Özgürlüğün Olmadığı Yerde Özgürlüğe En Yakın Olanlar, Bu Uğurda Mücadele Edenlerdir

Erkekler için de bir sorun olan özgürlük, kadınlar için daha yoğun ve farklı biçimler altında kendini gösterir. Ücretli köleliğin yanında, kadın olmaktan kaynaklı, iç içe geçmiş kölelikler zinciri söz konusudur.

Hiçbir köleliğin, ona sebep olan ve ondan yarar uman kesimlerce ortadan kaldırıldığı görülmediği gibi, kadının muhatap edildiği kölelik biçimi de kendiliğinden veya onun müsebbipleri tarafından ortadan kaldırılmayacaktır.

Genel anlamda söylemek gerekirse; ayrımcılık, bir sınıflı toplum eşitsizliğidir. Ve ona sebep olan bu maddi temel ile beraber ortadan kaldırılacaktır. Ne var ki bu zor ve uzun soluklu mücadelenin yanında ve hatta onunla iç içe geçmiş biçimde “güncel”in kavgasını vermek de bir ihtiyaçtır. Bu kavga, asli olarak özneleri tarafından yürütülmeli ise de erkekler, bunun dışında tutulmamalıdır. Diğer bir ifadeyle, kadının özgürleşmesi mücadelesi, doğrudan erkeğin de sorunudur. Bu konuda, birbirini tamamlayan çabalara ihtiyaç vardır. Mücadele, “anti-erkek” bir özde yürütülmeyip kaynaklarına inilebilirse, “erkek yoldaşlar”ın aldığı roldeki tamamlayıcılığın, sanıldığından daha büyük bir etkisinin olduğu görülecektir.

Sonuçta bir cins baskısı olan ayrımcılıkta, “egemen” konumdaki erkeğin, bu baskının kalkmasında rol alması, hemcinsleri üzerinde yaratılması amaçlanan sonuca varmada pozitif ve hızlandırıcı bir etki yapacaktır. Gerçek özgürlüğü isteyenler için, kadınla erkeğin omuz omuza vererek, tüm tutsaklıkların kaynağını beraber tahrip etmeye yönelmesi en gerçekçi yoldur; bu da devrimci bir duruşu zorunlu kılar. Bir kadının, ayrımcılığa karşı sesini yükseltmesi ve muhatap olduğu problemlerin kimi güncel boyutunu bertaraf etmesi için devrimci olması şart değildir. Ancak, gerçek özgürlüğe ulaşmaksa amaç; bunun bir başka yolu yoktur. Bugüne kadarki örneklerin olumsuz boyutlar içeriyor olması da, bu temel yolun terkedilmesi için bir gerekçe olamaz.

Özgürlük adına lime lime kesilmeye, işkence çekmeye, hatta ölmeye razı insanlar tanıyacaksın. Umarım onlardan biri olursun. Ancak, özgürlük adına işkence çekmekte olduğun anda bile onun gerçekte var olmadığını, olsa olsa sen onu aradığın sürece ve oranda var olduğunu anlayacaksın özgürlüğün .” (Oriana Fallaci, Doğmamış Bir Çocuğa Mektup, s:42-43, abç)

Böyle sesleniyor Oriana Fallaci, henüz doğmamış olan çocuğuna. Özgürlüğün olmadığı yerde, kimi insanlar, özgürlük için savaşıyor olmaları sebebiyle özgürdürler. Bunların sayısı çok değildir. Ve gerçekte toplumun en şanslı kesimidir. Zaten bir anne henüz doğmamış çocuğuna işkence edilecek de olsa “umarım onlardan biri olursun” diyorsa, bu bir ayrıcalıktır, bir avantajdır; güzellik içeren bir kimliktir.

Bugün, özgürlük adına veya özgürlük savaşçısı olarak yapılan hiçbir hata veya ortaya norm olarak konan hiçbir ölçü, özgürlüğü ve onun için savaşı elimizin tersi ile reddetmeyi haklı kılmaz. Bu tür nedenler, o normu/ölçüyü tanımamak için bir gerekçe olabilir; ama, mücadele etmek isteyenin, gönlüyle ve beyniyle uyumlu bir ortam bulamaması için hiçbir neden yoktur. Yani özgürlük için mücadeleyi reddedip köleliğe rıza göstermenin haklı bir gerekçesi olamaz.

Hele ki bu gerekçe, var olan devrimci tarzları beğenmemeye dayanıyorsa… Unutulmamalıdır ki, bugün için devrimciliğe yönelik saldırıların önemli bir kısmı, benzer bir iddia ile hareket eden kesimlerden gelmektedir.

