulunan öznelerin, gördükleri her eksikliği tanımlaması, her farklı yaklaşım halini itiraz vesilesi yapması şart değildir. Her örgütsel duruşun bir kimyası, bir iç işleyiş tarzı, normları ve sorun çözme biçimleri vardır. Kimi eksikler, sürece yayılarak aşılmayı gerektirebildiği gibi kimileri de genel gelişimin pozitif yöndeki evriminden etkilenmeye bırakılabiliyor.

Özellikle mevcut konjonktürde; iş yapmak yerine konuşmayı, örgütsel duruş yerine bireysel duruşu tercih edenlerin sayıca çokluğu; karşıdevrim zemininden fırlatılan okların miktar ve çeşitliliği, eleştirinin yıpratıcı işlev görebilme olasılığını arttıran faktörlerdir.

Bu çektiğimiz fotoğraftan, yoldaşların birbirine veya harekete hiçbir koşulda eleştiri yöneltmemesi gerektiği biçiminde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Davranış normları için; iş ve kişi ayırımı yapmadan her işe her yoldaşıyla koşturan, katılım ve sahiplenme için azami özeni gösteren, eksiklikleri yüksek sesle dillendirmek yerine, giderme yönünde rol almayı tercih eden yoldaşlarımız örnek alınabilir. Söz konusu yoldaşlarımızın eleştiri yeteneğinin olmadığı veya iradelerini çiğnettikleri” düşünülemeyeceğine göre; böyle bir duruşun barındırdığı devrimci öz ve kişilik kalitesine kafa yorulmalıdır.

Sınıflar mücadelesinin ve dolayısıyla devrimci mücadelenin çapını daraltan, sorunu salt birkavga” fiiline indirgeyen kavrayışlarda, “askeri kişilik” politik kişiliğin önüne geçer. Vurmak, kırmak, hatta güçlü bedensel fonksiyonlar dahi bir değermiş gibi algılanır. Gerçekte ise, bilinir ki gerilla bile, askeri değil politik bir tanımdır ve başarısı, politik yeterlilik oranında artar.

Öfkenin, gerilimin kavgaya artı nitelikler katacağı hiçbir alan yoktur.

Karşıdevrim güçleriyle karşı karşıya gelindiğinde gerçekte iş gören, öfke veya gerilim değil, olguyu doğru okuma ve ona uygun çözüm üretme kabiliyetidir.

Yoldaşlar, bizler de biliyoruz; açlık, devrimciler dahil tüm bir halkı vuruyor. Açlığın büyüğü, doyma çabasını çarpıklaştırabiliyor. Amacımız, teşhir veya yıpratma değildir.

Aceleci vedalaşmalar, bir bitkinin toprağa dönüşünü anımsatan kavuşmalar, içinden geçeni yapmaya vakit bulamamış gönüller; düşe aktarılmış beklentiler, düşe karışmış gerçekler… Yaşam denen bir uzun soluklu koşuda ne çok açlık, doyurulmadan tüketir bekleme süresini. Bu nedenle yoldaşlar, asıl önemli olan teşhis değil tedavidir. Ve bu tedavide herkes öncelikle kendinin doktoru olmalıdır. O noktada biliyoruz ki bireysel doyum da artacak, pozitif çabaların toplam etkisiyle hareketin eksiklerinde ve ayakbağlarında bir azalma gözlenecektir.

Sıkça belirttiğimiz gibi hareket, insanlarüstü bir olgu değildir yoldaşlar. Hele ki kenarda durup üzerine yıpratıcı oklar atacağımız bir hedef, hiç değildir. Bugün, bırakalım karşıdevrimi, solun içinde veya çevre halkalarında bulunan pek çok kişi ve grupta, adeta bir depresyon halini andıran duruşların, öfke ve saldırganlık içeren eleştirilerin yoğunlaşmış olması; iddia ve kapsayıcılığı gereği hareketimizi çok daha seçici bir üslup ve duruşa zorluyor. Yoldaşlık ekseninde çoğalttığımız kardeşlik, başka hiçbir koşulda mümkün olmayan bir doyumun, mutluluk ve gelişmenin habercisidir. Bunun bilincinde hareket edildiği, gerekli emekten kaçınılmadığı ve sabır gösterildiği sürece, amaçlanan sonuca giden yol görünür biçimde kısalacaktır. Bunun yerine, bireysel doyum için çabalamak, etkinlik ve imkanlarını bireysel potada toplamak; devrimcilik iddiasında olanlara zaten yakışmaz.

Bertolt Brecht kimilerinin yaşamdaki etkinlik tercihini, pul koleksiyoncularına benzetir. Fikir, deyim ve kavramlar, pul biriktirir gibi biriktirilir. Az bulunan, az duyulmuş veya duyulmamış olan daha çok rağbet görür, görüşler bir pul gibi takas edilir. Ve koleksiyoncular, birbirlerinden hoşlanmasalar da birbirlerinden uzak durmaya çalışmazlar. Burada amaç, toplumsal bir ihtiyacın değil, bireysel bir doyumun karşılanmasıdır. Bu nedenle, görüşün az bulunması, ilgi görmesi temel kıstastır. Bunun tersine örneğin “üretim araçları üzerinde özel mülkiyetten vazgeçmeyen, faşizmden kurtulamayacak aksine ona gerek duyacaktır.” (Faşizm Üzerine Yazılar, s:13) ifadesi, yine B.Brecht’in deyimiyle romantizmi az ve hiç de şiirsel değil, ama gerekli bir ifadedir.

