Sendikal Mücadelenin Sorunları

sendika

Kapitalizmin ayakta kalma çabaları içerisinde en çok başvurduğu ve giderek çeşitlendirdiği araçlar, baskı ve şiddettir. Bunun yenilenerek ve çapını büyüterek sürmesinin kaynağında kapitalizmin anti- insan niteliği yatmaktadır. Kapitalizmden yana çıkarı olanların iddia ettiğinin aksine; geri giden, tükenmeye doğru yol alan sistem, kapitalist sistemdir. Her gün yeni önlemlerle insanın karşısına çıkan sistem, insanın doğasına ve ruhuna aykırı olan bir sistemdir. Bu sistemi çöküşe götürecek içsel

çelişkiler arttıkça, insanlık için alternatif olan özgürlükçü sistemin de önemi ve güncelliği artmaktadır. İnsanlar yatağına sığmayan bir akıntıyı durdurmak için, nasıl ellerine geçirdikleri hemen her aracı kullanmaya çalışırlarsa; sistemin sahipleri de bugün kendi yasalarının sınırlarını da çiğneyerek, sonuç vereceğine inandıkları her aracı, insanlık nehrinin habercisi olabilecek akıntıları büyümeden durdurmak için kullanmaktadırlar.

Gerçekte bugün, emperyalist egemenleri ve onların işbirlikçilerini yerle bir edecek potansiyel güç ve nedenler vardır. Eksik olan ve egemenlerce geciktirilen şey bu potansiyel gücün hedefe akışını sağlayacak olan siyasal organizasyondur. Kısacası en büyük sorun örgütsüzlüktür. Bunun, sistem tarafından oluşturulan dışsal nedenleri gibi, içsel nedenleri vardır. Ve tayin edici olan da budur.

Dünyada ekonomik büyümenin %2.5’in altına düştüğü ve sistemin krizler eşliğinde ancak şiddet ve savaşlarla ayakta durabildiği koşullarda, egemenlerden farklı bir tutum beklenmemelidir. Onlar, düşen kar oranlarını yükseltmenin, yeni pazar alanları oluşturmanın ve girdikleri ülkelerde yerel her türlü direnci kırmanın yoluna bakacaktır. Bunun yöntemlerinden biri, örgütlülüğe giden tüm yolları tahrip etmekse; karşı durmanın yolu, direnmek ve sonuç alıcı çözümler üretmektir.

Doğrudan çalışma alanlarından yansıyan bir örgütlülük olarak sendikalar, uluslararası sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına gelen küreselleşmenin karşısındaki en önemli engellerden biridir. Bu nedenle de uzun süredir boy hedefleri arasındadır.

Sermaye güçleri, ender görülecek biçimde kartlarını açık oynuyor. Bırakalım yeni haklar vermeyi, var olanları da alacağını açıkça beyan ediyor. Kamu alanında da aynı adımları dayatıyor. Çalışan sayısı hızla indirilmeli ki verim artsın diyor. Açıktır ki burada kastedilen şey artı değer sömürüsüdür. Ve bunun güvenceye alınması için, sendikal örgütlülüğü ya organik olarak yok etmeye ya da içi boş bir hale düşürmeye çalışmaktadır. Halit Narin’in bu konudaki açıklaması dikkat çekicidir: Artık grev lafı duymak ve grev görmek istemiyoruz. diyen ve sendikacılara sendika olarak işçiye vereceğiniz daha fazla beceri, daha fazla üretim olmalıdır. İşyerinde verim artmalıdır, maliyet düşmelidir ki sendikacılık bir mana ifade etsin . diye seslenen Tekstil Sanayi İşverenleri Sendikası Genel Başkanı Halit Narin; sermayenin kendine, çıkarlarını gözetmek üzere çiftlik kahyası aradığını ve sendikacıları buna yakışık gördüğünü açık bir biçimde ifade etmiştir. İşçinin öfkesini yatıştırmaya soyunan sendikacılardaki ehlileşmeyi yeterli görmeyen sermayedarlar, şimdi de kendi çıkarlarına gözetmenlik edilmesini istiyor.

Sermaye, kartlarını bu denli açık oynarken, onlardan reformist bir duruşla ve salt diyalogla, iyi niyet mesajlarıyla hak alınabileceğini düşünmek, adımlarını bu sınırlılıkta tutmak; saflıktan öte, maksatlı bir tutumdur.

