Sistemin Uzattığı Elma Şekerine Kanıp Saf Değiştirmek, Kendinde Karşı Safı Taşıyor Olmak Demektir

Bahadır DENİZ

Beni ilk etkileyen

Çav Bella’yı söyler gibi bakan gözlerin oldu

Ama sonra

gözlerindeki heyecanının sebebini tanıdıkça

seni daha çok sevdim

Yaşam denizinde

birbirine tutunmakla yetinenlerin neden dibe çöktüğünü

şimdi daha iyi anlıyorum

Dalgalar onların karşısında büyürken bizim karşımızda küçülüyor

Sen benim devrimimim hem sebebi

hem sonucusun Seni tanıyana dek

itişme, kalkışma, rekabet giriyordu rüyalarıma

Şimdi

çekik gözlü rüyalar bile görüyorum 1954 Vietnamını görüyorum

Dien Bien Phu’da dehalaşan Giap’in omzu değiyor omzuma

Ho Chi Minh giriyor rüyalarıma Asya’ya bakıyorum haritadan sonra kıtalara

Sanki bir yolculukta gibiyim

Dünya ne kadar büyük

doğa ne müthiş bir anaymış ve insanlar ne kadar güzel

İyi ki seni tanıdım

ve iyi ki bu yolculuğa çıkmışım

Kişinin ilk savaşı, kendisiyle olmalıdır. Kendindeki düzeni yenemeyenler; evde, sokakta, okulda binbir kılıkla karşılarına çıkan örgütlü düzenle başedemezler.

Her insan, büyümenin belirli bir evresinde, bilinçli ve örgütlü çabalarla düzen içine çekilir. Oluşturulan bağlar, atılan düğümler, sanıldığından çok daha fazla ve güçlüdür. Bu bağların bireysel çabalarla koparılma ihtimali yoktur. Sistemden kopmanın, özgürleşmenin tek yolu örgütlülüktür . Tabii, örgütlülüğün bizzat kendisinin, sistemi yeniden üretme olasılığı da vardır. Bu nedenle, örgütlülük tercihinin nasıl bir örgütsel yapı içerisinde gerçekleştiği, çok önemlidir. Olumsuz bir deneyim sonucunda, sistemden kopuş için girilen örgütsel kapının, insanı sisteme taşıyan bir başka yola çıkması, hem kurtuluş umudunu köreltecek, hem de sistemle olan bağları daha çeşitli ve karmaşık hale getirecektir.

Doğru bir örgütsel tercih yapmak, özgürleşmenin en önemli adımıdır; ama, yeterli değildir. Kişinin, örgütsel vericiliğe açık olması, özgürleşme niyetinin bulanık olmaması, hareketin normlarıyla tanışmanın zorunlu koşuludur. Bilinir ki, okula gidiyor da olsa, öğrenmek istemeyen bir öğrenciyi, hiçbir öğretmen, başarılı kılamaz. Aynı şekilde, doktora gitmiş de olsa, iyileşmek istemeyen bir hastayı, hiçbir doktor iyileştiremez. Örgütsel tercihte bulunulduğu halde, hareketin kültürünü almaya karşı bir içdirenç oluşturmak, iyileşmek istemeyen hastanın durumuna düşmektir.

Sözü edilen kültür, bir yaşam biçimidir; üstelik bu, daha önce inşa edilmiş yaşam biçiminin, yerleşmiş alışkanlıkların üzerine bina edilemeyeceği için; yenilenme süreci ikili bir boyut taşıyor. Kendinde devrim olarak da tanımlanabilecek bu süreç, bir çeşit “silme-yazma” eylemidir. Yani eskisi aşılırken yerine yenisi yerleşecek. Tabii bu, mekanik bir işlem değildir. Yeni ile eskinin çatışması zaman alacak, iç içe girmenin, yan yana bulunmanın da söz konusu olduğu, gel-git”lerin yaşandığı bir sürecin sonunda netleşme olacaktır. Verilmek istenen kültüre ait yazılı ve sözlü ürünlerin doğru kavranması/içselleşmesi, “alma” etkinliğinin ciddiyetle yürütülmesi ile yakından ilintilidir. Bir günlük gazetenin sıradan bir haberinin, ilgi yoğunlaşması yaşanmadan okunması ile örneğin derginin okunması aynı biçimde olmamalıdır. Hatta ezberlemek de olmaz. Hem birkaç kez okunarak, başkasına aktarabilecek denli öğrenilmeli, hem de arka planı/amacı görülecek denli kavranmalıdır.

