Savaş ve barış tanımında sınıfsal perspekti̇f

Bugün 1 Eylül

1 Eylül 1939, Nazi ordularının Polonya sınırlarını aşarak insanlığı İkinci Paylaşım Savaşı cehennemine sürüklediği tarihtir. Nazilerin yenilmesi ve Reichstag’a orak-çekiçli bayrağın dikilmesiyle bütünlük içinde ele alınması gereken bu tarih, dünya halkları adına özel bir anlam ifade eder. Ancak bu anlam ve barışa verilen önem, sınıflar mücadelesinin bugünkü genel-özel tablosundan koparılmadan ele alınmalıdır.

Baskı ve sömürü üzerine bina edilmiş mevcut sistem dikkatle incelendiğinde görülür ki inşanın ve sürekliliğin hemen her noktasında sınıfsal bir akıl söz konusudur. Devletin yapılanma şekli, çıkarılan yasalar, alınan kararlar hep bir şeye, sermaye güçlerinin çıkarına hizmet eder. İşte tam da bu nedenle, karşıtlık ve alternatif de bu duruşun karşısında ezilenlerin sınıfsal aklını gerektiriyor.

Barış, sınıflar mücadelesinin konusudur

Stockholm Silahsızlanma Enstitüsü, son 300 yılda dünyada yalnızca 26 günün savaşsız geçtiğini tespit etmiş. Buna bir de sınıf savaşını eklediğimizde, savaşsız tek bir dakikanın geçmediğini söyleyebiliriz. Bu durumda, gerek dünyaya yayılmış açık savaşlar gerekse örtük olanları; nasıl olur da kişisel nedenlerle, tesadüflerle veya çılgınlıklarla açıklanabilir? Tam da bu bağlamda söylersek, savaşın nedeni doğru teşhis edildiğinde, mücadele de ona göre tayin edilir ve başarı şansı artar.

Lenin “Sürekli ve demokratik barış isteyen herkes, hükümetler ile burjuvaziye karşı, bir iç savaştan yana olmak zorundadır,” der. Lenin’in burada kast ettiği sınıflar mücadelesinin gereğinin yerine getirilmesi, yani devrim perspektifli mücadeledir. Birinci Dünya Savaşı’nda devrimcilerin, “vatan savunmasını” değil iç savaşın derinleştirilmesini savunmaları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bugün barış olgusu üzerinden geliştirilen tartışmalara bakıldığında, Lenin’le andığımız bu duruş, kimilerince sanki acil/güncel meseleleri dikkate almayan, tekdüze bir duruşmuş gibi yansıtılıyor. Ve hatta tersine, günü kurtarma atraksiyonlarının ilkesizliğe varan boyutta savunulduğu bir başka duruşun yaygınlaşmasını beraberinde getiriyor.
Genel bir hatırlatma bağlamında söylemek gerekirse; egemen sınıfların, azami kâr öngörüsüyle, ezen-ezilen karşıtlığı üzerine bina edilmiş düzenlerinin devamı için bir baskı aracı olarak işlevlendirdikleri devlet eliyle geliştirilen araçlar içerisinde, hem sopa hem de havuç vardır. Diğer bir ifadeyle devlet, halkın sisteme itirazlarını bastırmak için silaha da yasa tehdidine de yanıltma ve yönlendirme yöntemlerine de başvurur. Bu anlamda, savaş ve barışı doğru tartışabilmek için, örneğin (Kürt sorunu bağlamında söylersek) Suruç katliamına kadarki sürecin de barış olmadığını, devrildiği söylenen masanın barış üretmek üzere kurulmadığını bilmek gerekiyor.

Yaşananlar, sınıfsal bağlamından koparılmadan değerlendirildiğinde görülür ki “faili meçhullerle” anılan 1990’lı yıllar ile AKP’li yıllar arasında öz itibarıyla bir fark yoktur. Davutoğlu görevdeyken, “1990’lara dönmüş değiliz. O zaman faili meçhuller vardı.” demişti. Evet, doğrudur devlet 1990’lı yıllarda kamuflaj kullanıyordu, şimdi araçlarını daha da profesyonelleştirerek, İsrail’in Filistin’e baskınlarını anımsatan tarzda davranıyor. Aradaki fark budur. Yoksa sınıf ilişki ve çelişmeleri, niteliğini koruyor; benzer şekilde, devletin Kürt halkının taleplerini karşılamama ve örgütlü gücünü tasfiye etme konusundaki ısrarı devam ediyor. O gün barış yoktu, bugün de barış yok. Barış, ateşkeslerle karıştırılmamalı, sınıflar mücadelesinin varlığı dikkate alınarak değerlendirme yapılmalıdır.