Bugün sendikaların yaşamakta olduğu problemler, yukarıda çizdiğimiz genel tablodan bağımsız değildir. Ve gerçekte emeği temsil eden tüm örgütsel yapıları cenderesine alan kapsamlı bir saldırının sonuçlarıdır. Bu sorunları aşmak için tartışmalar yapmak, kararlar alıp koşullarını zorlamak doğvar ki, önüne amaçsız/şekilsiz tartışma süreçleri koyup, meseleyi salt sendikacılık sınırlılığında görmek ve daha tehlikelisi, diğer başka konularda olduğu gibi, bu alandaki önkabullere de

kuşkunun/bilinemezciliğin gölgesini düşürüp; doğru bilgiye ulaşmayı bir bilinmeze ertelemek -niyet ne olursa olsun- kavgaya yarardan çok zarar getirecektir.

Sendikalar, diğer demokratik kitle örgütlerinden farklı olarak doğrudan sınıfa dayanan ve sınıfsal temelde yükselen örgütlenmelerdir. Kendi kitlesinin ekonomik ve demokratik haklarını geliştirmek, kazanımlarını korumak, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek için; burjuvaziye ve onun ittifaklarına-yandaşlarına karşı mücadele ederler. Bu mücadelede sendikalar kendi kitleleri ile -sınıfla- tam bir organik bütünlük içindedirler. En geniş demokratik katılım ile kitlelerin tüm eğilimleri, beklentileri, talepleri belirlenerek sendikaların hedefleri tayin edilir. Bu hedefler belirlenirken sadece güncel olan talepler değil, ileriye dönük, geleceği belirleyecek taleplere de yer verilir. Sendikaların mücadelesine konu olan talepler, doğrudan kendi kitlesinin somut taleplerinden kaynaklanır. Bu nedenledir ki sendikalar, mücadele için her adım atışlarında dayandığı kendi kitlesinin gücünü yanında hisseder. Kendi kitlesi ile bu organik ilişkiyi kuramayan sendikalar bütün söylemlerine rağmen örgütlenme ve mücadelede yalnız kalırlar.

Aslında Türkiye Devrimci Hareketi, sendikal alan dahil olmak üzere bugün için de anlamını koruyan pek çok deneyimden geçmiştir. Önemli olan, bu deneyimleri, öznelliğin veya sürecin ehlileştirici karakterinin aynasında kırıp içini boşaltma fiiline izin vermeden ve böylesi çabalara itibar etmeden alternatif bir yol izleyebilmektir.

Bizler ait olduğumuzu söylediğimiz geleneğin niteliklerine uygun hareket etmek durumundayız. Dün; Tariş, Çeltek, Yeraltı Maden İş veya Fatsa bir tesadüfün ürünü olarak ortaya çıkmadı. Eğer çözüm aranıyorsa, bu örneklerin oluşum karakteri incelenmeli ve oradan çıkarılan dersler ölçü alınmalıdır. Aksi takdirde, sistemin karşısında bir kez daha, örgütlülüğe en çok ihtiyaç duyulan bir konjonktürde, silahsız, donanımsız duruma düşülecektir.

ÖNCELİKLER, SÜRECİN İHTİYAÇLARI BAĞLAMINDA DOĞRU TANIMLANMALIDIR

Bir örgütsel alanın kendine has nitelikleri ve iç işleyişi gereği bağımsız olması ile siyasal bir yapı veya yapılarla etkileşim içerisinde olması birbirini dışlayan olgular değildir. Apolitik eğilimlerin, örgüt fobisinin ve bireyciliğin siyasal yapıları tehdit eder boyutlara geldiği bu süreçte; sendikanın dışsal etkilere karşı bağımsızlığını korumak adı altında alınan önlemlerin, devrimci siyasal yapılara karşı örülmeye çalışılan kalkanı büyütecek tarzda etki yapmamasına özen gösterilmelidir. Diğer DKÖ’lerde olduğu gibi sendikalarda da kimi siyasal yapıların organik düzeye varan müdahalelerinin de etkisiyle yer yer siyaset karşıtlığının geliştiğini görüyoruz.