Bir zamanlar devrimcilik yapan birinin böyle bir zeminle bağını kesmesi sonrasında, dün kendisinin heyecanla yaptığı ve savunduğu şeyleri bugün bir “günah” olarak anması ve rücu ettiği düzeni yeniden keşfetmiş gibi heyecanla savunması, belki de kişilik tahlili yaparak üzerinde durulması gereken bir durumdur. Ancak, bu tür olguların, gerek sistem sahipleri gerekse toplumun kararsız kesimleri üzerinde yaptığı etki düşünülürse pek de geçiştirilemeyecek önemde olduğu görülür. Gerçekte umut yitimi, güvensizlik, başarıya inançsızlık, vb. olguların insanlık nehrinin doğru yatakta akması üzerinde yaptığı olumsuz etki, küçümsenmeyecek boyutlardadır. Ne var ki, ne bu etki, ne de başka türden negatif olgular insanlığımıza yönelmiş okların varlığına boyun eğerek yaşamayı kabullenme sebebi olamaz. Yokuşlar, dolambaçlar, dikenler, ayakbağları ne denli abartılırsa abartılsın; önünü doğru araçlarla açabilenler için çok yeni ve vahim türde engel tanımlaması yapmayı gerektirmiyor.

Aksine, bugün de devrimci soluğun, ciğerlerimizde bahar tazeliğine sebep olması ve karşıtlarımızın içine korku salması bize bağlıdır ve en az eskisi kadar mümkündür.

Özgürlüğü, insana uzak bir düş olarak addedip, bu konudaki çabayı gereksiz görmek; bir çeşit kaderciliktir ve köleliğe peşinen rıza göstermek anlamına gelir. Köklerini derine salmış bir ağacın en sert fırtınalara bile direnmesi gibi; alışkanlıkların sökülüp atılmasındaki güçlük, insanlarda değişime inançsızlık olarak yansır. Gerçekte ise özgürlük, insanın insanlığını yaşayabilmesi için zorunlu bir koşuldur. İnsanın ilk örneklerinde rastlanmayan, ama sonradan çeşitli hesaplarla birbirine eklenen halkalar öyle bir zincir oluşturdu ki, zincirlenmemiş bir yaşamın tadını tahmin etme veya olabilirliğine inanma ihtimali bile zayıflatıldı. Bu nedenle insanın önünde, bu zincirleri kırmak için örgütlü yaşam dışında hiçbir yol kalmadı. Bu kapsam içinde değerlendirilebilecek özgürleştirici bir diğer soluk da aşkın hiçbir zincirle bağdaşmayan niteliğinde gizlidir. Başka bir bedeni kendi bedeninize kattığınızda hiçbir yabancılık, yapaylık hissetmiyor ve adeta organik bir karşılıklı erimeyle çoğalıyorsanız; bu elbette ki, çok az insanın tanışma ihtimali olan bir çeşit özgürlüktür. Bedenler gibi ruhlarda da kanatlar birbirine çarparak değil, birbirini güçlendirerek hareket ediyorsa; esaretin kol gezdiği bir ortama karşı özgürleştirici kanatlara sahip olma avantajı kazanılmış demektir.

Bu anlatımdaki iddiaların zorlama, öznel çağrışımlar yapabileceğini, kimilerinin bunu ciddiye almayabileceğini biliyoruz. Bu tepki sahiplerinin sahip oldukları mutluluk ve özgürlük oranı incelenirse; sanıyoruz ki iddialarımızın mı yoksa tepkilerin mi gerçeğe daha yakın olduğu kolaylıkla seçilebilecektir.

GELİŞTİRİLEN ALTERNATİF İLİŞKİLERİN, AYRIMCILIĞA KARŞI DİRENMESİNDE YARATICI VERİCİLİK ÖNEMLİ BİR ROL OYNAR

Kadının, toplumsal alışkanlıklar sebebiyle muhatap edildiği ve çoğu kez kendisinin de kanıksadığı irili ufaklı öyle çok iş var ki, hiçbir şey yapmıyor gibi göründüğü zamanlarda bile (özellikle ev kadının) fiziken ve ruhen yorulduğu görülür. Tabii bunun çoğu kez anlaşılmaması sebebiyle de “ne yaptın da yoruldun?” biçiminde, yaralayıcı sorularla muhatap edilir.