Temel hak ve özgürlükler yoksa barış da yok

Çeşitli dönemlerde kimi haklar işaret edilerek örneğin “adalet yoksa barış da yok” biçiminde vurguların öne çıkarıldığını biliyoruz. Gerçekte bu türden vurguların sınıflar mücadelesine işaret ettiği, sınıflar devam ettiği sürece mücadelenin de devam edeceği bilinirse, barış kavramı daha doğru biçimde ve daha doğru yerde kullanılır. Savaş ve nedenleri yok sayılarak, salt barışa dair güzellemeler yaparak barış olmaz. Benzer şekilde, haklı savaş, haksız savaş, kirli savaş ayrımı yapmaksızın savaşa karşı çıkmak, niyetten bağımsız olarak kişiyi, niteliksiz duruşlara sürükler veya mevcut sınıf çelişmelerinin devamına imkân tanıyan duruşların yedeği haline getirir.

Bugün artık barış için mücadele ile eşitlik-özgürlük mücadelesi iç içe geçmiştir. Tek başına, sınıflar mücadelesinden ayrı, soyut bir barış mücadelesi olmaz. Bu bağlamda emperyalizme karşı çıkmadan barış istemenin mantığı da anlamı da yoktur. Hangi sebeple olursa olsun, kişisel veya özel nedenler, savaşın asıl nedeninin önüne geçemez. İşte bu asıl nedenden hareket edilerek, barış mücadelesinin rotası, ilkeleri vb. belirlenmelidir.

“Amasız fakatsız barış” olmaz

Devrimcilerin, savaştan/mücadeleden ne anladığı gibi barıştan da ne anladığı net çizgilerle sınıf karşıtlarından ayrılmalıdır. Barış kavramı, özgünlüğü gereği kullanım yerine, koşullara vb. bağlı olarak farklı çağrışımlar yapabiliyor. Çağrışımlar elbette dikkate alınmalıdır, yanlış çağrışıma sebep olmamak için gerekli azami özen gösterilmelidir. Ve tabii ki söz konusu hassasiyet, tüm yanlış çağrışımlar için gösterilmelidir. Örneğin, karşıt sınıflar arasındaki çelişme uzlaşmazdır; bunlar arasında barış olmaz; olsa olsa ateşkes olur dersek pek de yanlış söylemiş olmayız. Daha programatik bir deyimle; dünya ölçeğinde baş çelişme, emperyalizm ile ezilen halklar arasındadır. Bu çelişme çözülmeden ezilen halklar için barış bir hayaldir. Benzer bir durum, faşizmin sürekli olduğu bizim gibi ülkeler için geçerlidir. Özetle dışarıda emperyalizme içeride faşizme karşı çıkılmadan bu gerçekliğin üzerinden atlayan duruş ve tanımlarla barış gerçekleştirilemez.

Anımsattığımız bu genel doğrular, sanıldığının aksine, ateşkes durumuyla, anaların ağlamaması talebiyle vb. çelişmiyor. Sadece devrimciler değil, insani hassasiyetlerini yitirmemiş hiç kimse anaların ağlamasından yana olmaz. Ancak bu konu dahil hiçbir mesele, neden-sonuç ilişkisi kurulmadan doğru tartışılamaz. Sistemin bizzat kendisi kan ve gözyaşı üzerine bina edilmişse ve devamlılığı için yeni (hatta sürekli) bedeller isteniyorsa, her türlü hak talebi şiddetle bastırılıyor ve “ya anaların ağlaması ya teslimiyet” dayatılıyorsa, buna öncelikle analar karşı çıkar. Ancak her konu, her mücadele kesiti ne yazık ki bu denli net verilerle tartışılamıyor.

Emperyalizme karşı çıkılmadan barış olmaz

Kimi sorunlar, sanıldığından da karmaşık bir fonda halkın karşısına geliyor. Buna, sistemin yanıltıcı müdahaleleri ve sol adına yapılan yanlış değerlendirmeler/yönlendirmeler de eklendiğinde, gelişmeleri doğru okuyup doğru yerde saf tutmak hiç de kolay olmuyor. Bilinir ki olağanüstü durumlar olağanüstü duruş ve çözümleri tetikler. Acil adımlar, acil program ve müdahaleler gündeme gelir. Bunlar, devrimcilerin kimlikleri gereği yabancısı olmadığı hallerdir. Ancak taktik olanla stratejik olan gibi güncel ve acil olanla uzun erimli olanın birbiri ile çelişmemesi, zorunlulukların bilicine vararak hareket edilmesi, bu tür süreçlerde tayin edici önemdedir. Çünkü genelde Ortadoğu özelde Türkiye, olağanüstülükler coğrafyasıdır; sınıf ayrımları keskin, çatışmalar sert ve devamlıdır. Bu coğrafyanın devrimcisi, acil meseleler tarafından belirlenir duruma düşmemek ve zorunlulukların esiri olmamak için, ilkeli hareket etmek, anla gelecek ilişkisini programatik gereklilikleri ıskalamadan kurmak durumundadır.

