Seçimler Bitti Sıra Gerçek Gündemde

29 Mart yerel seçim süreci tamamlandı. Bu arada gerçek gündem maddesi olup geçici olarak seçimin gölgesinde kalan konular tekrar ve hızla önem sırasına göre gündemdeki yerini alacak. Seçim öncesinde emperyalizmin Türkiye’den beklentileri çerçevesinde AKP’nin oy kaybı yaşamadan seçim sürecini atlatması temennisi taşıdığına dikkat çekmiştik. Ne var ki daha önce de söylediğimiz gibi %47, AKP için ulaşılabilecek en yüksek orandı ve bundan sonra düşme beklenmeliydi. Nitekim böyle de oldu. Ancak ABD/emperyalizm için fırtınalı bir nehre benzeyen gündemin ortasında at değiştirmek, lüksten de öte olası değil. Bu nedenle Obama’nın ziyareti gibi hesapta olan tüm adımların hızla atılması beklenmelidir.

Asker çekme/azaltma hesapları nedeniyle gündeme iç çelişmeleri ve Türkiye bağlamlı durumu ile oturan Irak’ın yanında, emperyalizm için dünyanın en hassas sinir uçları olarak öne çıkan Afganistan, Pakistan ve İran, önümüzdeki süreçte karşılıklı dengelerin, ilişki ve taleplerin konusu olacaktır. Bu bağlamda, oy oranı ne olursa olsun ABD’nin Ortadoğu temsilciliği gibi çalışan AKP’nin hizmette kusur etmeden rolünü oynaması beklenmelidir.

29 MART SEÇİMLERİ DERSLER VE SONUÇLAR

Seçimler, her 4 veya 5 yılda bir, halkı egemenler adına kimlerin yöneteceğine, yani egemenlerin hangi temsilcilerinin görev alacağına karar verilen antidemokratik bir test biçimidir. Kimi adaylar, halkın adayları tanımı içinde değerlendirilse de resmin bütünü üzerinde etki yapmayacak bir sınırlılıkta kalmakta, hatta yer yer sınıf düşmanlarına öykünmekten öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu öykünmenin seçim sonuçlarının okunmasında da devam ettiği, önceki seçim pratikleriyle sabittir.

“Seçim sonuçlarını çeşitli araç ve yöntemlerle yönlendiren kesimlerin, yönlendirilmesine özel bir önem verdikleri bir diğer olgu da seçim sonuçlarının okunma yöntemidir. Emekliler kıraathanesindeki serbest vezin sohbetlerden futbol tartışmalarına kadar çeşitli yer ve zamanlarda görmeye alıştığımız tarzın, seçimi önceleyen süreçteki benzeri, bir çeşit ‘seçim toto’ olurken, seçim sonrasında aynı tarz ‘seçim magazin’ biçiminde kendini göstermiştir.

Olguları değerlendirirken kaynağına inmek yerine biçimsel görüntülerle yetinmek, toplumsal olguları kişilerle açıklamak, nasıl bilimsel olmayan ve gerçekte öğretilmiş bir davranış ise, seçim sonuçlarına dair magazini aşmayan boyutlardaki değerlendirmeler de öğretilmiş (egemenlerce temenni edilen) bir davranıştır.”  (Devrimci Hareket)

Yukarıdaki satırları 22 Temmuz seçimleri sonrasında yaptığımız değerlendirmeden aldık. Ne yazık ki bugün de farklı bir durumun yaşandığı söylenemez.

22 Temmuz seçimleri sonrasında “AKP; AB’dir; ABD’dir; işbirlikçi tekellerin hakimiyetidir; faşizmdir; işsizlik, yoksulluk ve ülke kaynaklarının talan edilmesidir.” demiştik. Bugün bu tanıma, “krizin derinleşmesi koşullarında emperyalist ve işbirlikçi tekellerin çıkarlarının gözetilmesi ve halkın zaptu rapt altına alınması” da eklenmelidir.

