Şemdinli’yi Aydınlatmak İçin “Güçlü Savcılar”a Değil Devrimci-Demokrat Toplamın Yaptırım Gücüne İhtiyaç Vardır

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözü, her önemli gelişme sonrasında sıkça başvurulan bir refleks, bir “kalıp cümle”dir. Susurluk sürecinde çokça duyduğumuz bu söz, Şemdinli sebebiyle tekrarlandı. Ne var ki Susurluk’un öğrettiği gerçeklerden biri de o temenni edilen değişim için bir kazanın veya “suçüstü”nün yetmeyecek olmasıdır. Aslında Susurluk, da bir kaza olduğu kadar bir suçüstüdür. Veya Şemdinli, bir suçüstü olduğu kadar bir kazadır. Birileri farklı düşünse de biz, devletin bu özel görevlilerinin “kendi kendini yakalatması” fikrini mantıklı bulmuyoruz. Ve işin içinde salt bir hesap hatası(bir kaza) olduğunu düşünüyoruz. Ancak, Şemdinli‘nin doğru anlaşılması ve doğru yerde durup doğru tavır almak için bu saptama da yetmez.

Özellikle bilinmek durumundadır ki Türkiye’de rejim, burjuva demokrasisi değil, faşizmdir. Bu, burjuva demokratlarının temenni ettiği, “ her şeyin yasaya uygun yürüdüğü klasik burjuva sistem ”le nitelik farkı içerir. Ve devrimci müdahale olmadan kendiliğinden bir değişim olası değildir. Ne var ki, demokratların burjuva olanları, son tahlilde kapitalizme halel gelmemesi beklentisiyle bu gerçekliği yok sayar. Solda (hatta devrimci zeminde) durup sorunlara sistemin koşulladığı perspektifle bakan kesimler de, değişimin gereklerini fiilen yerine getirmezken; Susurluk, Şemdinli gibi vak’alarda abartılı umutlanır ve gerçekliği aşan beklentilere girerler.

Mevcut fikri sakatlanma, olgulara Marksist perspektif ışığında bakma niteliğinin büyük oranda yitirilmiş olduğunu gösteriyor. Yoksa Türkiye’deki rejimin hemen her tarihsel diliminde egemenlerin, “rejimin bekası” için kendi yasalarının dışına çıkma eğilimini taşıdığı bilinir. Kontrgerilla dizilerinin çalakalem hazırlanmış olanları dahi incelendiğinde; devletin kimilerince “derin” diye ifade edilen yanının, “kendisine rağmen oluşmuş” değil, bizzat kendi niteliği olduğu görülür. Marksistler bunu en iyi bilmesi gereken kesim olmalarına rağmen, devleti gözetmek üzere ortaya atılmış bu “derin” tanımına nedense çok rağbet etmiş ve devletin aklanması çabasına soldan katkı koymuştur. Gerçekte resmi kişi ve kurumlardan bağımsız olmayan, çok da “örtük” sayılmayan gelişmeler, yasaya uymayan birkaç aykırı kişinin işi olarak gösterildiğinde, devletin niteliği doğru okunmamış oluyor.

Susurluk sonrasında dahi, tüm deşifre edici gelişmelere rağmen, Sedat Peker gibi kirlilikte isim yapmış bir kişinin kokteyl davetini geri çevirmeyen Veli Küçük, vb. kişiler, cesaretini biraz da mevcut “körlük”ten ve hesap sorma kabiliyetindeki düşmeden almaktadır.

AKIL TUTULMASI

Haksızlık, sömürü ve yalan üzerine bina edilmiş rejimlerde, mevcudun devamı için baskı ve şiddet tek başına yeterli değildir. Bu nedenle, fiziki gücün yanında yanıltma/yönlendirme araçlarına da ihtiyaç duyulur. Bunun bir yolu, düşünsel yeteneği dumura uğratma çabasıysa, diğer yolu da ortaya sıkça oyalayıcı veriler atıp toplumu sahte sorunlarla meşgul etmek ve gölgede kalması istenen olguyu ilgi dışına çıkarmaktır.

Anımsanacak olursa, kısa bir süre önce Malatya’daki “çocuk yuvası”, toplumun büyük bir kesiminin gündemine girdi. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK) bağlı çocuk yuvasında yaşanan dayak skandalının altında, hizmetlerin taşeronlaştırılması ve çocukların uzman olmayan kişilere teslim edilmesi yatıyor olmasına rağmen; hükümet, yaşanan gelişmeleri, Çocuk Esirgeme Kurumu’nu ortadan kaldırmak için bir gerekçe gibi kullandı. Hükümet, SHÇEK’in taşra teşkilatlarını İl Özel İdareleri’ne devretmeyi ve verdiği tüm hizmetleri özelleştirmeyi amaçlıyor. Hazırladığı yeni yasa taslağıyla özel sektör ve vakıfların yurt ve yuva kurmasının da önü açılacaktır.

