Termik Santraller

SADECE NÜKLEER SANTRALLERE DEĞİL ASİT YAĞMURLARINA SEBEP OLAN TERMİK SANTRELLERE DE KARŞI DURULMALIDIR

Geçtiğimiz aylarda EMO (Elektrik Mühendisler Odası), Yumurtalık’ın Sugözü köyünde kurulan termik santral için yaptığı uyarıda Bu santralde saatte 450 ton kömür yakılacak olması sebebiyle havaya karışacak olan zehirleyici gaz, kimyasal maddelerin ve atıkların insan, canlı, tarımsal alanlar ve ürünlere yapacağı etkileri düşünmek bile ürkütücüdür. demişti. Genellikle santrallere dair eleştiriler nükleer olanlarla sınırlı kaldığı için EMO’nun yukarıdaki açıklamasını anlamlı buluyor ve açıklayıcı, kısa bir ek yapma ihtiyacı duyuyoruz.
Termik santrallerde kömür, normal yakma yöntemlerinden farlı olarak, hızlı yanması için önce toz haline getirilir. Ve bir taraftan kömür tozu, diğer taraftan sıcak hava püskürtülerek brulörde yakılır. Normal yakma yöntemlerinde güçlü bir sirkülasyon olmadığı için kül uçmaz, dumana karışmaz; dumanın içinde çok az miktarda katı partiküller bulunur. Zaten uzaktan gördüğümüz dumanın izi de, havaya karışan çok küçük, katı partiküllerdir. Fakat termik santrallerde kullanılan yakma teknolojisinde, toz haline getirilmiş olan kömürde yaklaşık %15 oranında uçucu madde, karbon vardır. Karbon yandıktan sonra geriye çok daha küçük parçacıklar kalır. Bunlar o kadar küçüktür ki, elektrostatik olanları dahil bilinen tüm filtrelerden geçebilir. Ve kül havaya karışır. Bu, sorunun birinci boyutudur.
İkincisi; karbonun yanma noktası oldukça yüksektir; bu nedenle alevin sıcaklığı 1200 dereceye kadar çıkabiliyor. Bu, havanın azotu ile havanın içerisindeki oksijenin birleşmesine yol açar. Ve sonuçta çıkan baca gazları arasında oldukça yüksek miktarda azot oksitleri bulunur. Bu oksitlerin, filtrelerle tutulma olasılığı yoktur.
Üçüncüsü; termik santrallerde genellikle kullanılan yakıtlar, kükürt oranı çok yüksek olan kömürlerdir. Bu kömürlerin ticari değeri çok düşüktür. Örneğin Türkiye’de üretilen kömürlerin hemen tümünde kükürt oranı %3’tür. İthal edilen ve kükürt içermediği söylenen Sibirya, Güney Afrika veya Avusturalya kömürlerinin de kükürt içermediği doğru değildir. Mesela bugün termik santrallerde kullanılan kömür, Almanya’nın Avusturalya’dan ithal ettiği bir kömürdür. Ancak Almanya bunu kendi ülkesinde kullanmıyor. Örneğin; Türkiye’de termik santrallerde aynı kömür kullanılıyor. İşte bu kömürde binde beş oranında kükürt bulunuyor. Bu da binde beş oranında kükürt dioksit anlamına geliyor. Kükürt dioksit ise, havayla, havadaki su buharı ile bütünleştiği zaman sülfüroz asit; azot oksitlerin de indüklemesiyle sülfirik asit haline geliyor. Çünkü fabrikalarda kükürt di oksiti kükürt trioksit haline getirmek için katalizör olarak azot oksitleri kullanılır. Azot monoksit, azot dioksite
indirgenir, bu arada kükürt yükseltgenir; havanın azotunu alır ve olay böyle devam eder. Sonuçta azot oksitleriyle kükürt dioksit, baca gazından beraber çıkar. Havaya karıştığında katalizör işlemi atmosferde devam eder ve resmen sülfirik asit yağar. Dünyanın hiçbir yerinde, en ileri teknolojiler kullanılsa dahi bu tür asit yağmurlarının önü alınamaz. Bu nedenle, termik santraller, mutlaka karşı çıkılması gereken yöntemlerden biridir.