Kişi, kendi içdevrimini yapamadan daha büyük devrimlere soyunmuşsa, girdiği ilk ciddi muharebeyi kaybeder. Bu nedenle, devrimcileşme taşları çok sağlam örülmelidir. Karşılarına çıkan ilk ciddi sınavda tökezlemeleri, ilk tuzağa düşmeleri, ilk elma şekerine kapılmaları; devrimcilik iddiasında olanların sadece kendilerine değil, iddialarına da zarar vermektedir. Büyü k iddiaların sahiplerinin küçük hesaplar yapması, sadece kendilerini değil, davalarını da küçültür . Kısacası, söylenenlerle yaşananlar arasındaki açı, özel durumlar haricinde çoğu kez, kişinin devrimcileşme ile arasındaki mesafeyi tanımlar.

Okul sonrasında, işe girmeyle beraber, evlilik sonrasında veya belirli bir yaştan sonra devrimcilikle bağın kesilmesi; bu bağın gerçekte ne denli zayıf olduğunun göstergesidir. Aslında bu örnekler yakından incelendiğinde, sistemden hiçbir zaman kopulmadığı, bir çeşit sosyalleşme/var olma aracı olarak söz konusu ilişkilerin tercih edildiği ve bu nedenle, sistemin ilk teklifine olumlu karşılık verildiği görülür.

Bencillik/bireycilik, insanı dar sınırlara hapseder; ufkunu da iddiaların da küçültür. Mutluluğun çapı, sevginin büyüklüğü ve çeşitliliği bile, o daralmadan nasibini alır. Yaşanan ilk karşı-cins titreşimleri, ilk sevgi elektriği karşısında, adeta “pılı-pırtısını toplayıp” gidenler, aynı hızla o elektiriğin sönmeye uğradığını ve koca bir dünya içinde kendilerini 60-70 metrekarelik bir eve hapsettiklerini ve bu evin ihtiyaçlarına kadar daralmış amaçlarla sınırlandıklarını görmüş olsalar dahi, geri dönüş ihtimalleri pek kalmaz.

Gerçekte ise sevgi öylesine büyük, yaşam denizi öylesine geniş ki sevgiliyle o denizde yüzülebildiği oranda tadına varılır, güzelleşme artar. Aksi takdirde, dört duvar arasında sevgilerini korumaya kalkanlar, o dört duvar içinde ilk çürüyenin sevgileri olduğunu göreceklerdir.

Marx’ın, eşine yazdığı mektupta “ Ama aşk, Feuerbach’sal insana, Moleschott’sal madde değişimine, proletaryaya duyulan aşk değil, tersine, sevgiliye ve özellikle sana duyulan aşk, insanı yeniden insan yapıyor. ” İfadesini anlamayanlar, onu kendi bencilliklerine dayanak yaptılar.

Kapitalizmin katrana bulayarak işlevsizleştirdiği yüreklerde sevgisizlik ile değersizlik atbaşı gider. Sevgi alanları gerçekte yaşamın bütününü kapsayan genişlik, derinlik ve çeşitliliktedir. Aynı şekilde sevgisizlik, bütün bir yaşamın sakatlanması demektir.

Kapitalizm, kaynağına ateş ettiği sevgiyi, onun sahte biçimleri ile ikame eder. Sevgi alanının, sevgi öznesinin salt sevgiliden ibaret olarak görülmesi de bu sahteliğin, daralma ve bencilleşmenin bir örneğidir. Bu nedenle, sevgili için ölme iddiası ile sevgiliyi öldürme fiili bir arada yaşanır. Başarıya susamış, boşluk ve mutsuzlukla malul insanların en tipik özelliği, ilk parlayan şeye yönelmek ve onun esiri olmaktır . Başarı yoksunluğu, ilk aferin”de nasıl sarhoşluğa sebep oluyorsa; insan sıcağının en sıradan temasında kendinden geçmek, içki masaları gibi “sohbet” ortamları dışında sosyal alan bilmemek, aynı sarhoşluğun benzer sonuçlarındandır.

