Özgürlük Yürüyüşünün Bugünkü Özneleri Olan Devrimciler Sadece Sistemle Değil Onun Uzantıları ve Yansımalarıyla da Mücadele Ederler

Örgütsüzlük, insanı nasıl sistemin bir parçası haline getiriyorsa, örgütlülük de kişiyi alternatif bir dünyanın öznesi haline getirir. Tabii bu, işlerin yolunda gittiği bir durum için yapılmış bir tanımdır. Yoksa, sınıflar mücadelesinin, örgütsel yaşam içerisinde de devam ettiği bilinir.

Örgütsel yaşam, kurallara uyulduğu ölçüde verimi artan bir alandır. Alışkanlıklar, kişilik özellikleri, yanlış bilgi ve izlenimler, salt kararnamelerle aşılamayacağı için; kişi, bir taraftan örgütsel yaşamın yüklediği görevleri yerine getirirken, diğer taraftan kendisine dönük içsel değişim çabasını yürütmeli; bunları atbaşı götürmeyi öğrenmelidir.

Örgütsel yaşam, sanıldığının aksine, kişilik özelliklerini budamaz; tek tip insan yarattığı da doğru değildir. Aksine, kişiliği asimilasyona uğratmadan; yetenekleri geliştiren, onlara uygulama fırsatı veren ve estetik yetkinlik dahil, yaşam kalitesini arttıran bir işlev görür. Bencilliğin, açgözlülüğün, hırs ve rekabetin kamçılandığı düzen ortamının aksine, kollektif yaşamın artıları, uygulanabildikleri ölçüde büyür ve uygulayıcısını da büyütür.

Devrimciler, insanlığın bütününü kapsayan projelerle yola çıkmış olsalar da sonuçta insandışılaşmanın kaynağı olan kapitalizm koşullarında varlık sürdürdükleri için, seçici olmak, mayalandırıcı çabayı, en uygun kişi ve alanları önceleyerek yürütmek durumundadır. Bir örgütsel yapı için en büyük sorun, yeterli sayı ve nitelikte taşıyıcıya sahip olamamaktır. Toplum sal kanserleşmenin önlenmesine dair en güzel çözümlere sahip olunsa dahi, bunun taşınması ve uygulanması yapılamıyor veya sakatlanmaya uğrayarak gerçekleşiyorsa; ortaya çıkacak sonuç ile sahip olunan birikim ve çözüm önerileri arasında rahatsızlık verici bir açı olacaktır. Mevcut kadrolar, hareketin ideolojik-politik duruşunu kavrayarak alanlara taşıyabildiği ölçüde bu sorun aşılır. Tersi durumlarda ise, yaşamın farklı kesitlerinde geliştirilen tutum ve pratikler, geliştirenin kendi niteliklerini taşıyacak ve hareketten çok onu anlatacaktır. O koşullarda, hareketin anlaşılması da yaygınlaşması da daha uzun ve zorlu bir sürece dönüşecektir.

Kapitalizm koşullarında mutsuz ve çaresiz duruma düşürülen insanlık, süreç içinde değişime, çözüm olasılığına olan inancını yitirir. Yokluk ve yoksulluğu kanıksama hali; azla yetinme, küçük mutluluklarla idare etme biçiminde rutinleşir ve kendiliğindenlik, bir yaşam biçimini alır. Maddi ve manevi güç yitimine uğramış; kendi kelepçelerini takmış, kendi korkularını büyütmüş böyle bir topluluk içinde devrimciler, sızlanmaktan özenle kaçınmalı, ilerleme ve sonuç alma güçlüğü, yakınmaya sebep olmamalıdır. Bilinir ki, devrim sonrasında, maddi yaşam koşullarının yeni insan fikrini desteklediği bir zeminde dahi eğitim, yenilenme, kapitalizmden arınma etkinliği çok zor, uzun ve engebeli bir süreçtir. Kapitalizmin kendini hergün yeniden ürettiği koşullarda ise devrimcilerin işi çok daha zordur. Çünkü değişim, çalışma-öğrenme-yaşama diyalektiği üzerine oturtulamadığında kalıcı ve istikrarlı olmaz. Örneğin 1921 yılında Anton Semyonoviç Makarenko , Gorki Topluluğu adını alan okulda, toplumun belki de en zor “denek”leriyle değişimi zorlarken, gücünü Ekim Devrimi’nden ve dolayısıyla destekleyici maddi zeminden alıyordu. Bütün bir toplumu değişim sürecine sokmuş olmanın gereği ve avantajlarıyla “ başıboş gençlerin ‘en mutsuzları’ndaki iyi yanı bulup ortaya çıkarmak anlaşılır bir durumdur. Ne var ki bugünkü koşullarda devrimciler, umutsuzluk havuzunda umutluları bulup çıkarmak gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Sorunların kaynağında kapitalizmin olduğu ve dolayısıyla insanların masum sayılması gerektiği önermesindeki felsefi doğruluğa rağmen devrimciler, herkese gitmez; hedefi daraltarak çalışma yapar. Diğer bir ifadeyle devrimciler, en umutsuzlardan değil, en umutlulardan başlayarak çalışma yürütür.