İşçi sınıfının taleplerinin siyasallaşması, ekonomik-demokratik temelde verilen mücadelenin, inişleri- çıkışları içinde, burjuvazi ile olan çatışmalar sonucu ortaya çıkar. Ve bu noktadan sonra siyasal temelde sistem karşıtı yapılara ideolojik düzeyde bir yakınlaşma ve etkileşme sürecine girilir. Sınıf tabanında sendikal mücadelenin sınırlı kazanımlarıyla gerçek kurtuluşun sağlanamayacağı bilinci oluştukça da sol düşünce yaygınlaşır/kitleselleşir.

Gerçekte siyasal mücadelenin, çok geniş bir uygulama alanı vardır . Bu, doğru ve yeterli biçimde uygulandığında, demokratik mücadelenin siyasal mücadele ile ikame edilmesini gerektirecek bir durum/ihtiyaç oluşmaz. Ne var ki siyasal mücadelede eksik/yetersiz kalındığı oranda bu durum, DKÖ’leri bir siyasal organizasyonun birimi gibi kullanmak biçimindeki çarpıklığın önünü açar.

Sendikalar elbette ki siyaset dışı bir alan değildir . Sendika, siyasal organizasyonlarla iletişim içinde olur. Ancak buradaki bağ ideolojiktir, organik değildir. Bağın organik olarak kurulması, sendikanın işlevini de kapsama alanını da daraltır. Bu nedenle ve doğru yöntemin gereği olarak, sendikal zemindeki kötü gidişat, siyasal yapıların etkisine açık olmaya değil, yanlış etki ve yönlendirmelere fatura edilmelidir. Örneğin bugün KESK’in üzerinde ÖDP’nin etkisinin olması, koparıp alma kültürünü ve kollektif gücün başarısına olan inancı değil, uzlaşmayı koşullamaktadır. Buradan çıkarılması gereken sonuç, siyasal yapıların etkisine açık olmanın değil, ÖDP’nin yönlendirmesine açık olmanın yanlış olduğudur.

İçinden geçilmekte olan dönem emekçileri hemen her alanda örgütsel sorunlarla yüz yüze bırakmış, sorunların yakıcılığı yer yer bütünden bağımsız olarak parçanın sorunlarına yoğunlaşmayı beraberinde getirmiştir. Bu durum kavganın kimi kesitlerinde önemli bir problem oluşturmasa da bugünün koşullarında biz, siyasal zeminde oluşan boşlukların doldurulmasını ve bağımsız bir siyasal hareketin oluşturulması hedefini öncelikli görüyor; diğer tüm çabaların buna tabi olması gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde, arabayı atın önüne koşan, öncelikleri gözetmeyen, bireysel kaygılarca yönlendirilen amorf ve apolitik bir duruşun sürece hakim olacağı kaygısını taşıyoruz.

İşçi sendikalarında rastlanan ağalık sistemi gibi olmasa da bir bürokratlaşmanın KESK’in başına musallat olması sebebiyle, siyasal etkileşim zararlı bir dışsal faktör olarak görülmektedir. Gerçekte ise sorun, KESK’in o bürokrat ağdan kurtulamaması ve doğru devrimci bir duruştan gıda alan bir konuma geçememesidir.