İnsanların beyinlerinde ve ruhsal yataklarında, uyandırılmayı bekleyen çeşitli eğilimler vardır. Bunların hangisinin uyandırıldığına ve beslendiğine bağlı olarak, değer yargıları, yaşamsal tercih ve yönelimler biçimlenir. Özellikle fikri üretkenlik, okuma ve düşünme etkinliği mutlaka bir amaç dahilinde gerçekleşmelidir. “ Düşünme ve ifadenin nedeni, ifade ve düşünmede sonuçlandırılmalıdır. Örneğin ortaya özgürlük sorusu atıldığında, özgürlük isteğini doğuran baskının ne olduğu saptanmalıdır, böylelikle gereksinilen özgürlüğün türü de saptanacaktır.

Özgürlük sorusunu (ya da isteğini) doğuran nedenler, durumu değiştirmek, yani özgürlüğü yaratmak için kullanılmalıdır.” (Faşizm Üzerine Yazılar, s:15)

Bilimle arasını hiçbir zaman açmayan, gerçekliği ihtiyaca göre eğip-bükmeyen kişi ve yapılar, gerçeklik aleyhlerine de olsa, onu olduğundan farklı göstermeye yönelmezler. Ve bilirler ki gerçeklik tektir; iki ya da varolan çıkar gruplarının sayısı kadar değildir.” (Brecht) Diğer bir ifadeyle, herhangi bir öznellik sebebiyle 4 rakamı istenmeyen bir sonuç olsa dahi, 2×2’nin 3 veya 5 olma olasılığı yoktur. Bunun tersi, gerçekleri bir kaypaklık zemininde var etmektir ki, ilkin tutarlılık/ bilimsellik sınırları içinde kalmak zorunda olanları vurur.

Bugün toplumsal dönüşüm gibi zor ve iddialı bir projenin mimarları olarak yola koyulan devrimciler de gerek yoluna doğal engebeleri gerekse, sınıf karşıtlarınca inşa edilen dalgakıranlar, tuzak ve ayak bağları sebebiyle yerinde sayan ve hatta gerileyen konuma düşebilmekte; kazanç ve kayıp grafiği sık sık dalgalanmaktadır. Bu, duruşunu korumayı da yola devam olasılığını da güç/ zahmetli kılar. Bu sorunları aşmak, uygun patikaları bulup yolun tıkalı yerlerini geçmek doğru ve gereklidir. Ne var ki, bu tür süreçlerin “arayış” hanesine bazen,hedef bulandırıcı ve yolun niteliğini değiştirici eğilimler sızar ve giderek ağırlık kazanır. Bugün de böyle bir süreçten geçilmektedir. Yapılan eksiklik tanımları ve hareket noktaları doğru da olsa; çözümlerin, solu temel eksenlerinden kaydıracak tercihlerde aranması, tıkanma noktalarının açılmasını geciktirici bir etki yapmaktadır.

Devrimciler, ne geçmişin yakasına yapışarak ne de siyasal özne olarak birbirini rakip görerek bu süreci aşabilir. Gelecek, geçmişi reddederek değil, tarihsel bağı (devamlılığı) koparmadan ondan öğrenerek ama onu aşarak oluşuyorsa; günü anlatan fotoğraf kareleri bulanık görünse de bir netliğe doğru yükselme söz konusu demektir.

Aldatma ve yanılgının dünya ölçeğinde merkezileşmiş kurum ve çabalarla büyütüldüğü, özel bir teşvike tabi tutulduğu günümüz koşullarında artık uyanıklık halinde olmak ve duyduğunu, okuduğunu özel bir süzgeçten geçirmek, sürekli devrede olması gereken bir ihtiyaçtır.

“Düşünen, bunu sadece aldatmaca ve yanılgıları saptamak için yapmaz. Aldatmaca ve yanılgıların biçimini kavramak ister. ‘Güçlü bir halk zayıf bir halktan daha zor saldırıya uğrar.’ cümlesini okuduğunda, buna ‘ama daha kolay saldırır’ cümlesini eklerse birinci cümleyi düzeltmesine gerek kalmaz. ‘Savaşlar gereklidir’ cümlesini okuyunca , buna ‘hangi koşullar altında’ ve ‘kimin için’ cümlelerini ekler.” (Faşizm Üzerine Yazılar, s:16)

Brecht’in yukarıdaki alıntıda yaptığı gibi, duyduğumuz veya okuduğumuz her şeyi cümle cümle inceleme ve aralarındaki ilişkiyi gözeterek, gerekiyorsa düzeltme yoluna gitmemiz halinde belki yanılgılardan bütünüyle kurtulmuş olmayız; ama, bugün kimi durumlarda aradaki farkları lehine göstermek üzere başvurulan atraksiyonların, sahiplerini ne denli küçülttüğünü görebilme şansımız artar.

Sayı 21 (Mayıs – Temmuz 2006)