Tükenmenin Kurmayları Tükeniyor

TÜKENMENİN KURMAYLARI TÜKENİYOR

VEYA

BİR YAZININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Akan suyun pislik tutmaması, durgun suyun ise çürümesi gibi durgunluk dönemleri hastalık üretir. Sınıflar mücadelesinin kızgın pratiğinde, kavga dönemlerinde yaşam şansı bulamayan eğilimler, zaaflar için yenilgiyi takip eden durgunluk dönemleri uygun bir zemin/toprak oluşturur. Söz konusu eğilimler bu toprakta hızla gelişip yaygınlaşır. Bu dönemin devrimcilerinde dahi motivasyon ve inanç zayıflığı gözlenir. Sanki an ile gelecek arasındaki mesafe uzamış, devrime dair hayaller yıkılmış ve devrim bir bilinmeze ertelenmiştir. O güne dek doğru bilinen ve büyük bir motivasyonla sürdürülen mücadele çizgisine, yöntem ve araçlara kuşkunun, tereddüdün gölgesi düşer. Kişi, devrimci kimliğini korusa da kararlılık ve kendine güven grafiğinde ciddi bir düşme gözlenir. Yenilgi ikliminin etkisini sürdürdüğü günümüz koşullarında, dünden bugüne uzanan ve kavga içinde doğruluğu sınanmış önermelerin yenilenme iddiasıyla eğilip bükülmek istenmesi, kısaca özetlediğimiz bu ruhsal bağlam içinde değerlendirilmelidir.

Kendi deyimiyle uzunca bir süredir Birgün gazetesindeki yazılarını aksatan Oğuzhan Müftüoğlu, 9, 10 ve 11 Şubat’ta uzunca bir yazı yazdı. Müftüoğlu’nun bu yazıyı, yine kendi deyimiyle gazete yönetiminin kendisini gazeteden attığı söylentilerinin ortaya çıktığı ve ÖDP’nin, içinden türeyen ikinci ÖDP(SDP) ile beraber dağılıp yok olma aşamasına geldiği bir tarihsel kesitte yazmış olması, içeriğine önemli oranda etki etmiş (öznel boyut katmış) olsa da, öz itibarıyla ÖDP’yi hazırlayan süreçten bugüne ortaya koyduğu fikri duruşun dışına çıktığı söylenemez.

Öncelikle Devrimci Yolcu kimliğe dair kısa bir anımsatma yapmayı yararlı görüyoruz.

Devrimci Yolculuk bir kimliktir. Oturmuş, hayatın her alanında gerekleri bilinen bir duruştur. Bu nedenle Devrimci Yolcuların nerede, nasıl davranacağı, hangi gelişme karşısında nasıl tavır alacağı bilinirdi. Sovyet, Çin veya Arnavutluk gibi Kâbeleri olmadığı gibi ülke içinde bir başkasına öykünmek, konjonktürel güçlere yedeklenmek Devrimci Yolcu kimlikle bağdaşmazdı. Devrimci Yolcular gelişmeleri kendileri okur, kendileri değerlendirir ve kendileri uygulardı. Yanlış da yapsa, bunu kendi bağımsız/özgün duruşu içinde yeniden değerlendirip aşmanın yolunu bulurdu. Bu nedenle, ‘90 sonrasında tercih edilen yönelim, aynı zamanda Devrimci Yolculuktan uzaklaşma, o kültürle kopuş yaşama ve bir çeşit başkalaşma yoluydu. Bu kopuş, sistemin devrimci geleneklerle/birikimle ‘80 sonrasının kuşakları arasında yaratmak istediği kuşak kopmasına, içerden bir destek olmuştur.

Bugün eğer birileri Devrimci Yol geleneğinden geldiğini söyleyip ideolojik olarak Troçkizm’e, Anarşizm’e, Feminizm’e veya küreselleşmenin temenni ettiği sola yakın duruyor; söz konusu çevrelerin ideolojik argümanları, düşünsel dünyasının temel eksenlerini oluşturuyorsa; bunun ağırlıklı nedeni ’80 sonrasında başlayan ve ’90 sonrasında çeşitli versiyonlarına tanık olduğumuz tasfiyeciliktir.