SENDİKALARDA RASTLANAN EDİLGENLİK, NİTEL VE NİCEL GÜÇTE ZAYIFLAMA, DIŞARIDAKİ SİYASALLIKTAN BAĞIMSIZ DÜŞÜNÜLMEMELİDİR

Mücadelenin çeşitli dönemlerine ait kesitler incelendiğinde, dışarıdaki siyasal ivme ile dernek, sendika, vb. kurumlardaki mücadele ve örgütlülük düzeyi arasında doğrudan bir ilinti olduğu görülecektir. Örneğin 1980 öncesinde dernekler, sendika ve odalar dolup taşarken ve mücadelede örnek bir tutum sergilerken, 12 Eylül sonrasında, susan sokaklarla beraber suskun demokratik kitle örgütleri ortaya çıktı. Bugün de özellikle ’90 sonrasında sokaklara hakim olan edilgenlik, atalet ve ehlileşmenin çeşitli renklerine; sendika, vb. yerlerde rastlanmaktadır. Bizzat yaşamın içinde gözlediğimiz; ÖDPlileşme, Halkevcilik, legal araçların fetişleştirilmesi, illegalite fobisi, Leninist Parti modelinden ve farklı mücadele biçimlerini bir arada kullanma ustalığından uzaklaşma gibi olgular doğru anlaşıldığında sendikaların durumu da doğru anlaşılacaktır. Yani ortada salt bir karaciğer, mide veya böbrek rahatsızlığı yok; bünye bütünüyle zehirlenmiş. Bu nedenle, iyileşmenin yolu, sendikacılık alanında müthiş buluşlar aramak değil; sokakta da sendikada da reformizmin, ehlileşme ve uzlaşmanın yerine doğru devrimci bir duruşun gereklerini hakim kılabilmektir. Aynı şey, MHP’nin/gericiliğin sendikalara egemen olma çabası için de geçerlidir. Genelde faşizme kitle tabanı oluşturma sorunundan, bölgesel bir etki alanı oluşturma çabasına varıncaya kadar çok geniş bir çerçevede MHP’nin sürdürdüğü çalışmalar, sendikalar için büyük bir tehdit olarak düşünülmeli; ancak, anlamı da ona karşı duruş da doğru tanımlanmalıdır.

Gerçekte Fransa’da Le Pen, Türkiye’de MHP veya son yıllarda çeşitli coğrafyalarda oy artışı sağlayan diğer ırkçı-faşist yapılar sistemden bağımsız olgular değildir. MHP’nin durumu, ülkemiz özgülüne dair kimi özel nitelikler içerse de genelde birbirine benzer örneklerle karşı karşıya olduğumuzu ve genel gelişmelerden bağımsız düşünülmemesi gerektiğini söyleyebiliriz.

MHP’nin önünü çeşitli alanlarda farklı araçlarla kesmeye çalışmak, doğru ve gereklidir. Ne var ki, MHP’nin sendikalara egemen olması ve hatta tek başına iktidar bile olması her şeyin sonu gibi algılanmamalı; bulunulan mücadele alanında yaşanan kayıpların somutluğu acı verse de bütünüyle bir yenilgi ruh haline girilmesi önlenmelidir.

Sendikal alanda örgütlenme sorunu, toplu görüşme beklentisine kadar daraltılmamalıdır. Sendikal mücadelenin toplu görüşme talebiyle özdeşleştirilmesi bir yandan mücadele alanını daraltırken diğer yanda yetkinin kaçabileceği kaygısı örgütte bir moral kaybına, mücadele azminin düşmesine neden olabilir. Toplu görüşme yetkisinin kaybı, kitle ile oluşan bağlar üzerinde de aşındırıcı bir etki yapar. Ancak, bugün için acil önlemler alınırken mesele uzun vadeli bir perspektif içinde ve daha kapsayıcı bir yaklaşımla ele alınmalı ve KESK’teki egemen zihniyetin yaşayabileceği çöküntü halinin bütüne yayılması önlenmelidir.

Mahkeme kararıyla örgütlülüğün dağılacağı kaygısının yarattığı şok, Eğitim-Sen ve KESK’teki bugüne kadar sürdürülen yanlış örgütlenme anlayışının iflasının da başlangıcıdır. O koşullarda, uzun dönemden beri süren örgütlenme-mücadele anlayışının da sorgulanması gerekir. Sözünü ettiğimiz bu çaba ve arayışlar elbette ki ’80 öncesinin DİSK bilgileri ile yetinerek olmayacaktır. Bu tür iddia ve ithamlar, konuyu çarpıtma amaçlıdır.

Son dönemlerde sendikalarda, sol adına kaygı verici bir söyleme sıklıkla rastlanır oldu. Çeşitli kesimlerce dillendirilen ve gerçekte sendikal hareket için büyük bir tehdit içeren yaklaşım, kısaca şöyledir: Bugüne kadar sürdürülen örgütlenme çabaları ile demokratik-sol değerlere bağlı kesimlerin örgütlenmesinde neredeyse hedeflere ulaşılmıştır. Şimdi hedeflenmesi gereken merkezdeki ve sağdaki diğer kesimlerdir. Bu nedenle de buna uygun bir söylem benimsenmelidir .