Seçimi önceleyen günlerde öne çıkarılan kimi olgular, seçim sonuçlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiği üzerinde etkili olur. AKP’nin açılımları da Kürt coğrafyasında estirdiği rekabet ve gerginlik rüzgarı da bu kapsamdadır. Egemenlerden aldığı desteğin yanında insanların yönlendirilmesine yapılan yatırımlara da bel bağlayan Tayyip Erdoğan, işi Diyarbakır’ı isteme noktasına dek vardırmıştı. Bugüne dek halka bir şey vermek yerine veriyor gibi yapmayı veya hak gaspını dahi süsleyip kazanç gibi göstermeyi alışkanlık haline getirenler, Kürt sorununda emperyalist çözüm manevralarının oya tahvil olacağı beklentisi içerisinde hareket etmiş ve bir kez daha gerçekliğin duvarına çarpmıştır. Bu bağlamda diğer tüm sonuçlardan farklı olarak Kürt coğrafyasından yansıyan sonuçların özel bir önem taşıdığı üzerinde durulmalıdır.

Kürt halkı bilinçli tercihlerde bulunduğunu, ucuz hesaplara kanmayacağını ve bugüne dek ödediği bedellerin karşılığının bir TV olamayacağını dosta da düşmana da göstermiştir. Biz, Kürt halkının oylarıyla verdiği mesajdan PKK’nin de okuması gereken boyutlar olduğunu düşünüyoruz. Eğer mesele Kürt halkını sandığa en yoğun biçimde taşımaktan ibaret değilse ve hatta önderliğinin seçimden hemen sonra tasfiyenin en bitirici olanını içeren tuzaklarla karşı karşıya kalacağı biliniyorsa, bugüne dek yansıyan uzlaşma eğilimlerinin ortaya “ölümcül bir kaza” çıkarmaması için yapılması gerekenler alkışlamak, yedeklenmek veya kaba destek değil, dostane eleştiri olmalıdır. Bu konuda seçim döneminde dışa vuran en düşündürücü özne ESP olmuştur.

Kürt ulusal hareketine sınıfsal karakter kazandırmayı “Biji sosyalizm, yaşasın azadi” kolaycılığında gören ve  “Biji ESP, Yaşasın DTP” diyecek denli destekten kaba bir pragmatizmi anladığını açıkça ortaya koyan, örneğin bu kronikleşen pragmatizm çerçevesinde devrimci yapıların pek çoğuna haber verilmeden 8 Mart için alan başvurusu yapılmasını meşru gören, bu tür zemin seçimlerinde anarşist, çevreci, feminist renkleri devrimci renklere tercih eden, bu bağlamda pek çok devrimci yapının içinde yer aldığı Emekçi 8 Mart kutlamalarını radyodan vermeye dahi yanaşmayan ESP, “odağında” ve “ağırlık merkezinde” kendini ve DTP’yi gördüğü demokratik seçim ittifakının desteklenmesi için diğer yapılara çağrıda bulunabiliyor.

Seçim öncesinde oluşan 24 bileşenli “Biz varız!” platformunun bileşenlerinin ne olduğunu, ortaya neden ikili üçlü ittifakların çıktığını veya Türkiye coğrafyasında neden hemen tüm birliklerin yeni ayrışmaların sebebi olduğunu anlatmak için belki de yukarıda aktardığımız bu benmerkezci duruşu anlatmakla işe başlamak gerekiyor.

Bu seçimin ortaya koyduğu sonuçlardan biri de solun giderek artan biçimde sistem içine kaydığını, parlamenterist eğilimin solu büyük oranda etkisi altına almış olduğunu göstermesidir. (29 Mart seçimlerinin yerelliği bu kanaatimizi değiştirmiyor)

Bu konuda çeşitli illerde hemen her yapı için örnek verebiliriz. Örneğin, düne dek Dersim’de farklı bir mücadele anlayışı ile halkın gönlünde yer etmiş olanların, halkın karşısında “sen-ben” kavgası sayılabilecek gerilimler yaşamış olması da güç ve imkanların dağdan sandığa indirilmesi de düşündürücüdür.

Solda bir başka örnek olarak TKP için sözü Kemal Okuyan’a bırakıyoruz.