Bilinir ki testi kırıldıktan sonra testinin korunmasına dair yapılacak değerlendirmeler, kırılmadan önce yapılanın yanında büyük oranda anlamsız kalır. Kaldı ki karşımızda testinin kırılması gibi iradi olmayıp kaza sayılabilecek bir durum yok. Aksine süreç başından beri iradi biçimde geliştirilmiş, uygulayıcı aktörlerin, sonu bilinen yolda soru sormayan ve gidişata direnmeyen kesimlerden seçilmesine gayret edilmiştir. Hatta Devrimci Yol birikimlerinin zamana yayılarak, aşındıra aşındıra tüketilmesi konusunda bir ustalıktan/başarıdan söz edebiliriz. Bu nedenle ortada ne beklenmeyen bir durum ne de bir kaza vardır. Müftüoğlu’nun memnuniyetsizliği, sola kaybettirilen yıllar veya tasfiye edilen değerlerle değil, kendisinin kenara düşmüşlüğü ile ilintilidir.

Yazıya dair yapılacak bir polemiğin pek gerekli veya yararlı olacağı kanaatinde değiliz. Ancak solda tükenmenin örgütlü ifadesi olan ÖDP, vb yapıların bizzat kurmaylarını nasıl tükettiğine ve ortaya çıkan düşünsel yetmezliğe dikkat çekmek açısından yazıya kısaca bir göz atmayı gerekli gördük.

Daha önce de çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi devrim perspektifi, gelecek ufku, öz güven ve örgütlü hareket bilinci yitirildiği oranda ortaya sınıfsallıktan uzak, devrime inançsız ve sisteme öykünen bir duruş çıkar. Özellikle sınıfsal perspektifin yitirilmesi kişiyi algıda sistemin tuzaklarına kolaylıkla düşen bir ideolojik zayıflık haline sürükler.

‘70’li yılların ikinci yarısında genelde halka özelde sola önderlik eden ve geliştirdiği temel teorik tezlerle geri dönüş halinde olan sosyalizm deneyimlerinin dahi önünü açacak denli isabetli bir fikri duruş sergileyen Devrimci Yol’un bu başarısı, nasıl sınıflar mücadelesinden damıtılmış bir sonuç ise, bugün rastlanan değerlendirme ve algı problemleri sınıfsallıktan uzaklaşmanın sonucudur.

Yazı, gerek içerik gerekse dil bilgisi açısından bir bütün halinde sorunlu olduğu için, içinden bir-iki paragraf alıp incelemek bütündeki vahameti anlamak için yeterli olacaktır. Yazının birinci paragrafını aktarıyoruz.

“Türkiye’nin küresel kapitalizmin yeni düzeniyle bütünleşme sürecine karşı devletin geleneksel bürokratik mekanizmaları içinden gelen direnişin yarattığı bir yüksek gerilim içinde yapılan ve bir bakıma bu iki cephe arasındaki bir hesaplaşma olarak gerçekleşen seçimler Türkiye siyasetinin yörüngesinde herhangi bir değişiklik yaratmadı: Sermaye cephesi küresel düzene entegrasyon doğrultusunda AKP çevresinde kurduğu merkezini (solun bir kesiminin hatırı sayılır desteğiyle) biraz daha tahkim ederek ve kitleleri peşinden sürükleyerek yoluna devam ediyor.” (9 Şubat)