Bugüne kadar sendikal hareketin göreceli olarak daha kolay olan bir yöntemle daha çok demokrat-sol kesimlerin ileri unsurlarını bünyesine kazanabildiği, diğer emekçi kesimleri kucaklamada yetersiz kaldığı doğrudur. Bu, günümüz sendikal hareketin en önemli zaaflarından biridir. Ancak bu zaaftan arınmanın, kurtulmanın yöntemi söylem ve eylem olarak soldan uzaklaşma değildir. Sol düşüncenin ideolojik olarak kaynağı emekçi sınıflardır, işçi sınıfıdır. Emekçilerin ve işçi sınıfının somut talepleri doğrultusunda yükselen bir söylem sadece demokrat-sol kesimleri değil tüm sınıfı kucaklayabilir.

Emekçi sınıfların somut talepleri doğrultusunda gelişen bir sendikal hareket burjuvazi ile ne kadar uzlaşmaz bir mücadele çizgisi sürdürürse sınıfın tümüyle o kadar kolay bütünleşir. Sınıfın bütünü açısından önemli olan söylem değil kendi talepleri doğrultusunda gelişen eylemdir.

1980’den bugüne yaşanan değişimi, mücadelede devamlılığın gerekleri dahilinde takip edenler, bugün yeniyi görme ve karşılama konusunda zorlanmayacaktır. Zaten, çeşitli dönemlerde, işçi sınıfı içerisinden gelen seslere kulak kabartılırsa, onların çözüm potansiyeli taşıdığı da görülecektir.

YANLIŞ BİR BAŞKA YANLIŞLA İKAME EDİLMEMELİDİR

Bugün ülkemizde örgütsüzlüğün pek çok biçimi ile karşılaşılmaktadır. Sol, büyük ölçüde örgütsüzdür. Kastettiğimiz salt politik örgütlenmeler de değildir. Örgüt içinde örgütsüzlük

yaşanmaktadır. Kişi sendikalıdır, bir derneğe veya Oda’ya üyedir; ama, örgütlülük bilincini ya almamış ya da yanlış almış olduğu için, örgüt içinde örgütsüz durmaktadır. Politik yapılar, bundan daha fazla zarar görmekte; oluşan örgüt fobisinin faturası da onlara kesilmektedir.

12 Eylül sonrasının tahrip edici etkisini örgütsüz karşılayan ülkemiz solu, ’80 sonlarında dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeleri de gerek fiziki gerekse ruhsal anlamda zayıf olduğu bir tarihsel kesitte karşılamış ve bunun sonucunda; örgütlülükten, plan yapmaktan, gelecek düşü kurmaktan, dayanışmadan, risk almaktan öcü gibi korkan bir sol (!) kesim oluşmuştur. Bugün halkımız bunu, farklı versiyonlarda, farklı iddia ve duruşlarda izlemektedir. Başlangıçta utangaç biçimlerde rastladığımız söz konusu duruşlar, bugün kendinden emin bir görüntü sergileyecek denli yeni halini kanıksamıştır.

Sanki bir komplodan veya bir senaryodan söz ediyor gibi olmamız, yanlış anlamaya sebep olmamalıdır. Kısaca, gerçeklik öznelliğe kurban edilmiştir� diyebiliriz.

Bugün devrimciler, bizzat yaşam içerisinde yüzü defalarca açığa çıkmış kimi kişi ve olgulardan neden uzak durulması gerektiğini; en azından aynı örgütsel çatıyı ve aynı soluğu paylaşmamak gerektiğini, kanıtlamak zorunda kalıyorsa; bu, acı bir durumdur. Devrimci gelenekten gelen çevreler, yıllar sonra

TKP’yi veya Troçkistleri, daralma kaygısıyla keşfetmiş iseler; bilmek durumundalar ki, asıl bu nedenle bir daralma yaşanacak; örgütsel normlarda ve mücadele geleneklerinde verilen tavizlerin ve kanıksanan ölçek yitiminin faturası daha ağır olacaktır.

EĞİTİMSEN’İ KAPATMA GİRİŞİMİ

SERMAYENİN EMEĞE YÖNELİK SALDIRISINDA BİR İŞARET FİŞEĞİDİR

Eğitim-Sen’in kapatılma ile karşı karşıya kalması sürecinde yer yer konu Eğitim-Sen çapında (veya tüzük maddesine dek indirgenerek )tartışılmış, tekilleştirilmiş ise de, gerçekte söz konusu saldırı; KESK’in Türk-İş veya DİSK’e oranla daha ileri olan duruşunun hedefe konmasından veya bir yandan özelleştirmeler için bastırırken diğer yandan emeğin örgütlülüğünü zaafa uğratma atraksiyonlarından bağımsız düşünülemeyecek bir durumdur.

