Toplum Denen Laboratuarda Devrimciler de Deney Halindedir; Dolayısıyla da Gözlem Altındadır

Bahadır DENİZ

Devrimci bir kişilik ve kültür oluşturmak, her devrimci yapının önünde bir görev olarak durur. Bu görevin icrası sürecinde en büyük ayakbağı, egemen üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği değerlerdir.

Öyle ki bazen, egemen olanla alternatif olan kesişir ve dünden bugüne uzanan kimi kültür öğeleri ve alışkanlıklar, alternatif kültür adına savunulur. Bunun nedeni, geleceği mayalamak iddiasıyla yola koyulan devrimcilerin bizzat kendisinin henüz bütünüyle sisteme ait değerleri aşamamış olmasıdır.

Sisteme öykünerek ve sistemden devralınan araçlarla, alternatif topluma beyinlerde ve yüreklerde yer açmak zordur. Küfürlü konuşup yazan, hata kabul etmeyen, hırs ve rekabeti elden bırakmayan, alçak gönüllülük yerine kibiri seçen kişi veya yapılar, adı devrimci de olsa, sistem dışında yer edinemezler.

Bir yapının, devrimci olmasa da güç oluşturması, sayıca çoğalması mümkündür; ama, gönüllerde devrimci kalıcılık, inandırıcılık, istikrar zordur. Bunun için öncelikle devrimci değerleri taşıyanın, bunları yaşama izdüşürmede örnek olabilmesi gerekiyor. Devrimcilerin kendi arasında veya yoldaşlık ilişkileri içerisinde devrimci ölçekler dahilinde hareket edilmiyorsa, aradaki bağlar yeterince sıcak ve sıkı değilse, daha uzak duruşlu kesimlerden ilgi beklenmemelidir. Kişiliklerin tahrip edildiği, insanların yalnızlaştırılarak güvensizliklerin büyütüldüğü koşullarda devrimciler, sağır kulaklara seslenmek ve nasırlanmış dokulara işlemek gibi zor görevlerle karşı karşıyadır. Bu çaba, verimli bir toprağı işler gibi sonuç vermiyor. Çünkü, bizim ekim yaptığımız toprak (beyinler ve yürekler) büyük oranda zehirlenmiş. Ekilen tohumun önemli bir kısmı çimlenmiyor; çimlenenlerin de önemli bir kısmı sağlıklı bir büyüme süreci geçirmiyor. Böylesi süreçlerde, ürün patlaması yapmak gibi beklentiler pek gerçekçi olmaz. Hatta kimi durumlarda sürecin, devrimcileri örgütlemeye, ilkin onların sorunlarına eğilmeye dek daralması mümkündür. Çünkü devrimci yapılar, aynı zamanda özgürlük projelerinin somut ifadesi, gelecek toplumun aynasıdır . Kurduğu ilişkilerde örnek olamayan, kendini ve değerlerini anlatamayan, güne dair politika üretemeyen bir yapının, halktan ilgi ve katılım beklemesi boşuna olur.

Halka gidiş yolları, her zaman açık bulunan ve anahtarı bizde olan kanallar değildir. Bu, döneme ve gidilecek toplumsal kesite göre de değişir. Bir devrim programı, kitaplarda kalmayıp yeterince kavrandığında; toplumun, şekil verilmek üzere teknemizde hazır bekleyen bir hamur olmadığı görülür. Akıllıca hazırlanmış hiçbir devrim programı, kitlelerin yığınlar halinde devrimci zemine akın akın katılacağı öngörüsünü içermez. Belirli bir aşamaya kadar sınıflar mücadelesi, öncüler arasında sürer. (Devrimcilerle karşı devrim güçleri arasında)

Kitlelerin eğitim, kültür vb. açıdan geriliğini bir tepki veya bir aşağılama gerekçesi yapmak, devrimcilerin işi değildir. Onlar, mevcudu dikkate alarak hareket eder. Örneğin okuma-yazma oranının düşük olduğu bir ülkede bu, yokmuş gibi görülemez; ama, var diye de ne sıcaklık oranı ne de çalışma şevki aşağı çekilir. Aklın, kafadan çok ellerde yoğunlaştığı bir toplum kesiminden ne beklenmesi gerektiği de, o kesime ne verilmesi gerektiği de bilinmelidir. İşi daha da zorlu kılan, egemen kültür ve davranış normlarının devrimci zeminde de kendilerine yer bulabilmesidir. Örneğin, küçük burjuva bir toplumda devrimci yapıların karşısına çıkacak en büyük sorunlardan biri, bu sınıfsal yapının davranış normlarının devrimci zemine sarkmış halidir.