Hatırlanacağı gibi Devrimci Hareket, cumhuriyet mitinglerini değerlendirirken egemen yönlendirmenin aksine ortada bir sermaye çatışması olduğunu söylemiş ve bu konuda solda rastlanan yanlış değerlendirme ve kavramsallaştırmalara dikkat çekmişti. Müftüoğlu bu yanlışa daha birinci paragrafta düşmüş görünüyor. Ordunun veya Yargıtay, Danıştay gibi kurumların öne çıkan rolüne rağmen, küresel sermayenin bir bütün halinde mülkiyet değişimine varan talan ve saldırıları karşısındaki görünür direnci salt “devletin geleneksel bürokratik mekanizmaları” ile açıklamak yanlıştır. Paragrafın devamındaki “sermaye cephesi” vurgusundan da anlaşılacağı gibi çatışmanın bir tarafı sermaye diğer tarafı bürokratik mekanizmalar olarak görülmüş.  Ayrıca yazının devamında rastlanan “liberal siyasal İslamcı AKP”, “dinci liberal akımlara karşı tepki” biçimindeki vurgular, AKP’nin de ona karşı gelişen tepkilerin de yanlış okunduğunun göstergesidir. AKP’nin salt dinci bir parti olarak değerlendirilmesi nasıl yanlışsa, ona karşı tepkilerin dinci liberal akımlara karşı tepki olarak özetlenmesi de yanlıştır. Bu ibareler, gerçeği değil, gerçeğin sistem tarafından (sınıfsal olmayan biçimde) tanımlanmasını yansıtıyor. Bu bağlamda türbanı, Müftüoğlu’nun yaptığı gibi “taassup dalgası”yla açıklamak, konunun Radikal 2’yi aşmayan bir perspektifle ele alındığının ve gerçekte yaşananın bir sermaye çatışması olduğu gerçeğinin ıskalandığının göstergesidir

“Ayrıca bugün bu mesele karşısındaki ‘türban kamusal hizmet almakta serbest olsun, kamu görevlilerine yasak olsun’ şeklindeki özgürlükçü sol politikanın da artık yetersiz kaldığını kabul etmek gerekiyor.”(abç) diyor Müftüoğlu. Kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın bu politikanın sahipleri özgürlükçü veya sol olamaz. Bu sol tanım bulanıklığı, alıntıladığımız birinci paragraf dahil yazıda bir bütün halinde gözleniyor. Gerçekte bu tanım bulanıklığını aşmak kolaydır. Yeter ki kişinin kendi duruşu net olsun. Sol deyince akla öncelikle CHP küskünleri, SHP, ÖDP, vb geliyorsa; çözüm, DİSK’in organize ettiği tartışmalardan, ÖDP ve SDP’deki iç çatışmalardan veya pragmatizmle malul şekilsiz (gerçekte programsız) çatı partisi önerilerinden bekleniyorsa; tanımın “kemalistlik, liberallik, devletçilik, milliyetçilik” kavramlarına uzanması da bulanması da normaldir. 

  1. Müftüoğlu, solun açmaza alınacağı konulardan birinin de türban konusuyla birlikte AKP tarafından gündeme getirilen anayasa değişikliği olduğunu söylüyor.

 “Böyle bir değişikliğe karşı çıkan sol 12 Eylül anayasasını savunmak durumunda kalmış olacak, tersinde ise AKP’nin neoliberal politikalarının anayasal düzene dönüştürülmesine destek olmuş olacak. Türbanda yaşanan da buydu. ‘Türban’ Türkiye’de siyasal İslam’ın gelişme sürecindeki en önemli motiflerden biri olarak ortaya çıktı. Bir yandan özellikle Anadolu’da kadınların başörtülü kıyafet geleneğine yakınlığıyla diğer yandan özgürlükçülük adına liberal sol çevrelerden sağladığı destekle kendilerine önemli bir meşruiyet sağlamışlardır.”

Aslında ne türban ne anayasa değişikliği ne de bir başka konuda solun böyle bir açmaza düşmesi için bir neden yok, yeter ki sorunun bizzat kaynağı tarafından ortaya konan yönlendirilmiş ikilemlerin baskılanmasına girmeden devrimci bir perspektifle alternatif geliştirilebilsin. Bugün soldaki sorunlardan biri, sorunların tartışılmasında burjuva fikri dünyanın etki alanından çıkmamak ise, bir diğeri her konuda alternatif bir fikri duruş sergileyenleri yok saymaktır. Örneğin Sosyalist Demokrasi’de yazan Anıt Baba, solun türban konusunda tutuk kaldığını söyleyip “Öyle ise en iyisi tartışmayı duymazlıktan gelmek diye düşünen sosyalistler elbette çıkacaktır.” diyerek eleştirinin sivri ucunu sosyalistlere yöneltirken, aynı yazıda kendisi egemen yönlendirmenin dışına çıkamıyor. Ne diyelim, “Atımın anlı sakar, lakabını ele takar.”