Uluslararası tekeller, düne kadar çeşitli biçimlerde izin verdikleri, göz yumdukları veya varlığını kabullenmek zorunda kaldıkları pek çok olguyu hedefe koymuş; sistemi tepeden tırnağa daha dikensiz kılma saldırısını küresel boyutta başlatmıştırEğitim-Sen’i kapatma girişimi, saldırının yön ve içeriğine dair bir işarettir . Bu, uzun ve zorlu bir süreçtir. Eğitim-Sen’i kapatma girişimi, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın kavga devam edecek; sermayenin, tüm direnç noktalarını hizaya getirme, ehlileştirme gayreti sürecek ve kavganın şiddeti, karşı duruşun boyutuna göre bir düşüş veya yükselme grafiği çizecektir.

Bugün devrimcilere düşen görev, bir taraftan saldırılara karşı barikat sayısını ve niteliğini arttırmak, diğer taraftan, saldırının niteliğini tahlil etmekle yetinmemek; emek cephesinde yaşanan örgütsel zaafiyetin, direnç kırılmasının ve umutsuzlukta büyümenin nedenlerini kapsamlı biçimde sorgulayarak çözüm geliştirmektir.

Yanlış anlaşılmasın veya Tartışma Süreci bağımlılarının gözleri parlamasın; bir tartışma süreci önermiyoruz. Tabii ki tartışacağız; zaten tartışıyoruz. Ama bunu, doğrudan yaşamın içinde, soruna muhatap öznelerle; amaçlı ve örgütlübiçimde yapacağız.

Bugün, Türkiye solunun bütününün gündeminde önemli bir yer tutan ve demokratik devrimin en temel görevlerinden biri olan Kürt Sorunu, güne dair mücadele kesitlerinde ekonomik demokratik mücadelenin görevlerinden biri olarak görülür veya salt kültürel özerklik gibi sınırlı kazanımlara indirgenirken; hem bu konuda yol alınamamış hem de DKÖ’ler bir doku bozukluğuna uğratılmış olmaktadır.

İster önündeki süreci sosyalist devrim olarak tanımladığı için, isterse farklı programatik hatalar veya yanlış algılar sebebiyle olsun; Kürt Sorunu’nu ekonomik-demokratik mücadelenin bir bileşeni olarak gören yapılar, gerçekte sorunu hafife almakta ve son tahlilde yarar değil zarar getirmektedir. Bu konudaki çarpıklık, uzun yıllar ve örgütlü bir zeminde geliştirilerek sonuçta bir kimlik halini

almıştır. Ancak devrimle aşılacak bir sorunu demokratik kitle örgütü üzerinden aşmaya çalışmak, kimilerine ileri ve radikal bir duruşun ifadesi gibi gelebilir. Gerçekte ise bu, devrim amacından fiilen vazgeçmenin ifadesidir; geri ve sağ bir duruştur . Son olarak ÖDP eksenli hazırlanan ve Kürt Hareketi’ne koşulsuz teslimiyeti dayatan Aydın Çağrısı, bozulmanın vardığı boyutu yansıtan önemli

bir gelişmedir. Çağrı, sorunda devletin rolünü bütünüyle yok saymış, meseleyi adeta bir devlete karşı silah çekme noktasına indirgemiştir. İşte bu gelişmeler de, sendikal alandaki tıkanıklık veya bir DKÖ’nün işlevi ile bir partinin işlevinin karıştırılmasındaki eksen bozukluğu da sorunun özünden koparılmadan tartışılmalı, tekil bir mesele olarak görülmemelidir.

Konjonktür, bugün egemenlere avantaj sağlıyor olabiliyor. Hatta süreç, daha da kötüye gidebilir. Bunun, karamsarlığı ve teslimiyet eğilimini büyütmesine, başarıya inançsızlık halinin bir salgın gibi yayılmasına izin verilmemelidir. Çünkü böyle bir iklim, yolgöstericilik iddiası taşıyanları da etkilemekte ve giderek yöntemden kaytarma, uzun erimli çözümlerden kaçınma, günü kurtarma ve kolaya kaçma eğilimlerini geliştirmektedir.