Gerek çocuk yuvası haberlerinin öne çıktığı gerekse Van’da rektörün tutuklanması haberlerinin gündemi işgal ettiği dönemde, Türkiye adına AB çerçevesinde, yıllarca bağlayıcı olacak çok ciddi hükümler kayıt altına alınıyordu. Gerçekte bu yöntem yeni değildir. Özal, bunu açıkça ifade etmiş, “ attım ortaya bir çikita muz aylarca tartıştılar ” demişti. Elbette ki çocuk yuvasındaki olaylar, bir çikita muzla eşdeğer değil; ancak bu tür atraksiyonlar Türkiye’de yeni ve tek de değildir. Biz, öne çıkarılış biçim ve zamanlamasının çocukların hatırına değil, istismar amaçlı olduğunu düşünüyoruz.

Bir konu üzerinde çok şey yazılıp söylendiğinde de kafa karışıklığı ihtimali belirir. O tür durumlarda solun/devrimcilerin ne dediği büyük önem kazanır. Ne var ki bulunduğumuz konjonktürde, Şemdinli gibi bir somutlukta dahi “sol”dan söylenenler bir araya getirildiğinde pek de kafa açıcı olmuyor.

Biz, bombalama sonrası kitabevine inceleme için girildiğinde “ burada bomba imal ediliyor olamaz mı?”diye soran gazetecinin veya “ Şemdinli kampanyasının başında Özgür Gündem var. HADEP var. Hürriyeti, Milliyeti, zürriyetiyle bütün medya onların kuyruğunda.” diyen Perinçek’in üzerinde durmuyoruz. Tekrar söylüyoruz: “ Eğer devrimcilerde bir kavrayış sorunu belirmişse; toplumda akıl tutulması ihtimali belirmiş demektir .” (Devrimci Hareket, s:19)

“ Kanaatim odur ki, bu ‘Şemdinli işi’ sanıldığı gibi PKK ile devlet/hükümet arasında bir bilek güreşi olarak patlak vermedi. Hükümet ile devlet arasında bir çekişme, bir iktidar kavgası var.

(…)

Derin devlet, suyu bulanık tutabildiği ölçüde kendisini gizleyebilir. Bazen Susurluk’ta olduğu üzere kazara ortaya çıkar; ama bazen Şemdinli’de olduğu üzere kendisini bizzat göstermek ihtiyacı da duyabilir, senaryo gereği ve taammüden, ‘ işte ben varım ve asıl güç bende ‘ demek kaygısıyla, telaşıyla .” (Melih Pekdemir, Birgün Gazetesi, 21 Kasım 2005)

Bu örneği, “sol”dan yapılan değerlendirmelerin ne denli uçlaşabildiğini ve örgütlü zeminden uzaklaşmanın nasıl bir perspektif sorununa neden olduğunu göstermek açısından verdik. Yoksa bu yazı kapsamında, bizimki gibi ülkelerde hükümet, devlet ve iktidar gerçekliğini uzun uzun anlatmayı gerekli görmüyoruz. Ayrıca bu tür yaklaşımların, AB’den veya AB rüzgarını arkasına almış AKP’den demokratikleşme bekleme eğilimi taşıdığını özellikle anımsatma ihtiyacı duyuyoruz. Genelkurmay’ın AKP’yle, AKP’nin “derin” diye ifade edilen kesimlerle yaşayabileceği çelişmelerin sınırları vardır ve bu, olguları açıklamakta, tutum belirlemekte ölçü olmamalıdır.

Egemen sınıfların kurum ve güçleri arasında her dönem açık veya gizli çelişmeler, yönetim yönteminedair farklılıklar ve hatta restleşmeler olmuştur. Ama bu, ne Türkiye coğrafyasında rejimin niteliğini ne de ABD’ye bölgede taşeronluk için “emre amade” duruşu değiştirmiştir. 1 Mart’taki meclis kazasından (tezkerenin reddi) kalıcı ve genelleşmiş sonuçlar çıkarılmamalıdır. Abdullah Gül, dün Irak’ı tehdit için yaptığı dış gezileri bugün İran ve Suriye’yi tehdit için yapmaktadır. Görünen o ki bölgede taşeronluk, İran ve Suriye’ye baskı, Irak’a daha etkin müdahale için ABD’nin talepleri kendini daha sıcak biçimde hissettirmektedir. Bu durumun gerek bölgeye gerekse Türkiye’nin iç çelişmelerine gerginliği arttırıcı biçimde yansıması ve siyasal gericiliği tırmandırması beklenmelidir.