HAFIZASIZLIK GEÇMİŞİYLE BARIŞIK OLMAYANLARIN UMUDUDUR

  1. Müftüoğlu, “çokça söylendiği gibi, ‘geçmiş’ hiçbir zaman sadece geçmiş değildir. Bu yüzden bazen ‘benmerkezci’ bir tını yaratmakla birlikte, zaman zaman ‘geri dönüşler’ yaparak hafıza tazelemeye çalışmak, fikri takib ihtiyacına dair bir gereklilik olarak görülmeli.” dese de geçmişiyle barışmış olmuyor. Aksine 91’den bu güne geliştirdiği, ÖDP’yi önüne bir amaç olarak koyan çabalarında geçmişi anımsamaya karşı hep tahammülsüz olmuştur.

Sürecin ilk günlerinde kendisine “amacınız bir yasal parti oluşturmaktır” diyenlere kızan ve böyle bir yönelimi reddeden, zeminin hazır olduğuna kanaat getirdiğinde ise “bu parti ya kurulacak ya kurulacak” sertliği içinde olan O. Müftüoğlu bugün “Elbette herkesin her konuda aynı düşünmesi gibi bir zorunluluk yoktur. (Evelallah bütün tarihimiz boyunca böyle bir lüksümüz hiç olmadı!) Ancak farklılıklar ancak birlikte yürümeye engel teşkil etmediği oranda devrimci bir hareket açısından bir zenginlik kaynağı olarak kabul edilebilir.”(Dil bilgisi hataları Müftüoğlu’na ait) diyorsa, artık daha kapsayıcı ve hoşgörülü olduğundan değil, kendini düşürdüğü yalnızlaşma halinin baskılanmasındandır; diğer bir ifadeyle 15 yıldır ektiklerinin bir bumerang gibi gelip kendisini vurmasındandır.

Müftüoğlu, yaşanan ve gerçekte bir dönemin birikimini iradi biçimde tasfiye etmenin (geri boşaltmanın) aracı olan “Tartışma süreci”ni, “12 Eylül sonrasında devrimci hareketler tarafından ciddi bir direniş mücadelesi örgütlenmeye çalışılmışsa da dönem sol açısından genel olarak bir yenilgi olarak ortaya çıkmıştı. Yüzyılın sonunda sosyalist kampta ortaya çıkan gelişmelerle birlikte kapitalist kampta küreselleşme doğrultusundaki yönelimler devrimci hareketlerle birlikte bütün sol açısından ciddi bir dönüm noktası oluşturdu. Karşılaşılan sorunların derinliği ve kapsamı nedeniyle o dönemde sol hareketler içinde çeşitli düzeylerde ‘tartışma süreçleri’ yaşanmıştı.” biçiminde açıklıyor. Gerçekte ise, sürece tanık olan ve hafıza sorunu yaşamayan herkes bilmektedir ki o süreç solun sorunlarına çözüm aramak için değil, bir geleneği noktalamak için başlatıldı. Nitekim bugün geri dönüp bakıldığında görülebildiği gibi o süreçte teorik hiçbir açılım gerçekleştirilememiş, göstermelik de olsa kurulan komisyonlar, araştırma amacıyla önlerine koydukları konularda bırakalım yol almayı, geçmişte üretileni toparlayıp ortaya koymayı dahi başaramamıştır.