“TKP seçimlerin en başarısız partilerindendir hiç kuşkusuz. Her bir oy çok kıymetli ama toplam olarak bu oylar en küçük bir değer taşımıyor. Onca çabadan sonra CHP faktörünün oldukça baskın olduğu büyük kentlerde Büyükşehir Belediye Başkan adaylarının İl Genel Meclis oylarıyla hemen hemen aynı olma garipliğine TKP imza atmıştır! ‘Kusura bakmayın Büyükşehir’de Kılıçdaroğlu’na vereceğim ama İl Genel Meclisi’nde oyum size’ diyen on binlerce kişi kendi gündeme getirdikleri ‘pazarlığı’ sonuna kadar götürme iradesi dahi göstermemişlerdir. ‘Bizim oylarımız örgütlü oylar’ solun çok sevdiği bir tekerlemedir, bu gariplik nedeniyle tekrar etmek durumundayım ama bir ekle: Virgülüne kadar örgütlü olsa ne yazar!

Evet örgütlülük önemlidir ama belli bir toplumsal desteğe yaslanmayan örgütlülük örgütlülük değildir. 70 bin, 80 bin, 100 bin, 150 bin! Bunlar bir anlam ifade etmiyor. Açık söylemek gerekirse, TKP bugünkünün iki, üç katı oy alsaydı, bu büyük olasılık kendimizi kandırmamıza yol açardı.” (Kemal Okuyan)

Devrimcilerin seçim sürecinde ne yapmaması gerektiğine dair belki de en özel örneği Halkevleri oluşturuyor. 29 Ocak’ta Sendika.org’ta yayınlanan gündem yazısından aktarıyoruz.

“Yıllardır Melih Gökçek zulmü altında yaşamış Ankara’nın yoksul mahallelerinde, gericiliğe, faşizme ve neoliberalizme karşı halkın çıkarlarını temsil eden bir siyasetin boşluğu sürekli kendini hissettirmektedir. Aslında Karayalçın, bu boşluğa oynayan politik bir figürden başka bir şey değildir. Oysa, Karayalçın’a karşı aday çıkarılmasını ‘en keskin devrimci fikirlerle’ savunanların yerel seçimde, halkın bu duyarlılıkları temelinde örgütlenmesine ve bu boşluğun ileri mevzilerle doldurulmasına yönelik herhangi bir politik projesi bulunmamaktadır.” (Aktüel Gündem, Sendika.org, 29 Ocak 2009)

Dikkat edilirse Halkevleri, 29 Ocak’ta gündem yazısında, Karayalçın’a karşı aday çıkarılmasını savunan devrimcileri herhangi bir politik projeye sahip olmamakla suçluyor.

Aynı Halkevleri, Örgütlenme Sekreteri’nin ağzından yaklaşık 1,5 ay sonra 12 Mart’ta “Karayalçın’a oy verilebilir” tavrını açıkladı. Örgütlenme sekreteri bu açıklamanın peşinden, Karayalçın’a oy vermenin Karayalçın’a destek anlamına gelmediğini iddia etti.

Düşünün bir kez “Karayalçın’a oy verilebilir” açıklaması yapılıyor. Karayalçın’ın listesinden belediye meclisine aday olunuyor. Doğal olarak bunun çalışmaları yapılıyor. Ama bu destek sayılmamalıymış. 

Bir parti içerisinde veya beraber çalışması muhtemel dostlar arasında, Hopa’da görüldüğü gibi salt adayın kim olacağı üzerinden yaşanan gerilim ve ayrışma, seçim olgusuna nasıl bakıldığının yanında, sandıktan çıkacak sonucun ne denli önemsendiğinin de göstergesidir. Bu arada Hopa’da yaşananların, öğretici olmasını ve kazanılan her yeri Fatsa ile benzeştirme kolaycılığının bundan sonra tekrar etmemesini umut ediyoruz.