ŞEMDİNLİ ÖNEMLİDİR

Yukarıdaki ifadelerimizden, Şemdinli’yi önemsemediğimiz sonucu çıkarılmamalıdır. Şemdinli’yi elbette ki önemsiyoruz. Birincisi Şemdinli, Türkiye’nin BOP kapsamında Irak’ta daha etkili bir bileşen olarak rol alması için psikolojik zemin yaratmak gerektiğinde, devletin ne tür araçlara başvurabileceğini de ortaya koydu. Bu, özellikle üzerinde durulması gereken bir noktadır. ABD, Irak’ta sanıldığından çok daha fazla sıkışmıştır. Denemekte beceri kazandığı hiçbir yöntem, Irak düğümünü çözmeye yetmiyor. İşbirlikçilik beklentilerinde, Kuzey Irak Kürtleri dışında ciddi bir destek alabilmiş değildir. Kürt önderliklerinde işbirlikçilik ise, Kuzey Irak’la sınırlı değildir. Kuzey Irak’taki Kürt oluşumun önderliği de, ABD de Kürt zemininde devletleşmenin Kuzey Irak’la sınırlı olmayacağını açık biçimde dillendirmektedir.

Türkiye’de ordunun üst kademeleri ABD politikalarıyla bir bütünleşme halindedir. ABD’nin ihtiyaçları dahilinde atılacak adımlar karşısında gelişebilecek direnç, özel müdahalelerle milliyetçi duygular kamçılanarak aşılmak istenecektir. Şemdinli’nin açığa çıkardığı provokasyon eylemleri buna da işarettir. Dikkat edilirse Türkiye, Irak’la ilişkili her diyalogda tutumunu “PKK’ye karşı mücadele” ile gerekçelemektedir. MİT Müsteşarı’nın Barzani ile yaptığı ve Kuzey Irak’taki bir Kürt oluşumuna karşı yumuşamayı ifade eden tutum da “Barzani’den PKK’ye karşı mücadele sözü almakla” gerekçelendi. Kısacası, Kürt olgusu ABD tarafından da Türkiye egemenleri tarafından da bir politika malzemesi haline getirilmiştir. Bunun önüne geçmenin yolu, provokatif eylemlerin dengini üretmek veya ABD kulvarında hizaya girmek değil, Kürt halkının çıkarları paralelinde bağımsız politika üretebilmektir. Şemdinli’den alınması gereken derslerden biri budur.

Şemdinli, farklı bir konjonktürde sistemle hesaplaşmak için çok büyük imkanlar sunabilirdi. Ne var ki bugün böyle bir zemin/konjonktür yoktur. Bunda, birden çok nedenin rolü var ise de biz, en öncelikli/belirleyici olanına; devrimci-demokrat toplamın yaptırım gücüne değinmeyi tercih ettik. Çünkü böyle bir iradenin; toplumu yönlendirme, inandırıcılık, sonuç alma kabiliyeti gibi nitelikleri yitirdiği durumlarda, objektif koşullar ne denli uygun olursa olsun, sistemi sarsacak sonuçların oluşması mümkün değildir. Bu nedenle Şemdinli’nin kendiliğinden çözücü olması beklenmemelidir.

Bu konuda tüm devrimci-demokrat yapılara görev düşmektedir. Oynan oyunun en sivri ucu Kürt halkına yöneliktir ve bu ucu bükmenin asgari koşulu kavgayı göze almaktır. Halkı yatıştırarak, uzlaşma eğilimi taşıyarak kazanılacak hiçbir hak veya onursal duruş yoktur.

Soruna doğru bir yaklaşım geliştirebilmenin birinci koşulu, sınıfsal perspektifi yitirmemek, dolayısıyla da sınıfsal tavır alabilmektir. Tüm ara renklere rağmen rahatlıkla diyebiliriz ki Şemdinli okunun hedefinde emekçiler, yayı tutan elin arkasında egemen sınıflar bulunmaktadır. Bu sadeleştirme yapılmadan, neden Başbakan’dan, Adalet Bakanı’ndan, Genelkurmay Başkanı’ndan, AB’den çözüm beklenemeyeceği veya Demirel’in “derin devlet”ten söz eden açıklamalarının neden kıymetli olmadığı anlaşılamaz. Şemdinli’den veya benzer gelişmelerden sonuç alınmak isteniyorsa, fikren de fiilen de bu sadeleşme sağlanmalıdır. Başbakan “örtbas edilmeyeceği” yönünde açıklamalar yapabilir, AB temsilcisi “suçluların bulunacağına” inanabilir, bunlar bir şeyi değiştirmiyor. Gazetelere dikkatle bakıldığında, Başbakan’ın olumlu gibi görünen sözlerini haber veren sayfada veya bir sonraki sayfada; Başbakanlıkta gerçekleştirilen zirveden, Şemdinli faillerine değil, bunun aydınlanmasını isteyen halk güçlerine karşı önlem paketi çıktığını görmek/okumak mümkündür.