TERMİK SANTRALİN ZARARSIZ BİÇİMİ YOKTUR. BU NEDENLE ALTERNATİF, DOĞAL ENERJİ KAYNAKLARINA YÖNELMEKTE ARANMALIDIR

Enerji alanında yapılan tartışmalar anımsanacak olursa Türkiye’nin doğal enerji kaynakları açısından taşıdığı avantaja sıkça vurgu yapıldığı görülür. Örneğin güneş panellerine dayalı bir elektrik santralinin, bir termik santralin işgal edeceği fabrika alanı kadar bir yüzeye kurulması halinde aynı miktarda enerjiyi sağlayabiliyor. Öğle saatlerinde yaz aylarında bir metrekareye bir kilovat enerji düşüyor. Bu, oldukça yüksek bir orandır. Türkiye’de yüzbinlerce dönüm alanın bozkır niteliği taşıdığı, yılda güneşli gün sayısının 250 olduğu düşünülürse; sorunun verimlilikten, uygunluktan öte nedenlere dayandığı görülür. Bunun dışında Türkiye’de denizlere yakın yüksek dağ sıralarının bulunması ve buralarda sürekli yüksek düzeyde sabit rüzgarların varolması, rüzgar panelleri için bir avantaj sağlıyor.
Üçüncüsü Türkiye’de bir yanıyla sorun olan bir olgu bir başka yanıyla avantaj sağlıyor. Özellikle Ege Bölgesi’nin mağma içine dalan yapısı ve Marmara Bölgesi dahil, Kuzey Anadolu Fay Hattıyla beraber bütün Anadolu’nun yılda 2-3 cm. Marmara Denizi’ne dalması, mağma içerisinde çatlaklara sebep olmakta ve sonuçta bu çatlaklardan yeryüzüne çıkan pek çok sıcak su kaynağı oluşmaktadır. Dünya’nın hemen hiçbir coğrafyasında bu denli dar bir alanda bu kadar yüksek boyutta sıcak su kaynağı yoktur. Ayrıca, birkaç yüz metre derine inilmesi halinde 200 derece sıcaklık elde edilebilen bölgeler vardır. Mesela Afyon’da şehrin yarısı jeotermal enerji ile ısıtılıyor. Aynı şekilde İzmir’de de örneğin Balçova yöresi jeotermal enerji ile ısıtılıyor (Bu arada bu verimli kaynak da özelleştiriliyor.). Daha sonra İzmir Körfezi’nin ıslahı sırasında yapılan çalışmalarda İzmir’de sıcak su yataklarının İzmir Körfezi’nin altından devam ettiğine ve hatta Karşıyaka’ya kadar uzandığına dair veriler ortaya çıktı. Bu, mevcut sıcak su rezervinin yüzlerce yıl süreyle bütün İzmir’in ısıtma ihtiyacını karşılayabilecek ve sera şeklinde üretim yapılmasını sağlayabilecek boyutlarda olduğunu gösteriyor.
Bu konuda yazımızın kapsamını aşan boyutlarda araştırmalar yapıldığını, kimi duyarlı kişi ve çevrelerin bu sorunu gündeme getirdiğini biliyoruz. Bu alanda çalışma yapılmasını ve adım atılmasını engelleyen en etkili güç, tabii ki petrol tekelleridir. Acrossolar firmasının başına gelenler bu konuda oldukça öğreticidir. Acrossolar, bu konuda dünyada en ileri teknolojiye sahip olan ve amorfsilisyum teknolojisini geliştiren bir firmadır. Bunun özelliği, bugün güneş enerjisi panellerinde kullanılan ve üzerine düşen ışığın %19’unu elektrik enerjisine çeviren ama üretilmesi zor ve pahalı olan kristal silisyumun alternatifini bulmasıydı. Acrossolar’ın geliştirdiği yöntemle, bol miktarda ve ucuza enerji üretmek mümkündü, ancak bu firmayı Shell, onun rakibi konumundaki bir başka firmayı da BP satın aldı. Ve söz konusu yöntemin önü kesildi. Bu gelişme, hedefte de mücadele biçimlerinde de isabet açısından nelerin dikkate alınması gerektiğine dair önemli ipuçları veriyor.