Seçim öncesindeki süreçte özellikle TKP ve Halkevlerinin çalışmalarının odağına oturan AKP karşıtlığının, sistem karşıtı bilincin gelişmesini önleyici/geciktirici rolüne çeşitli biçimlerde değinmiştik. Bu durumun seçim döneminde AKP karşıtları ile uzlaşmaya veya Melih Gökçek’in yaşadığı oy kaybını kazanım gibi görmeye sebep olması bizleri şaşırtmadı. Ankara’da Halkevlerinin Karayalçın’a oy vermesi veya seçim sonrasında Ender Büyükçulha’nın yaptığı değerlendirmede, Gökçek’in oylarının bir kısmının MHP’ye kaymış olmasını bir olumluluk muş gibi yansıtması bu konudaki göstergelerden sadece biridir.

Ender Büyükçulha seçim sonrasındaki ruh halini şu cümlelerle ifade ediyor.

“1815 Haziran’ında Waterloo’da bir tepede oturmuş, az önce sona ermiş olan o büyük çarpışmanın verildiği ölü ve yaralılarla dolu savaş alanına bakan, Napolyon Bonapart’ın ordusundaki yorgun ve yaralı bir asker gibiyim.”

Buradaki şiirsel hüzün, sandıktaki sayısal dağılıma verilen önem sebebiyledir. Aynı yazıda “30 Mart sabahı güneş yeni doğmuşken ‘para, para, para’ diye etrafta dolanmaya başladım bile.

Zaten oldum olası sandık beni korkutmuştur.” diyor Büyükçulha.

Umutlar sandıktan çıkacak sonuca kalmışsa sandık elbette ki korkutur. Halbuki, 30 Martsabahı günün anlam ve önemine uygun tasarılarla koşturan biri için, ne sandığın kendisi ne de içinden çıkacak oranlar korkutucu olur.

Devrimciler bu seçim sonuçlarını biraz da “Bu telaş ve önem neden?” sorusu eşliğinde değerlendirmelidir. Sonuçta diyebiliriz ki gerçekte seçimlerde kazanma olasılığı olan CHP’li bir belediyeye iliştirilmiş bir çalışmaya, seçim sonrasında kurulacak rant tezgahlarında kendini paydaşvarsayarak veya başka nedenlerle olumluluk atfetmek; “devrimcilerin zaten esamesi okunmuyor bari AKP’nin oyunu düşürelim” bağlamında kurulmuş özgüven malulü hesaplarla devrimci/sol potansiyelin enerjisini “AKP karşıtlığı” gibi nereye hizmet edeceği tartışmalı kulvarlarda harcamak, devrim amacından vazgeçip düzen içi şekerlere razı olmak anlamına geliyor.

Solda birlik adına yaşananlar, bırakalım daha önceki pratiklerden ders çıkarılmasını, daha da geri düşüldüğünü gösterdi. İlkesiz ve programsız biçimde kurulan “Biz varız!” platformunun ölü doğması, burjuva zemindekine benzer ayrışma ve gerginliklerin platform bileşenleri arasında da yaşanması, halkın devrimci önderliğe şiddetle ihtiyaç duyacağı bir dönemin arifesinde, seçimlerde alınan sonuçlar ne olursa olsun kayıplar hanesine yazılmalıdır.

Sonuç olarak;

İktidar olmanın, elinde medyanın ağırlıklı gücünü bulundurmanın ve sermaye desteğinin avantajlarını arkasına alan; Davos’ta veya Ergenekon davasında olduğu gibi makro düzeyde siyaset yapma imkanlarını arttıran AKP’yi, çelmeleyen olgulardan biri de kriz olmuştur.

AKP’nin açılım atraksiyonu gibi CHP’nin de yer yer taklide varan samimiyetten uzak atraksiyonlarının sonuç vermemesi, içi boş vaatlerin artık kimse tarafından kaale alınmadığını göstermiştir.