Kadın sorunu söz konusu olduğunda “komünisti kazı, altından darkafalı çıkar” diyor Lenin ve devam ediyor, ” Elbette onun duyarlı yeri, kadınla ilgili anlayışı kazınmalıdır. Kadınların tek başına ev yönetimindeki o ayrıntılı, tekdüze, gereksiz yere güç ve zaman harcatan ve yıpratan çalışmayla nasıl solduğunu, o sırada ruhlarının nasıl daraldığını ve bunaldığını, yüreklerinin uyuştuğunu, istençlerinin zayıfladığını, erkeklerin sessizce seyretmelerinden daha çarpıcı kanıtı var mı bunun?” (Lenin, Kadın ve Aile, s:262)

Bunun çözümü, vericilikte bir çeşit yaratıcılık gerektirir. Her ilişki, bir dengeler toplamı üzerinde biçimlenir. Bu, sözünü ettiğimiz yaratıcılığın önemini arttırır. Bizlerin dönem dönem ilişkilere dair yaptığı öneriler, kimilerine abartılı gelebiliyor. Gerçekte ise, ilişkiye incelmiş bir paylaşımla kalite katmanın ve vericiliğin, sahibine daha büyük karşılıklarla dönebilmesinin anahtarına işaret etmeye çalışıyoruz. Örneğin, “masasında yaptığı araştırmaya dalmış olarak oturan sevgilinize, ‘sabah bulaşığını ben yıkadım, şimdi de kalk sen yıka’ demek yerine, kapıyı üzerine örtüp, su sesinden rahatsız olmamasını sağlayarak öğlen bulaşığını da yıkadığınızda, sağlıklı bir ilişki yaşıyorsanız, bu size daha büyük karşılıklarla geri gelecek ve vericiliğin büyütücü etkisini somut olarak yaşayacaksınız.” biçiminde bir yaklaşım doğru anlaşılabilirse, abartılı veya uygulanamaz olarak görülmeyecektir.

Bu konudaki hassasiyet ve yaratıcılık ihtiyacı, toplumsal konum ve alışkanlıkların tarafları bütünleşmeye değil tükenmeye (birbirini tüketmeye) yönelttiği gerçeğinden bağımsız düşünülmemelidir. İlişkilerin büyük çoğunluğunun kısa bir süre zarfında cazibesini yitirmesi ve ortaya “aile” adı altında bir insan öğütme makinesininçıkması; tarafların hızla, yaşamdan tad almayan ve kendini yaşlı hisseden bir duruma düşmesi hafife alınamayacak bir durumdur. Bu sonucun yaygınlığı ise, içinden çıkış için gerekli olan çözümlerin de hafife alınmamasını gerektirir.

Her kim ki etrafındaki ilişki enkazını görmezden gelip, kendini tüm bozucu faktörlerden muaf görür ve paylaşımda inceliği yakalayarak mutluluğu kalıcılaştırma işini hafife alırsa; mutsuzluk düğümlerinin boğazına yapışmakta gecikmediğini görecektir.

KİMİ İŞLERE YÖNELİK OLARAK YAPILAN “KADIN İŞİ” TANIMLAMASININ BİLİMSEL HİÇBİR YANI YOKTUR

Pek az erkek -proleterlerden de- ‘karı işi’ne el atmak istediğinde, kadının bazı güçlüklerini ve yorgunluklarını ne kadar azaltabildiğini, hatta, tümüyle giderebildiğini düşünüyor. Ama hayır, bu, erkeğin dinlenmesini ve rahatını gerektiren ‘erkek hakkına ve onuruna’ aykırıdır. Kadının evsel yaşamı, binlerce değersiz ufaktefekte her gün kurban olmaktır. Erkeğin eski efendilik hakkı gizlice yaşayagidiyor. Köleçesi bunun öcünü -gene gizlice- nesnel olarak alıyor. Kadının geri kalmışlığı, erkeğin devrimci ülküsüneanlayışsızlığı, erkeğin savaşım sevincini ve savaşım azmini sınırlıyor. Göze çarpmayan, yavaş ama kesin kemiren ve aşındıran küçücük kurtlara benziyorlar .” (Lenin, age. s:263)

EV KADINLIĞI, YÜKTE ÇEŞİTLİLİĞİN VE AYRIMCILIĞIN YOĞUNLAŞMIŞ HALİDİR

İçine hapsedildiği evin gerekleri ve “ev ahalisi”nin ihtiyaçları tarafından belirlenen bir yaşamı kadermiş gibi kabullenip giderek benimseyen kadın, işlevi gereği ev kadını olarak anılmaya başlar. Bu öyle bir kanıksamadır ki, sınırlı sayıdaki “sokağa çıkma”larında, önemli bir etkinliğe gidercesine hazırlanır. Ve giderek bu sınırlı sayıdaki çıkmalar ona yetmeye; evi, geri kalan yaşamı için düzenlemeye başlar. Bu ev içi düzenleme, ev içi meşgaleleri de beraberinde getirir. Örgü gibi vakit geçirici işlerin de önüne geçen ve giderek birinci sıraya oturan televizyon; aynı zamanda, yaşanarak aşılmış değil, bastırılarak bilinç altında biriktirilmiş özlemlerin çarpık biçimde dışa vurmasına hizmet eder. Futboldan, arabeske; Brezilya dizilerinden, onlardan daha seviyeli olmayan bazı yerli dizilere kadar pek çok program; kapitalizm zehrini insanların damarlarına adeta her gün yeniden şırınga eder. Ve bir süre sonra ortaya, hipnoz edilmiş gibi; günün en verimli saatlerini TV’nin karşısında geçiren, karşı olduğunu söylediği normların yansıtıldığı yaşam kesitlerini heyecanla izleyen bir yarı-robot çıkar.