Düzeni, devrimcilerin yakasından düşürmek, örgütleri örgütlemek gibi çok özel yükümlülüklerin öne çıktığı günümüz koşullarında; devrimcilerin, herkese gidebilme lüksü yoktur. Her şeye ve her yöne koşturarak enerji dağıtmak nasıl yanlışsa, hedef kitlemiz içinde yapacağımız çalışmada aynılaştırıcı bir aşı ile herkesi birdenbire kazanacağımız beklentisi de yanlıştır. Yani tanıştığımız insanların örneğin %50 oranında bizimle benzer şeyler söylüyor olması bizi sevindirebileceği gibi, geri kalan %50’lik farklılık için üzülebiliriz. Devrimcilik, böylesi durumlarda, farkı değil benzerliği görebilmeyi ve onun üzerinden yol alabilmeyi gerektirir.

İnsanlar, kapitalizm koşullarında her ne kadar yıpratılmış ve fikri bir dağınıklık hali içine sokulmuş ise de insandırlar ve yitirmedikleri bir öze doğru gerçekleşebilecek bir koşunun öznesi olabilirler . Yeter ki edilgen bir nesne olmaktan çıkartılıp, güç ve haklarının bilincinde olarak hareket edebilmeleri sağlansın. İnsanlar, sosyal bir orkestranın etkin bir unsuru olarak rol aldıkça, çoğalmanın ve çoğaltmanın tadına varacak; böyle bir çabanın, kişiliği aşındıran değil, geliştiren bir rol oynadığını görecektir. Birey toplumsallaşırken, topluluk bireyi yutmayacak, aksine güçlendirecektir.

İNSAN TOPLUMSAL BİR VARLIKTIR BU NEDENLE İNSANLARARASI İLİŞKİDE HİÇBİR KUSUR DOĞUŞTAN DEĞİLDİR

“Kusurlu olan insanlar değil, aralarındaki ilintilerdir.” (Makarenko)

İnsanda güzellik göreli ise de dikkatle bakıldığında, tüm örtücü ve bozucu faktörlere rağmen, güzelliğin insana yakışan bir nitelik olduğu ve güzelliğe meyletmenin çirkinlikten çok daha mümkün olduğu görülür. Özverinin ve zorlu çalışma koşullarının insanı, etrafına batan bir toplu iğneye değil, yumuşak ve sevecenlikle dokunan bir ele çevirdiği örnekler, bunun bir göstergesidir.

Genelde doğanın özelde tüm canlıların varlık ifadesi olan yaşam , başlı başına bir güzelliği tarif eder; bu bağlamda sevgi sebeplerinden biridir.

Yaşamı sevmek, insanı sevmeyi beraberinde getirir.

Doğanın hareketi, insanın yaratıcı etkinliği, güzelliği ve sevilme sebeplerini çeşitlendirir.

“Her bireyi ayrı ayrı ele aldığınızda, güçlüklerini, kuşkularını, insan sıcaklığını gözönüne getirdiğinizde, belki son derece önemsizdir, ama büyük insan kültürü içinde, müthiş önemlidir.” (Makarenko) Bu nedenle, kapitalizmin insandışılaştırıcı etkinliği karşısındaki başkaldırı, insanlaşmanın habercisidir ve taşıyıcısını güzelleştirir.