Genellikle yapılan değerlendirmelerde halka, sorunlarının bilincinde olmayı da sağlayan belirli bir akıl seviyesi yakışık görülmez, değerlendirme sahibinin sübjektivizmi çerçevesinde bir edilgenlik atfedilir. Gerçekte ise örneğin bu seçimde halk sanıldığının aksine ne AKP’yi Ergenekon davası nedeniyle, ne de CHP’yi bu davaya itirazları için ödüllendirmemiştir. Diğer bir ifadeyle halk koyun değildir ve bu tür basit atraksiyonlar bir bumerang gibi sahibini vuruyor. Benzer bir durum, sadaka vererek; buzdolabı, çamaşır makinesi, kömür veya makarna dağıtarak oy alacağını zannedenler için de geçerlidir. Örneğin Kılıçdaroğlu etrafında bir ilgi oluştuysa; bu, CHP’nin bilinen laiklik ve cumhuriyet nakaratını tekrar ettiği için değil,  halkın yokluklarıyla, çektiği sıkıntılarla mücadele konusunda yaratabildiği inandırıcılık sebebiyledir. Diğer bir ifadeyle İstanbul’da Kartal, Maltepe, Sarıyer, vb yerlerde AKP’nin ayağının altındaki toprağın kaymasının öncelikli nedeninin, egemene kentsel rantın bölüşümü, halka yıkım demek olan “kentsel dönüşüm”  politikaları olduğunu söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda tüm erteleme çabalarına rağmen halkın krizi hissederek hareket etmeye başladığının da göstergesidir.

Önümüzdeki dönem Türkiye halklarını, gerek Kürt sorunu gibi demokratik taleplerde gerekse emek eksenli zeminde zor ve tuzaklı günler bekliyor. ABD, bölgesel taşeronluk karşılığında kimi destekler sunsa da küresel krizin Türkiye coğrafyasında asıl bundan sonra çok daha etkili izler bırakarak derinleşmesi beklenmelidir.

Seçimin ortaya çıkardığı bir önemli risk de söz konusudur. Toplumun bir bütün halinde demokratik taleplerini içeren kapsamlı bir program yerine,  Kürt sorununa dönük emperyalist çözüm biçiminde de olsa atılan tekil adımlar, milliyetçi refleksleri büyütmeye sebep olmaktadır. MHP’nin aldığı oylar bu açıdan da değerlendirilmelidir. Benzer şekilde, halkın krizden kaynaklı tepkilerinin doğru bir önderlik altında örgütlenememesi halinde faşist harekete yedeklenme olasılığı vardır. İşte bu iki boyutlu kesişme, faşizmin kitle tabanını büyütürken, ülkeyi açık faşist bir ortamla karşı karşıya bırakma riski taşımaktadır. Kısacası ne AKP’nin oy desteğinin kendi kendine erimesi, ne de krizin doğrudan toplumsal muhalefet üretmesi beklenmemelidir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi toplumun egemenler hariç bütün kesimlerinin sorunlarını içeren demokratik bir program, aynı zamanda birinin diğeri olmadan sorunlarını çözemeyeceği anlamında toplumda birleştirici bir rol oynayacak, milliyetçi istismar olasılığını azaltacaktır. Toplam demokratik talepler çerçevesinde gelişen böylesine programlı ve bilinçli bir bütünleşme, AKP’ye atfedilen “Türkiye partisi” tanımının ne denli içi boş olduğunu da ortaya çıkaracak ve belki asıl o zaman seçim sandıkları dahil her test alanı sistem temsilcilerinin yargılandığı zemine dönüşecektir.

Mevcut tüm veriler, yılların an’a sığdırılabildiği, hızlı ve sarsıcı dönüşümlerin yaşanabildiği bir süreçten geçileceğini gösteriyor. Devrimciler seçimin uyuşturucu etkisinden ne denli hızlı kurtulup kimliklerinin gereği olan yer ve biçimde konumlanırsa gelişmeleri kazanıma çevirmek o denli mümkün olacaktır.

Devrimcilik, atılacak kısa vadeli adımların da devrimi gözeten bir basamak olarak görülmesini gerektirir; bu yolda, uzun erimli ama büyük kazanımlar, günübirlik kazanımlara feda edilmez. Biz, seçim sürecinde bu bilinçle hareket ettik. Devrimi olanaksız ve hatta gereksiz görenlerin sayısının giderek arttığını biliyoruz. Onlar için son sözü Charlie Chaplin’e bırakıyoruz.

“Olanaksızı deneyelim. Unutmayalım ki insanlık tarihindeki büyük olaylar, olanaksız görünenin gerçekleştirilmesiyle meydana gelmiştir.”

2 Nisan 2009

DEVRİMCİ HAREKET