Tasfiyeci yapılarda çok daha uç biçimine rastladığımız bir niteliktir. İnsanlar, devrimcilik iddiasına rağmen; kendisinin, eşinin, çocuğunun, evinin yani özel dünyasının gereklerini örgütsel yaşamın gereklerinin önüne koyar. Ve ortaya, iddiası ile duruşu arasında kocaman bir açı bulunan “boş zaman devrimcisi” çıkar. Bugün, sistemin belki de en başarılı olabileceği alanlardan biri budur. İşkence ederek, tutuklayarak teslim alamadığı beyinleri, inceltilmiş araç ve yöntemlerle tuzağa düşürebilmektedir. Artık, devrimciliği bir yaşam biçimi olarak benimseyen ve yaşamın her anında taşıdığı kimliğin gereklerini yerine getiren; çocuğunun veya yüreğinde özel bir yer ayırdığı sevgilisinin ihtiyaçlarını, hareketin ihtiyaçları sebebiyle erteleyebilen; tavla oynayarak geçirilen vakte acıyan, uyanık bir beyinle daha güzel şeyler yaşayabileceği için içkiden kaçınan bir kişi; dar görüşlülük veya tutuculukla itham edilebiliyor . Bu, tabii ki o ithamcıların değil, sistemin başarısıdır. Bugün için bir yapının adının sendika, dernek vb. olması ona olumluluk atfetmek için yeterli değilse, devrimci ön ismiyle varlık göstermek de yeterli değildir. Sovyetler’de bir sovyetin, sosyalist olmayan kişilerden oluşması nasıl mümkünse, devrimci ismiyle hareket eden bir yapının devrimcileşememiş kişilerden oluşması mümkündür.

Gelişmenin salt kararlarla sağlanması mümkün değildir. Devrimci kimlik, kazanıldığı oranda, ortaya; disiplin gibi olguları ihtiyaç olmaktan çıkaran bir olgunlaşma hali çıkar. Otokontrol, iç disiplin bile, devrimcileşmenin tamamlanması oranında giderek söner. Uykusundan çalmak dahil, daha çok enerjiyi yaşamına kalite katmak üzere ayıran ve bunun sonuçlarını en somut biçimde alan bir insanın ayrıca dışsal bir müdahaleye neden ihtiyacı olsun ki? Devrimci zeminde rastlanan, ama devrimciliğe yakışık görülmeyen her davranışın kaynağında açık veya örtük biçimde sistemin izleri aranmalıdır. Bilinir ki alınganlık kendini beğenmişlikle, hırs bencillikle, ilkesizlik pragmatizmle ilişkilidir . Kültürel iklim, söz konusu nitelikleri hemen her insana taşır. Bu nedenle, eğer aşılacaksa, söz konusu niteliklerin varlığı kabul edilmeli, kaynağı doğru saptanmalıdır. Bizleri, sınıflı toplum ilişkilerinden ayıran nitelik, biçimde değil özde aranmalıdır. Örneğin onlar, özde içi boş değerler taşıdığı için askeri ilişkilerde disiplini bir çeşit robotlaştırma olarak uygular. Devrimciler ise, özü kavratabildiği ölçüde biçimde de farklılaşacak ve bağlılıkta da disiplinde de akıl ölçülerini zorlama ihtiyacı duymayacaktır.

SİSTEMİN HİLE YOLLARI, TESLİM ALMA ARAÇLARI VE BOZUCULUK KABİLİYETİ ÇEŞİTLENEREK VE KATLANARAK BÜYÜYOR; AMA, BİZ BUNA RAĞMEN VE BUNUN DIŞINDA VAROLABİLMELİYİZ

Kitlelerle beraber iş yapmak, sayıca çoğalmak, güç ve imkan oluşturmak üzere adım atılan her yerde aralanan kapıdan insanlar, ham haliyle girer; niteliklerini, alışkanlıklarını sırtında taşıyarak gelir. Üstelik bu özellikler, genellikle yıllarca kökleşmiş olduğu için, “yapmasan iyi olur” yollu nasihatlerle aşılacak cinsten değildir. Eğer sözü edilen yer bir işletme ise, kişisel özelliklerin, zaaf ve eksikliklerin ayak bağı oluşturmaması için, işletme şefi eşliğinde bir takım kurallar konur. O kuralları çiğneyenin atılması tehdidiyle beraber mekanizma, “sorunsuz” biçimde işler. Fakat eğer bulunduğunuz yer işletme değilse ve insanları zorla veya maaş vaadiyle tutamıyorsanız; geriye gönülleri ve akılları kazanmak kalıyor. Tabii ki buradaki ayrım da bazen bu denli net olmayabiliyor. Ve insanların sosyal çevre edinme, itibar sağlama, ilgi görme ve hatta kimi heves ve güdülerini doyurma amaçlı olarak da orada bulunması söz konusu olabiliyor. Özellikle küçük burjuva sınıf karakteri ile biçimlenmiş kesimler (ki bu alan, devrimcilerin insan kaynağı olarak en çok beslendiği alanlardan biridir) taşıdıkları ikili karakter sebebiyle işi daha da güçleştirmekte, aynı zaman dilimi içinde hem istekli hem isteksiz, hem disiplinli hem liberal, hem kararlı hem ürkek görüntü verebilmektedir.