EĞİTİM-SEN’İ KAPATMA GİRİŞİMİ DOĞRU OKUNMALIDIR KENDİ YASALARINA BİLE TAHAMMÜLSÜZ REJİMLERDE

HAKLARIN ALINMASI DA KORUNMASI DA ANCAK MÜCADELE İLE MÜMKÜNDÜR

AB uyum yasalarının demokratikleşme demek olduğu yanılsaması eşliğinde toplumun önemli bir kesiminde yaratılan beklenti, kısa sürede yerini hayal kırıklığı ve tepkiye bıraktı.

Sokaktaki uygulamalardan yaşam standartlarına, baskılardan adaletsizliklere dek hemen her alanda egemenler bildiğini okurken, bu arada demokratikleşmekte olduğumuz imajı diri tutulmuş ve zaten zayıf olan mücadele araçlarıdaha da edilgen konuma çekilmiştir.

Bu süreçte, özelleştirmeler dahil çeşitli alanlardaki saldırırlar ve hak gaspları adım adım uygulanırken, SEKA’da olduğu gibi dirençler kısa bir aşındırma sürecinden sonra aşılmakta ve sermaye, yoluna devam etmektedir. Aynı sürecin devamı olarak; bağrında eğitim emekçilerini toplayan ve KESK’in en dinamik bileşenlerinden biri olan Eğitim-Sen, bir tüzük maddesi gerekçe edilerek kapatılmak istenmiştir. Bunun için hukukun en sıradan normları çiğnenirken,böyle bir saldırıdan; Eğitim-Sen’in aynı iş kolundaki gerici diğer sendikalar karşısında zayıf düşürülmesi, eşitsiz bir yarışa sokulması ve yetki dahil çeşitli açılardan geri bıraktırılması amaçlanmıştır.

Dünya ölçeğinde emek güçlerine karşı kapsamlı bir saldırı başlatan sermayenin yöntemlerinden biri de örgütlü yapıları fiilen etkisiz kılmaktır. Eğitim-Sen’i kapatma süreci, nasıl bir seyir izlerse izlesin önemli olan ve gerçekte Eğitim-Sen’in geleceğini tayin edecek olan, mücadeledeki rota ve kararlılıktır.

Eğitim-Sen’i kapatmak isteyenler, bu süreçten yılgınlık, umutsuzluk ve kararsızlık hali ummaktadır. Buna yanıt,örgütlülüğün bir kimlik, bir yaşam biçimi olduğunu kanıtlamak ve niteliği büyüten duruşlar sergilemek olmalıdır.

Devrimci-demokrat yapılarda bilinen bir niteliktir; yıkıcı-bozucu saldırılarla karşı karşıya kalındığında, bu tür süreçlerden güçlenerek çıkmanın yoluna bakılır; dağılma değil, kenetlenme yolu seçilir. Bugün de Eğitim-Sen’e yönelik saldırı, zaafları ve ayak bağlarını hızla aşıp, atıl kalmış enerjiyi harekete geçirmeyi gerektiriyor.

Hiçbir öznel hesabın, Eğitim-Sen’in çıkarlarının önüne konmadığı, ideolojik-politik olarak alanın özgünlüğünü dikkate alan bir etkileşimin tercih edildiği bir kenetlenme ve karşı duruş hali sergilendiğinde; hukuksal süreçlerin bozamayacağı bir kazanım aşamasına fiilen geçilmiş olacaktır.

Tüm konjonktürel dezavantajlara rağmen Eğitim-Sen güçlüdür. Ülkenin dört bir yanına yayılmış, tüm yaşam kesitlerinde halkın nabzını elinde tutan yüzbinlerce üyesiyle Eğitim-Sen halktır. Gücünün ve avantajlarının ayırdında olduğu içsel ayak bağlarını koparabildiği oranda var olmayı ve hukuksal zincirlere sığmamayı başaracaktır.