Devrimcilerin ezilenler adına yaşanmış tüm kalkışmaları, ödenmiş tüm bedelleri, yaşayarak öğrenilmiş her şeyi hafızalarının ve yöntemlerinin konusu etmeleri boşuna değildir. Birikimi yönteme içermek ve ihtiyaca göre güncellemek, başarının koşullarından biridir. “Emperyalizme karşı çıkılmadan barış olmaz” derken kast edilenler bu perspektif içinde değerlendirilmelidir.

Barış arzusu, devrimin gerekliliğiyle ilişkilendirilmelidir

“Biz barış arzusunu, halkın barıştan beklediği yararın bir dizi devrimlere başvurmaksızın elde edilemeyeceğini yığınlara anlatmak için kullanmalıyız. Savaşların sonra erdirilmesi, uluslar arasında barış, yağmaya ve zora son verilmesi – bütün bunlar bizim idealimiz; ama bu ideal, doğrudan ve ivedi bir devrim çağrısının eşliği olmazsa, burjuva safsatacıların yığınları ayartmasına yarar.” (Barış Sorunu Üzerine, Lenin)

Lenin, burada barışı soyut bir olumluluk olmaktan çıkarıyor ve doğrudan sınıflar mücadelesiyle ilişkilendiriyor. Böyle bir ayrımda, Clausewitz’in “Savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” önermesi, bir turnusol işlevi görür. Haklı savaş, haksız savaş ayrımı, savaşın devamı olduğu politika üzerinden yapılır. Bu perspektif içinde barış, mücadelesizlik anlamına gelmez. Tersine, mücadele ile kazanılmış bir sonuçtur; sömürünün, baskı ve zorun nedenlerinin mücadele ile yenilgiye uğratılmasıdır. Lenin tam da bu nedenle, barış idealine bir devrim çağrısının eşlik etmesinde ısrarcı olur.

Savaşa karşı mücadele, sınıf mücadelesinden ayrılmaz

Savaşın sınıfsal özü, nedenleri doğru kavrandığında, savaşa karşı mücadelenin, sınıf mücadelesinden ayrılamayacağı görülür. Bu perspektifle, kitlelerin sorunları, biriken öfke ve tepki, sınıf mücadelesi dinamiklerine bağlanabildiğinde, enerjinin yanlış yere akıtılması/yedeklenmesi ihtimali azalır; savaşa da barışa da doğru yaklaşma, doğru yerde saf tutma imkanı oluşur.

Günlük yaşamda insanların farklı yer ve zamanda farklı nedenlerle sisteme karşı direkt veya dolaylı tepkileri birikir, öfkeleri artar. Yapılması gereken, bu tepkileri sınıf mücadelesi dinamiklerine bağlayabilmektir. O zaman sistemin baş edemeyeceği bir güç ortaya çıkar.

Yani sistemin rutin devamı içerisinde sömürü, baskı, zulüm vb. ile yürütülen bir savaş vardır. Bu durum da yanılgılı biçimde barış hali, barış durumu olarak tanımlanabiliyor. Bu bağlam içinde her türlü savaşa karşı çıkmak, gerçekte mücadeleye karşı çıkmaktır ve sistemin devamından yana olmaktır. Kimilerinin savunduğu gibi “Ne iyi bir savaş vardır ne de kötü bir barış” dendiğinde mevcut duruma teslim olunmuş olur.

Günlük akıl, savaş için doğrudan silah veya savaşan iki taraf arar. O zaman da Roboski’yi savaş gibi görse de örneğin Soma’yı savaş gibi görmez. Halbuki orada bir sınıf savaşı vardır; bir saldırıyla veya kurşunla olmasa da işlenen cinayetler vardır; müsebbibi de sınıfsal olarak Roboski ile aynıdır. Bu benzerlik/aynılık, mücadelenin ortaklaşması için maddi ve fikrî bir zemindir. Bunun ayırdında olmak ve gereğini yerine getirmek, ezilenlerin geleceği kazanma ve gerçek barışı sağlama mücadelesinde olmazsa olmaz önemdedir.