Varlığının her döneminde “içtima” ve “uygun adım marş” kültürüyle disiplin oluşturma eğilimine mesafeli duran hareketimiz; yatırımını biçime değil öze, sembollere değil kültüre yapmaktadır. O öz ve kültürün biçim ve sembolleri zaten olacaktır. Üstelik o noktada bu tür araçları daha yerinde ve daha zengin biçimde kullanma koşulu da daha fazla olacaktır.

Bir küçükburjuva için semboller, özden daha çekicidir . Çünkü o, hızlı ve parlak alevleri (saman alevi) kalıcı ve istikrarlı (tabii zahmetli de) alevlere tercih eder. övülme hallerinde sabrı da disiplini de güçlüğü de kendinden sayar; ama, onu övecek kimsenin olmadığı zorlu görevlerde aynı içtenlik ve katılım gözlenmez.

Çatısı altındaki bireylerin ruhsal doyum grafiğine göre değil, sınıflar mücadelesinin gereklerine göre karar alıp uygulayan bir hareket, bağrındaki küçükburjuva unsurlar oranında iç dirençle karşılaşır. Bu, hareketimizin üzerinde sıkça durduğu olgulardan biridir. Çünkü karşı devrim, kendisine yönelen araçları sıkça ve hızla tüketen bir donanım halindedir. Bu çarpışmanın özünü kavramayan kadrolar, araç değiştirmekte ve yaratıcı bir duruş sergilemekte zorlanırlar.

Son yıllarda çok düşük seviyelerde seyreden siyasal pratik incelendiğinde; bırakalım yaratıcılığı ve araç değişimini, bir donma halinin yaşandığı görülür. Üstelik bu donma hali, küçükburjuva eğilimleri kaşıyan/kamçılayan kahramanlık, zafer, vb. zorlama kavramlar eşliğinde gerçekleşiyor. Giderek sayıca ve nitelik olarak düşen toplu gösterilerin bu durumu görmezden gelinerek; ölçü, çatışma olup olmamasına veya atılan taş ve molotof sayısına indirgenebiliyor. Kaldı ki, kimi teknik imkanların ve konjönktürün verdiği avantajları arkasına alan polis, hiçbir dönem rastlanmadığı denli zahmetsizce işini görmektedir.

En sıradan askeri kuraldır; düşmanın istediği yer ve zamanda değil, senin istediğin yer ve zamanda çatışmayı kabullen . Bir tek bu kural dahi gözetildiğinde eylem alanını çeşitlemek ve zenginlik oluşturmak mümkündür. Belki artık, kimi durumlarda, polisin en çok tedbir aldığı yere gidip iki taş fırlatamadan gaz tazyiki altında kaçışmak yerine, farklı alternatifler geliştirmek gerekiyor. Ama, böyle bir tarz için öncelikle buna uygun bir bilince ve ruhsal ön zemine ihtiyaç vardır. Sol, 1 Mayıs sürecini de NATO Zirvesi öncesi ve sonrasını da acımasız bir objektiflikte masaya yatırıp değerlendirmediği sürece, sözünü ettiğimiz tercihlere yönelmekte güçlük çekecek ve kendini tekrar , bir “kader” olmaya devam edecektir. Aslında sözümüz, boğazına kadar öznellik ve kibire batmış, ayna karşısında büyüklük oyunu oynayan ve imkanlarını sisteme karşı olmaktan çok devrimci yapılarla rekabete kullanan yapılara değil, niyetinden kuşku duymadığımız dost yapılaradır.

Bizler inanıyoruz ki devrimcilerin kendi iç süzgeci, aradaki tüm farklara rağmen, o zemine yakışmayanları ayırmakta başarılı bir seçicilik gösterecektir . Çünkü küfür, tüm devrimciler için dışsaldır.Ve devrimci ahlak, tüm farklara rağmen ortaklaştırılabilir bir toplam oluşturur. Biz, bu ölçekler dahilinde, geniş bir aile biçiminde hareket eden devrimci yapıların argo kültürle beslenmiş megaloman bir kardeşe uzun süre tahammül edemeyecekleri kanaatindeyiz.

Biz Devrimci Yolcuyuz; çatısı altındaki bireyleri küfür kültürüyle, husumetle; hırs, rekabet ve gerilimle besleyen bir yapının gelecek vaadetmediğini bilir; adı devrimci de olsa o yanını ciddiye almaz; olsa olsa oradan gıdalanan temiz beyinlere ve iyi niyetli yüreklere acırız.

Devrim, uzun ve zorlu bir yolun sonundaki finaldir . Biz bu yolda, devrimcilerden de halktan da umutluyuz. Kısa erimli hesaplarla, pragmatizmle yola çıkanların ve devrimci normları çiğnemeyi marifet zannedenlerin soluğu kısa olacak; devrim, finale soluğu yeten çocuklarını mutlaka kucaklayacaktır.

Sayı 15 (Kasım ‘2004 – Ocak ‘2005)