Kapitalizm koşullarında yasa koyucu, sistemi güvenceye alır. İlk elden olumlu gibi görünen kimi düzenlemeler bile kazındığında genellikle altından insanı değil, rejimi gözeten bir duruş sırıtır. Sokak hayvanları için yasa çıkarılırken, genellikle onların yaşatılması değil, göz önünden kaldırılması amaçlanır. Bunun için imha dahil çeşitli yollara başvurulur. Aynı şey, sokak çocukları için de geçerlidir. Polisin sokaktan topladığı çocukların akıbeti genellikle kötü olmakta, eğitim değil, cezalandırma amaçlanmaktadır. Örneğin eşcinsellerin toplanıp dövülmesi ve sonra da saçlarının makinayla traş edilerek geri bırakılması buna bir örnektir.

Mevcut tüm imkan ve kaynakları insanlığın yararına kullandıran bir programın örgütlü biçimi olan sosyalizmde de “Suçlu Soruşturma Bürosu” biçiminde birtakım kurumlar oluyor; ama, bu büronun tespit ettiği serseri, hırsız, aylak, vb. kesimler, Gorki Topluluğu’nda eğitilmek üzere gönderiliyor, hatta bu topluluk öylesine etki bırakıyordu ki, bazı yaşı küçük köprüaltı çocukları kendiliğinden gelip katılıyordu. Toplulukta eğitilen binlerce insandan hemen hiçkimsenin kaçmaması (topluluğun yaşamını sürdüğü 7 yıl boyunca toplam 10 kişi bile orayı terketmemiştir) ve meslek de edinerek eğitimini tamamladıktan sonra toplumsal yaşama katılması, bir sosyalizm farkıdır.

Kusurların doğuştan olmaması, hem kaynağını ele vermekte hem de ortadan kaldırılabilir olduğunu göstermektedir. Tabii bu, maddi koşulların bütünüyle “kusur üreten” cinsten olduğu kapitalizm zemininde zordur ve salt çağrı, söylem veya telkinle olacak türden değildir.

Devrimciler, halka giderken de kendi iç ilişkilerinde de bu gerçekliğin bilincinde olmalı, toplumdaki maddi ve ruhsal tahribat, insanları harekete geçirme güçlüğü bu gerçeklikle ilişkilendirilerek değerlendirilmeli; karamsarlık da kolaycılık da olmamalıdır.

Devrimcilerin oluşturduğu örgütlü ilişkiler içerisindeki disiplin ve ortak yaşama kültürü, kapitalizmin her an devrede olan varlığını sınırlamak ve etkisini azaltarak, alternatifinin yaşam bulmasını sağlamak açısından önemlidir. Mademki kişi nasıl yaşıyorsa öyle düşünür; o halde, devrimci ahlak ve kültür, ona uygun olan ve onu besleyen (gerçekleştiğini gösteren) ilişkiler eşliğinde verilmeli; o ilişkiler, söz konusu güzelliğin göstergesi olarak da işlev görmelidir.

İnsanın ruhunu da beynini de fiziki varlığını da kuşatmaya alan ve alternatif hareket kabiliyetini sınırlayan kapitalizm karşısında salt kitap okuyarak veya “iyi insan” olma eğilimi göstererek ayakta durmak, kendini o etkilerden korumak olası değildir. Tabii ki herkes aynı şekilde/oranda etkilenmemekte, tahribatın ve teslimiyetin farklı kişilerde farklı biçimleri ortaya çıkmaktadır.

Sistemin çağrısına “hayır” deme eğilimi gösterse dahi; kişi, etkinliğini salt şiir yazarak, tiyatro-sinema gibi etkinliklerin tutarlı müdavimi olarak veya salt bir sendikaya/derneğe üye olup, çağrıldığı vakit toplantılara katılarak sürdürüyorsa; o direnç, günlük akış içinde kırılır ve kişi kendini alternatif bir isimle tanımlıyor olsa da (devrimci,sosyalist,vb.) yaşamından alınan kesitler, öyle olmadığını gösterir. Örneğin devrimci zeminde dahi erkeklerin kadınlara karşı tutumu için “ onlar dışarıda Che, evde ise Pinochet’tir. ” denmesi boşuna değildir.