Bu bilinen bir gerçekliktir; mücadeleyi göstermelik olmaktan öteye taşıma niyeti olmayanlar veya sistem dışına taşmayı göze alamayanlar, sistem sahipleri ne denli kuralsız davranırsa davransın veya ilişkiyi ne denli hoyrat zemine çekerse çeksin; umutlanmayı, barış temennisinde bulunmayı, el uzatmayı sürdürürler. Bu bağlamda biz, Ahmet Türk’ün Adalet Bakanı’nın tavrında olumlu değişim gözlemesini veya Başbakan’ın “olayların örtbas edilmeyeceği” yönündeki açıklamasını önemsemesini böyle bir duruşun dışavurumu olarak değerlendiriyoruz. Ve bu oyalayıcı öznelere el uzatmaktan, oyalama taktiklerine rağbet göstermekten vazgeçilmediği sürece, bir arpa boyu yol gidilemeyeceğini düşünüyoruz.

Faşist bir devletin halka yabancılaşma potansiyelini ve bunun oluşumuna dair maddi ayrıntıları bilenler; devletin bir “çavuş”unu dahi harcamamak için neden gerekirse F-16 da uçuracağını bilir. Hatta F-16 için Orgeneral Faruk Cömert’in “ Kaldı ki, Türk F-16’larını görenlerin gurur duymaları gerekirdi. Türk semalarında Türk savaş uçaklarının görülmesi insana gurur verir, korku değil ” biçimindeki açıklamasını da “mizah” değil, halka yabancılaşmanın bir belirtisi olarak görür. Gerçekten bu türden rejimlerde halk; ya kullanılmak ya da aldatılmak için muhatap alınır. Bunun ötesine geçtiğinde, yani hak, adalet talep ettiğinde bir tehdit olarak görülür ve o zaman onlara F-16 yakışık görülür.

Halka yabancılaşmanın bir ifadesi de halkın zekasıyla adeta alay eder açıklamalar yapmaktır. Bunlardan biri, yukarıda aktardığımız generalin “gerekçesi” ise; diğeri de bölgeye giden başbakanın, F-16’lardan şikayetçi olan halka verdiği yanıttır. T.Erdoğan, söz konusu şikayetleri, “ Siz cenazelerinize renkli örtüler örterseniz böyle olur!” diye yanıtlar. İşte birilerinin diyalog kurmayı düşündüğü, tavrına anlam atfettiği, ondan çözüm/barış beklediği kişi budur. Gerçekte halkın zekasına hakaret eden ve onları ancak kandırılıp güdülecek bir topluluk olarak gören böyle bir şahsiyeti ve onun bir parçası olduğu rejimi olumlamak, ondan Kürt halkı adına çözüm beklemek; bunca bedel ödemiş bir halka saygısızlıktır. Bizler inanıyoruz ki Kürt halkı; rejimi, ona güzelleme yapan önderlerinden daha iyi tanımaktadır ve bu oyalama taktiklerine tanıdığı kredi tükenmeye yüz tutmuştur.

Sistemle sorunu olanlar, sonuç almak istiyorsa, yüzünü devrimcilere dönmek zorundadır. Devrimciler de sonuç almak istiyorsa, oyunu kurallarına göre oynamalı; dayanacağı güçleri doğru seçmeli; çözümün, sorunun müsebbipleriyle diyalogdan değil, karşıt güçleri hedefe odaklamaktan geçtiğini unutmamalıdır.

Halk, her zaman egemenlerden daha güçlüdür; yeter ki o güç, doğru yöntem ve araçlar eşliğinde hedefe yönlendirilebilsin. Mevcut Şemdinli dağının fare doğurması önlenemezse dahi, bundan sonraki tekrarların önüne geçmek için de olsa, hala yapılacak şeyler vardır. Devrimci-demokratların görevi, sistemi yakma olasılığı olan ateşi söndürmek değil, yönlendirmek ve harlamaktır.

07 Ocak 2006