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR AÇLIĞI DA SAĞLIKSIZLIĞI DA ARTTIRAN BİR UYGULAMADIR

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)’ın yaygınlaştırılması ve bu konudaki adımların meşru gösterilmesi için sığınılan gerekçelerden biri, söz konusu ürünlerin zararlı olduklarına dair bir kanıtın olmamasıdır; bir diğer gerekçe de artan nüfus karşısında tarımın yetersiz kaldığı ve açlığı gidermek için bu yola başvurulduğudur.
Öncelikle belirtelim ki bu alanda rol alan ve görünür zararlarının olmadığını söyleyen bilim adamı sıfatlı tüm kişi ve kesimler, bir çeşit şarlatanlık hali içindedir ve bu alandan kar beklentisi içinde olan kesimlerle şu veya bu biçimde çıkar ilişkilenmesine girmiştir. Çünkü, onlar da bu tür müdahalelerin sonuçlarının oğul genlerde ortaya çıktığını ve somut gözlem için birkaç kuşak beklemek gerektiğini, hatta o somut kanıt sonrasında geriye dönüş olasılığının kalmayacağını bilmektedirler.
Benzer bir tartışma cep telefonları, baz istasyonları için de yapıldı. İnsanların zekası ile alay eder gibi, hemen o an sonuç verecek gelişmeler beklenmekte, onlar olmayınca da, zararsızlık iddiası geliştirilmektedir. Halbuki ruhunu/kişiliğini tekellere para karşılığında kiralamamış her bilim insanının dediği gibi, bu sonuçlar hemen gözlenebilecek türde değildir.
Bir organizmadan alınan DNA’nın başka bir organizmaya aktarımının sağlanması sonucunda oluşan GDO’lar, açlığı gidermek gibi gerekçelerin arkasına sığınılarak savunulsa da gerçekte, vaat ettiği muhtemel hastalıklar dışında, besinlerin tektipleşmesini ve kimi böceklerin tükenmesini beraberinde getirmektedir. Bu, hem çevreye zarar vermekte hem de tarımı tehlikeye sokmaktadır.
Tektipleşen besin farklı bir hastalıkla karşı karşıya kaldığında, eskisi gibi bağışıklık sistemi farklı tepkiler göstermeyecek ve bundan dolayı bütün bir türün yok olma tehlikesi doğacaktır. Bazı GDO’lu besinlerin böceklere karşı dayanıklı olması, ilkin olumlu bir durum gibi algılanabiliyor. Ancak, tek bir böcek türünün yok olması bile, hayvan popülasyonunu tam anlamıyla değiştirebilir ve birçok canlının ölümüne neden olabilir. Zarar, sadece tarlada kalmamakta, insanlarda alerjik, vb. etkilere sebep olmaktadır. Güney Afrika’da yapılan bir araştırmaya göre GDO’lu ürünlerle beslenen farenin karaciğerinde toksit etkiler oluşmaktadır.
Çiftçinin GDO’lu tohumlar kullanması, onu tohum anlamında da tekellere bağımlı kılacak ve açlığa çare olduğu söylenen bu durum giderek açlığa sebep olacaktır.
Amaç, hiçbir kimyasal madde kullanmadan doğal besinler üretmek olmalıdır. Açlığın çözümünü eşit besin dağıtımında aramalı; bilim, insanlığın yararına kullanılmalıdır.

Sayı 16 (Şubat – Nisan 2005)