ÖDP ve dolayısıyla O. Müftüoğlu ile ilgili olarak yaşanmışlıkların öğrettikleri ve artık manipüle edilemeyecek denli açığa çıkan gerçekler içinde belki de üzerinde en çok durulması gereken boyut, sebep olunan tahribattır. Bugün, “Şimdi hiç kimsenin memnun olmadığı ve en küçük bir umut ışığı bırakmayan bugünkü durumdan kurtulmak için öncelikle solun kendi kendisiyle yeniden yüzleşerek yolunu seçebilmesine imkan tanıyacak bir ortama ve sadeliğe ihtiyacımız var.”(O. Müftüoğlu) demek kimseyi mevcut umutsuzluktaki sorumluluğundan kurtarmıyor. Kaldı ki devrimciler hiçbir koşulda ve hiçbir nedenle “en küçük bir umut ışığının olmaması” durumuna düşmez.

Bugün solun belki de tarihinde görülmemiş boyutta zor koşullardan geçtiği doğrudur. Ancak bunu aşmanın yolu ne ‘90 sonarsında yapıldığı gibi mevcut tüm birikimlere kastetmek, ne de sınıfsal zemini bırakıp konjonktürel güçlere yedeklenmektir. Yukarıda andığımız yazıda Anıt Baba, bir taraftan sosyalistleri eleştirirken diğer taraftan türbana dair DTP’nin meclisteki tutumunu “Evet türban yasağının tek başına getirilmesi durumunda kaldırılması için Mecliste veya dışarıda bu tür bir girişime destek olunabilir.” diyerek gözetmeyi ihmal etmiyor.

DTP gerek sınıfsal olmayan duruşu gerekse sapla samanı karıştırmaya varan pragmatizmi sebebiyle AKP’nin türban atraksiyonuna yedeklenebilir. Ama bir yapı Sosyalist Demokrasi ismiyle varlık gösteriyorsa, ne Kürt sorununda ne türban ne de kadın sorununda sınıfsal bakışın dışına kayma lüksü yoktur. Özetlersek; yaklaşık çeyrek asırdır Kürt sorunu konusunda kendine ait bağımsız bir duruş oluşturamayıp var olanı alkışlamayı/yedeklenmeyi politika olarak seçmek; kadın sorununda gerek dergisine gerekse saflarına giderek artan biçimde mor rengi sokmak; SDP ve önceli yapıların ortak karakteri olmuştur.

Bugün feminizm solun büyük bir kesiminde çeşitli versiyonlarıyla varlık gösteriyorsa, bunun birincil nedeni sınıfsal duruşun yitirilmesidir. Örneğin İlknur Birol, 1 Şubat’ta sendika.org’ta yazdığı türban yazısına “TÜRBAN BİR ERKEK TARTIŞMASIDIR” başlığı atmış ve kendi deyimiyle “kadınca” soru sormuştur. Buradaki eksen kaymasını görmek için tüm okurlara Devrimci Hareket’in 9 Şubat’ta yaptığı “AKP’NİN TÜRBAN MANEVRASI VE SÜRECE DAİR ANALİZLER” başlıklı değerlendirmeyi okumalarını öneririz.

Son yıllarda solun bir açmaz içinde olduğunu, sanki her şeyin sonu gelmiş bir edayla ortaya koymak adeta moda haline geldi. Gerçekte ise ortada bir sorun varken, sorunun olduğunu söylemek, var olanı/bilineni tekrar etmekten öte bir anlam ifade etmez. Önemli olan, solun içinde bulunduğu sorunu hiçliğe veya içinde bulunulan öznelliğe gerekçe etmeden çözüm üretebilmek ve umutsuzluk yayar konuma düşmemektir.

Kısacası devrimciler bugünkü koşullar karşısında zorlansa da ne Anıt Baba’nın dediği gibi gerçekliğe kulak tıkıyor, ne Müftüoğlu’nun dediği gibi en küçük bir umut ışığından yoksun, ne de İlknur Birol’un yönlendirdiği gibi sorunların kaynağı için sistem yerine erkeği işaret ediyor. Daha önce de söylediğimiz gibi umut hiçbir zaman insanlar hazıra konsun diye kapılarında beklemedi. Umudu damıtmak ve daha nitelikli karşılıklar almak bugün de mümkün, ama önce kendini dünyanın ekseninde gören ve kendi dışındaki üretimlere kulak tıkayan öznellik halinden kurtulmak gerekiyor.

27 ŞUBAT 2008

DEVRİMCİ HAREKET