EĞİTİM-SEN HALKTIR…

ZORBALARIN HALKA GÜCÜ YETMEZ…

5 Haziran 2005

Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı DEVRİMCİ HAREKET

TÜZÜK MADDESİ BİR BAHANEDİR

EĞİTİM-SEN’E YÖNELİK SALDIRININ GERÇEK HEDEFİ ÖRGÜTLÜ EMEKTİR

Yaşamla tanışmanın ilk evresinde, bilinç altına dahi biriken öğelerin, anadildeki ses dizgesi ve kavramlar bütünlüğü üzerinden oluşması, anadili; öğrenme, algılama ve düşünme süreçlerinin önemli bir aracı haline getirir. (Devrimci Hareket)

Dünyada emek güçlerinin sahip olduğu hemen her kazanımın doğrudan saldırılarla veya aşındırılarak yok edilmek istendiği, sendikal yapıların nitel ve nicel kayba uğradığı bir tarihsel kesitte; iş kolundaki toplam kitlenin yaklaşık dörtte birini örgütleyebilmiş olan ve KESK’te motor güç rolü oynayan Eğitim- Sen, bu nitelikleri sebebiyle hedef tahtasına konmuştur. Saldırının niteliği doğru okunmadığında, ona karşı durma yöntem ve araçlarını doğru seçmek de mümkün olmaz.

�Anadilde eğitim bir saldırı gerekçesi olduğunda, o tüzük maddesini değiştirir yola devam ederiz� anlayışı, hem saldırıyı meşrulaştırarak farklı bahanelerle yeni saldırıların önünü açar, hem de sorunun biçimsel kavranması sebebiyle çözüm geliştirmeyi güçleştirir. Daraltılan gömleğe sığmagayreti, Eğitim-Sen’i sulandırır. Eğitim- Sen, sokakta kuruldu ve meşruiyeti haklılığından aldı. Bu duruşta ısrar edilmediğinde, nitelikte ödün talebi devam edecek; ya işbirliği ya kapatma ikilemi daha somut saldırılarla gündeme gelecektir.

Eğitim-Sen’i kapatma gayreti, genelde tüm devrimci-demokrat yapılara, özelde KESK’e yönelik saldırının bir parçasıdır. Bu saldırı, parçaya yönelik olsa da bütün halinde karşılanmalı; parça parça mevzi yitimine izin verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki direncin boyutu, yasaların genişleyip daralması üzerinde de etkili olur. Çözümüuzlaşmada aramak, taviz vermek yeni tavizlere davetiye çıkarır.

Sınıf bilinci, sınıf çatışmasını yok sayarak ondan kaçınmayı değil, gereğini yerine getirmeyi gerektirir. Teslim alınmış Eğitim-Sen, yasa karşısında kapalı duruma düşürülmüş; ama, üyelerinin ve halkın nezdinde onur sınavını kazanmış bir Eğitim-Sen’den daha güçlü değildir.

Kayıp vermek, sınıflar mücadelesinde vardır ve her şeyin sonu değildir. Yeniden başlamak; zaaflardan arınma, bürokratik ve uzlaşmacı önderlikleri aşma fırsatı veriyorsa; bu, geri düşmek değildir. Hatta, yargı süreci nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, KESK’in diğer bileşenleri gibi Eğitim-Sen de kimi politik yapılarla girdiği, hantallaştırıcı ve mücadele çizgisini aşağı çeken etkileşimi gözden geçirmeli; örgütsel bağımsızlığını korurken, ideolojik gıda kaynaklarında özenli davranmalıdır.

EğitimSen, saldırının mızrak ucuyla muhatap ilk mevzilerden biri olarak göstereceği kararlı tutumla, demiri emekten yana bükmenin yol göstericiliğine de katkı koymuş olacaktır.

Anadilde eğitim, salt Kürtlerin sorunu değildir; biçimsel, ihmal edilebilir bir tali mesele de değildir. Çünkü anadilde eğitim; öğrenme, algılama ve düşünme süreçleri üzerinde doğrudan etki yapar. Aynı zamanda sorun, salt bir dil meselesi olarak görülmemeli; demokratik içeriğe kavuşturulmamış bir eğitimin, Kürtçeyle yapılması halinde de, ortaya çıkacak yönlendirilmiş sonuçların farklı olmayacağı bilinmeli; bu bağlamda da meseleye bütünlüklü yaklaşılmalıdır. Eğitimin demokratikleştirilmesinin de bir unsuru olan anadilde eğitim savunulurken, diğer taraftan gerici-faşist eğitime karşı çıkılmalı, eğitimin bütünüyle demokratikleştirilmesi talep edilmelidir.

EĞİTİM-SEN HALKTIR; HALKA GÜCÜNÜZ YETMEZ YAŞASIN EMEKÇİLERİN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ

Sayı 18 (Ağustos – Ekim 2005)