Kapitalizm, ruhsal direnme alanlarını ele geçirdiği ölçüde kişiyi tutsak alır ve giderek küçültür; küçük hesapların insanı yapar. Bilir ki küçük hesaplar, insanı hiçbir zaman başkaldırıya götürmez . Ve kadere inanmasa da yoksunluklarını kaderci bir duruşla karşılayan bir insan tipi ortaya çıkar.

Bireysel hesapların, öznellik tortusunun insanın ruhunu kara bir balçık gibi kapladığı durumlarda; genel yarar, toplum çıkarı, devrimci gelenekler bir ölçek olmaktan çıkar. Yanlışları eleyerek bir arınma işlevi de gören süzgeç, kaldırılıp atılır. Doğrudan kişisel çıkar –bencillik- tarafından tayin edilen istekler, her şeyin önüne geçer. Bu, eğer devrimci zeminlerde rastlanan bir vak’a ise; sorumlusu, devrimciliğin yüksek okuluna kadar tırmanabilmiş dahi olsa, ya tamamen saf dışı edilmeli ya da –eğer gerekli görülüyorsa- devrimciliğin ilkokuluna geri çevrilmelidir. Aslında devrimciliğin ilkokulunda verilen gıdaya çok dikkat edilmelidir. Alfabe, temel kavramlar, kısa ve uzun vadeli niyetler, araçlar, muhtemel yol arkadaşları, dost çevreler yeterince tanınabilirse; bunların üzerinde yükselen yaşam dilini kullanmak, doğru bir yolda ve uygun adımlarla ilerlemek mümkün hale gelir.

Sevgiyi, yaşamın bütününde güzelliğin mayalayıcısı olarak algılayanlar için sevgili küçülmez, aksine büyür. Çünkü onunla sadece toplumsal normların tarif ettiği “eş” ölçüleri içinde değil, yaşamın tüm ayrıntılarında bir arada olmak, güzellik üretme ve paylaşma şansını arttırır. Yaşam okyanusunda kişi, her halükarda yüzmeyi seviyorsa, sevgili ile beraber kulaç atmak daha anlamlı/güzel olacaktır. Fakat ne okyanus ne de yüzmek kişinin umurunda değilse, sevgi denince akla sadece sevgili geliyorsa; o sevgilinin sevgisi zayıf ve az ömürlü olacaktır.

“Devrimciliğin koca dünyasında, gözleri karşı cinsten başka bir şey görmeyen ve bu nedenle, devrimciliğin kıyısından, kolunda bir sevgili ile dönen kişiler kendilerini burjuva evliliğin içerdiği çirkefliğin dışında gibi görmek isterler. Ancak, bağrına döndükleri dünyanın yasaları, onların o temelsiz temennilerini de “aşk”larını da tuz-buz etmekte gecikmez.” (Devrimci Hareket, sayı:7)

Hiçbir ilişki yoktur ki mutsuzluk öngörüsüyle başlamış olsun. Ama ortalığı mutsuzluk ve ilişki enkazı kaplamışsa, bunun gerçek nedenlerine inilmelidir. Bu yapılmadığı sürece, kendini malum akıbetten muaf görmek, bir çeşit cehalettir.

Popüler kültürün biçimlendirdiği reflekslerle donanmış insan tipinin hem sistemle bütünleşme halinde edilgen bir yaşam sürmesi, hem de bir maçla, bir konser, vb. nedenlerle ilgili olarak sular seller gibi” akması, bir çelişki değildir; aksine bu kesimin tipik özelliğidir. Bu kesimdeki sayıca yoğunluk şaşırtmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kültür, emperyalist/egemen kültürün yerele izdüşürülmüş biçiminden başka bir şey değildir. Ve kavgamız bir anlamda onunladır.

Popüler kültür, beklentiler ve özdeşleşmeler üzerine kurulur. Beklentiler bir çeşit piyasa gibidir ve çoğu kez ısmarlama olarak, yapay yöntemlerle oluşturulur. Duygular saman alevi gibidir, en yükseğe çıkıp en dibe düşmesi hızlı olur. Her şey bir anda olup biter; bir çeşit kodlanma söz konusudur. Heyecanın dozu da biçimi de, zorlama boyutları da belli bir tanım aralığı içindedir. Derinlik uygun düşmez; soğuk karşılanır; her şey fast-food gibi bir anda olup bitmelidir.