Kapitalizm koşullarında kapitalizmin pisliklerini görmek, o pisliklerin fotoğrafını çekmek yeterli ve hatta pek anlamlı da değildir. Bunun pek çok biçimi vardır ve bir alternatifle beraber düşünülmediği sürece “körce bir reddetme”, “arabesk bir ağlaşma”, “doğruyu yanlıştan ayıramayan bir tepkicilik”, vb. biçiminde dışavurmaktadır. Örneğin iktidar, müdahalecilik ve şiddet karşıtlığını; her türlü iktidar ve her türlü şiddet karşıtlığına taşımak, tepkiyi bu çerçevede yaşamak, niyetten bağımsız olarak sonuçta mevcut iktidara ve şiddete taraf olmak anlamına gelir.

Gönüllerinde özgürlüğün en tam biçimini taşıyarak yola çıkan devrimciler ; iktidarsız, yasasız, direktifsiz, apoletsiz bir yaşam amaçlasa da bunun, salt temenni ederek olmayacağını bilir ve sınıflı toplumlara özgü olan kimi araçları geçici olarak da olsa “mecburen” kullanır. Bilinir ki “ ben yasaya ve cezaya karşıyım dese de hemen herkes, çocuğuna yasak da ceza da uygular. “ Ben şiddete karşıyım dese de, örneğin en güzel değerlerine en çirkin biçimde kastetme hali belirdiğinde, bütün insanlarda karşı-şiddet; haklı ve gerekli şiddet tetiklenir ve bu tür şiddetlerin olumlu sonuçlar verdiği görülür.

Makarenko, eğitimini üstlendiği “sokak çocukları”nın oluşturduğu toplulukta, bir askeri okul düzeni oluşturur. Sabahın altısında kalk borusu çalar. Saat yedide, kahvaltıdan sonra bir borozan sesi daha duyulur. Sonra da tören eşliğinde yeni güne programlı bir biçimde başlanır. O okulda kural da vardı ceza da; ama bunun tespit ediliş mantığı da uygulanma biçimi de burjuva örneklerinden farklıydı. Kurallar, topluluğun genel çıkarlarını gözetirken; cezalandırma, ezme amaçlı değil, kazanma amaçlı olarak gündeme geliyordu. Dikkat edilirse bugün de “köprü altı çocukları”, “tinerciler”, vb. söz konusu olduğunda hemen herkes ilgili görünür, yüzüne acı bir ifade iner, dudak ısırır; ama, onların payına genellikle itilip-kakılmak veya birilerinin göz zevkini bozuyor diye ortadan kaldırılmak düşer. Sokak çocuklarına hak vermekle, onları olumlamakla yetinen duruş da madalyonun diğer yüz dür ve son tahlilde çocuklara yarar getirdiği söylenemez. Basit bir örnek üzerinden anlatırsak; tiner ve bali alabilir diye çocuğa para vermemek de ona acıyıp “ne isterse onu alsın” diyerek para vermek de çözüm değildir. Yapılabiliyorsa, o çocuğu tinercileştiren koşullar değiştirilmelidir. Makarenko, katı ve sert tutumların neden gerekli olduğunu anlatır ve ikiyüzlülük biçimindeki acımalara değinir.Bu trajedide en çok acı, benim payıma düşüyordu belki de. Sekiz yıl süresince çukura atılmış olan bu çocukların yalnızca göze görünen dile gelen acılarıyla değil, ahlak bozukluklarıyla da ilgilenmek durumundaydım. Onlara yalnızca acımakla, hak vermekle, onlara yandaş olmakla kalmamalıydım, bununla yetinmeye hakkım yoktu. Onları kurtarmak için kesin tavırlı, katı ve güçlü olmak zorundaydım. Bunu daha baştan anlamıştım. Onlar, kendilerine karşı nasıl filozofça davranıyorlarsa ben de onların sorunları karşısında öyle filozofça davranmalıydım.

Bu benim trajedimdi. Ve bu notları okurken çok daha derinden, çok daha ağır bir biçimde duydum. Bu hepimizin trajedisi olsa gerektir. Ve bundan kaçınmaya, sakınmaya, açıkçası yan çizmeye hakkımız yoktur. Bu çocukları sevindirmek yolunda tatlı istekler duyan, yalnızca acıma duygularıyla gözlerini sulandırmak zahmetine katlananlar yapaylıklarını bu çok anlamlı olan, ancak ikiyüzlülükleri nedeniyle, bu sulu gözlü kişiler tarafından beş para etmez birer çocuk hıçkırığı sayılan derin acılarla örtmekten başka bir şey yapmıyorlar demektir (Makarenko, aktaran Gorki, Yaşam Yolu, S:23)

Özel bir sakatlanma, rahatsızlık, vb. bir durum yoksa, bütün insanlar, beceri kazanmaya yatkındır. Yaşamı sınırlamak, hareket alanını daraltmak, insanı bir çeşit robotla özdeş tutmak; mutluluk sebeplerini ve yaşam sevincini de daraltır . Kişide gelişme, öncelikle gelişme fırsatı vermekle başlar; bu da güven duymayı gerektirir . Kimilerinin kendini “üstün insan”, “tanrının sevgili kulu” sanması nasıl yanlışsa; bazılarının kendilerine başarıyı, özel yetenekleri yakışık görmemesi de yanlıştır. Baskı ve yokluk sarmalında ezilen, inancını yitiren ve giderek onur aşınmasına uğrayan kişiler, yanlış bir kanaat sonucu; zararlı ve düzelmez yaratıklar olarak görülür. Gerçekte ise, uygun bir maddi zeminin olması ve onlara güven duyulması sonrasında, sokağa itilmiş kesimlerin de en az diğerleri kadar başarılı olduğu görülür.

Sistem tarafından özel bir kirlenmeye tabi tutulmamışsa, her insanın ruhsal yataklarında, uyandırılmayı bekleyen ve uyandırıldıkça çoğalan zenginlikler vardır. Yaratıcılıktan uzak, tekdüze yaşam kader değildir; kanaatkarlık, tembellerin veya emeğin güzelleştirici etkisine inanmayanların tercihidir.

Devrimcilerin yaşama/geleceğe dair ışıltılı tanımları salt bir vaat veya abartılı bir gösteri değildir. İnsanın yaratıcı etkinliğinin ve potansiyel gücünün ayırdına varanlar, ne müthiş bir enerjiyle karşı karşıya olunduğunu farkederler . Geriye otokontrolün, ayakbağlarının ve sistem tarafından tahkim edilmiş engellerin aşılması kalıyor. Donmuş kalıplara ve kimi maddi kazançlara sığdırılamaz cinsten mutluluk sebeplerinin ayırdına varan devrimciler; bu nedenle şanslıdır ve bu nedenle durdurulamazdır.

İnsanların küçük sevinçlere tutunması, yapay mutluluklar oluşturması, küçük bir ödül karşısında sarhoşluğa kapılması; yaşamı başarılar zincirine çevirme doygunluğuna ulaşamamış olmalarıyla ilintilidir . Başarıya susamış olan, ilk başarıda baş dönmesi yaşar. Sevgiye susamış olan, ilk aşk belirtisinde abartılı bir duygu grafiği çizer . Başarısızlık durumunda veya aşk ilişkisinin olumsuz seyrinde bu nedenle dünya başına yıkılır. Çünkü kendine güvensizdir, alternatifleri sınırlıdır, yaşamı daraltılmış bir kesit halinde algılamaktadır.

Gerçekte sevgi, insana en yakışan etkinliktir . Ancak, toplumsal koşullanmalar, kendine güvensizlik, vb. nedenlerle insan, bu duyguyu çarpık biçimlerde yaşamakta, uç ve abartılı tepkiler verebilmektedir. Makarenko, eğitim verdiği Topluluk’ta bir öğrencisi, aşık olduğunu söylediğinde, sevinç duyar ve “ Güzel sev, dürüst sev, tutumlu-yani nasıl diyeyim, şövalye gibi sev… diyerek kamçılayıcı bir etki bırakır. Ama aynı Makarenko, sözkonusu öğrencisi, sevgilisi tarafından terkedildi diye intihar edeceğini söyleyince, yanıtı çok farklı olur: Öyle mi, git as kendini öyleyse, lanet olası! Sümüklü bebek! Kundak çocuğu! Git as kendini, ama bana bir iyilik et gözünü seveyim, Topluluk’tan uzak bir yerde as kendini, aşk hastası bedeninden çıkacak leş kokusu bize ulaşmasın

Böylesi durumlarda sıkça rastlanan “ artık yaşamamın bir anlamı yok ” tepkisi, ya alışkanlıkla (ezbere) verilen bir refleks olmakta ya da kişi, yaşamının anlamını gerçekten o denli daraltmış olmaktan kaynaklı olarak yıkılmakta v  bir daha içinden çıkamayacağı bir boşluk hissine kapılmaktadır.