Söz konusu olan, bir boşluk doldurma işidir. Hiçlik egemendir. Değersizlik, paradoksal biçimde büyük bir değer vurgusuyla beraber yürür. “Sen bizim her şeyimizsin”, “canımız sana feda olsun”, “senin için ölürüz” vurguları; tüm konu mankenleri için geçerlidir. Arabesk kültürün bir özelliğidir; her şey yüksek sesle, acılı ve yoğun biçimde yaşanmalıdır. Onun için ölünenin Sertap Erener, Sergen veya bir sevgili olması farketmez. Bunlar bahanedir; amaç, o ritüelin yaşanmasıdır. İniş-çıkışlar çok hızlı olduğu için, kendisi için ölünen de aşağılanıp insan yerine konmayan da aynı “sevgili” olabilmektedir.

Sevgilinin et ve kemik yığınından öte anlamlar ifade etmediği yerde, ilişkiyi her gün yeniden üretmek, paylaşımı çoğaltmak mümkün değildir. Dar alanda başlayan paylaşım, zorunluluklara ve çıkara dayalı olan ilişki, giderek tükenirken; kayganlık ve yerini başka öznelere bırakmak her an mümkün olacaktır.

Aynı değerleri paylaşan dudakların, aynı sloganda birleşen solukların güzelleşme potansiyelini bilmeyenler, dudakları salt bir öpüşme aracı olarak görürler. Bu nedenle de öpüşleri soğuk ve içtenliksizdir.

Yaldız, bir olguya, kendisinde olmayan parlaklığı vermek için bir çeşit makyaj olarak kullanılır. Gerçekte güzel/parlak olanın yaldıza ihtiyacı olmaz. Bu kural, yaşamımıza giren pek çok alışkanlık/yönlendirme için de geçerlidir. Örneğin bir konuyu anlatırken, anlaşılmayı değil, yaldızlı sözlerle iz bırakmayı düşünmek; yaldızlanmış paketle aynı konuma düşmektir.

Sistemin güzelliğe/mutluluğa götürecek hemen tüm dalları budamış olması sebebiyle, insanlar tek bir dala tutunma, azla yetinme biçimindeki kaderciliğe rıza gösterir. Törenler, yaldızlar hep bu nedenledir. Bir şeyin aslını yaşayamayanlar sahtesini denerler. Konfüçyüs, “ İnsanlar insanca değilse, ritüellerin ne yararı var? İnsanlar insanca değilse, müziğin ne yararı var?” diye sorar.

Birbirini gerçekten sevenler, çıkara ve içten hesaplara dayalı olmadan beraber olanlar, kendilerini ritüellerin soğuk girdabına sokmadan birleşirler. Buna ihtiyaç duymaz, dayatmaları bertaraf eder, geleneklerin arkasına sığınmazlar. Hele ki bunu yapanlar bir dönem devrimci kimlikle hareket etmişlerse, bu onları daha da düşürür/küçültür. Çünkü onlar, bir şeyin aslını gördükten sonra sahtesini denemektedirler. Çürüme, değerlerde kayganlık, tutarsızlık için oldukça elverişli bir zeminidir bu. Kimi özgün durumlarda, bazı törensel biçimlere katlanmak durumunda kalan insanlar olduğunu biliyoruz ve sözümüz onlara değildir. Bir çeşit suni teneffüs halidir kastettiğimiz. Gerçekte sistemin suni teneffüsünü midesi kaldıran ve yarı-kötürüm yaşama rıza gösteren kişiler, “yaşayan ölü” sayılırlar. Dağıstan’da Avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına “ yüz yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi diye yazarlarmış. Martin Luther King jr.’ın bir sözü de bu konuda çok şey anlatır: “ Yaşamımız, önem verdiğimiz olaylara karşı sessiz kaldığımız gün son bulmaya başlar

Devrimcilik ise, “ Mutlu aşk yoktur” diyen Aragon’u da yanıltacak denli özde ve kalıcı bir aşktır; gerçek mutluluğa açılan kapının da anahtarıdır. Orada sevgi çok daha büyük, sevgi öznesi çok daha fazladır. “Yoldaş sevgili” ise, böyle bir dünyanın paylaşılmasında el ele yürünen kişidir.

Böyle bir sevgi, zamanla tükenen değil, büyüyen/çoğalan bir niteliğe sahip olur.

Sayı 10 (Ağustos-Ekim 2003)