İnsanın, sevdiği birini fiziken yitirmesi veya aradaki duygusal bağların kopması; üzüntüye, acıya sebep olur. Bu, insani bir özelliktir ki ancak bunun üzerine bindirilen “iki gözüm iki çeşme” edebiyatı, çoğu kez arabesk kalmakta ve gelişmiş bir niteliği ifade etmemektedir.

İnsan; hayvandan, midenin doyabilme özelliği ve bunun verdiği tat ile değil, ruhsal doyum özelliği, düşünsel üretkenlik ve yaratıcı aktivitelerle ayrılır . Beslenme, dinlenme ve üremeden ibaret bir yaşama da sığdırılan mutluluklar vardır. Ancak, böyle bir yaşamda insan, geriye dönüp baktığında; evlilik günü, çocuğunun diploma günü gibi törensel anlam yüklenmiş günler dışında ciddi bir ize, kalıcı bir mutluluk işaretine rastlamaz. Bugün insanların önemli bir kısmının, boş vakitlerini tavla, kağıt oynayarak geçirmesi; içki masalarında geçen vakitlerden daha çok tat alması; eşini unutarak, dikkatini çocuğu üzerinde toplaması; kendi yaşamlarında, mutluluk üreten zenginliği ayakta tutamamış olmalarındandır. İnsanlar bu nedenle mutsuz ve genellikle gergindir. Sudan nedenlerle kavga çıkartır; birbirine düşüncesizce/acımasızca zarar verir.

Alkol, sigara ve uyuşturucu tüketimindeki artış, toplumun gerçeklikten kaçış ihtiyacı duymasıyla ve meşgale eksikliği ile doğrudan ilintilidir . Hapishanede altı ay tutsak kalan adli bir tutuklunun ruhsal dengesini yitirmesi ile on yıl hücrede kalan bir devrimcinin maddi ve ruhsal sağlığını koruması; farklı bir ışık altında incelendiğinde, vakti dolu kullanmaya ve yaşamı yaratıcı bir zenginlikle karşılamaya dair pek çok veriyle tanışma şansı olacaktır.

İnsanların memnuniyetsizliği, ayinlere sığınma eğilimi genellikle mutsuzluk kaynaklıdır.

Umut, insanı canlı/diri tutan bir olgudur. Hemen her insan belirli bir yaşa kadar etrafındaki yaşam enkazlarına rağmen, umut dolu olur. Kendisinin etrafına benzemeyeceği, mutlulukların birbirini kovaladığı bir yaşam süreci inancıyla umudunu diri tutar. Fakat, bunun için gerekli olan yöntem ve araçlarla donanmadığında, söz konusu beklenti yerini hızla umutsuzluğa bırakır ve doyumsuzlukla malul bir yaşam giderek kanıksanır. Sorunların/güçlüklerin insanı olmak, sırtına ve yüreğine yük bindirmek, fikri bir sistematikle emeği birleştirerek mutluluk sebeplerini çoğaltmak; pek çok insana zahmetli ve gereksiz gelir.

Çekilen acılar, katlanılan yorgunluklar, mutluluğun zıttı gibi algılanır. Makarenko, çeşit çeşit mutluluktan söz eder. “

Çalışmanın verdiği mutluluk, doğayla, kötü toplumsal koşullarla, serserilerle yapılan savaşımların verdiği mutluluk vardır: Güç, rahatsız edici, huzursuz bir mutluluktur bu. Bu tür mutluluğun bir yerinde bir şiş, bir yerinde bir çürük-çizik, yara vardır her zaman- ama unutma ki, dünyayı döndüren tek şey de budur. Bir de, herşeyini yeterli bulan, başka hiçbirşey istemeyen insanların sessiz sakin mutluluğu vardır

Sayı 15 (Kasım ‘2004 – Ocak ‘2005)