Ev kadınlığının alternatifi ev erkekliği değildir

Yüzyıllardır devam eden ayrımcılığın, kadının etrafını bir haksızlıklar zinciri ile çevrelemiş olmasının tetiklediği tepki/öfke nedeniyle veya kimi feminist çevrelerde üretilen anti-erkek tutumların etkisinde kalınarak; ev kadınlığının yerine bir çeşit ev erkekliği ikame edilmek istenir. Bunlar, olgunun özünü kavrayıp kaynağına inen çözümler geliştiremeyen ve bu nedenle de ya reaksiyoner bir tutum takınan ya da aynı sistemin devamı olacak türden çözümler üreten kesimlerin işidir. Göründüğünden veya kimi mekanlarda gündeme getirildiğinden çok daha boyutlu bir sorun olan “ezilen cins” meselesi, ona denk düşen bir kapsayıcılık ve devrimcilere yakışan bir kavrayışla ele alınmalıdır.

Karşı-cins ilişkisinde birlikteliğin gerektirdiği yükümlülükler bir ticari sözleşmeye benzemez. Birincisi, yazılı değildir. İkincisi, mevcut olan hak eşitliği, sayıyla ve miktarla değil; her ilişkide, tarafların ayrı ayrı ve ilişkinin bir bütün halinde özgünlüğü çerçevesinde biçimlenir. Bu, istismara ve haksızlığa kapı aralayan bir yöntem olarak görülebilir. Nitekim, ilişkilerin pek çoğunda böyle bir sıkıntının yansıdığı bilinmektedir. Burada hassas bir denge vardır. Daha nitelikli bir paylaşım; ev işlerini sıraya sokan mekanik bir tarz yerine, kaynağında sevginin olduğu ve tarafların durumuna göre paylaşımın -problemsiz olarak- şekillendiği bir tarzı gerekli kılar. Ne var ki istismara açık bir ilişkide, “mekanik” çağrışımlar yapsa da “sıraya sokulmuş bir paylaşım” zorunlu hale gelebilir. Bu, içsel dünyada bencilce hiçbir hesaba ve samimiyet tereddüdüne izin vermeyen şeffaf, akışkan ve bütünlüklü ilişki temennisinin önünde bir engeldir. Ve kişiyi, düşlerinde şekillendirdiği ilişkiyi yaşamaya değil, bir çeşit azla yetinmeye mahkum eder.

Bilinir ki insan, eğer beğeni, mutlanma, sevgi, vb. öğelerde gerekli incelmeyi yaşayabilmişse, önceden tasarlanması ve tarifi güç heyecanlar, yaşamın bir parçası haline gelir. Sözünü ettiğimiz azla yetinme; içsel dünyaya ait duygu şelalesinin akışını olumsuz etkileyecek dışsal faktörler sebebiyle, temenni edilen mutluluk grafiğinin daha düşük seviyelerde seyretmesidir.

Paylaşımın, tarafların yaşamsal kalitesini yükseltebilmesi için zaten ne kadının “ev kadını” ne erkeğin “ev erkeği” gibi bir sınırlılığa mahkum edilmemesi gerekiyor. Fiilen üstlenilen işlevler/görevler nedeniyle birinin, ev işi olarak bilinen işleri daha sık yapar duruma düşmesi değil kastettiğimiz. Aksine, bunun diğer başka işler gibi, bir sorun olmaktan çıkması ve tarafların “yük alırken” istekli olabilmesidir. Sevgi, gerçek taşlar üzerine oturmuş, gerekli incelme seviyesi yakalanmışsa, zaten başkasının omuzuna binme ihtimali olan yükün sırtlanmasına aday olunacaktır. Bu bir abartı veya fantezi değildir. Kişi, sevdiği bir insana yönelik olarak vericilik çeşmesini daha gür açtığında bunun karşılığını hem maddi hem de ruhsal olarak alır. Önemli olan, “ya karşı taraf bunu anlamazlıktan gelir ve istismar ederse” gibi, bencilliğin hüküm sürdüğü ilişkilere denk düşen sorularla konunun anlaşılmasını güçleştirmek yerine; bunun bir seviye sorunu olduğunu anlayabilmektir.

Krupskaya’nın, Lenin’le baraber Münih’teki yaşamlarına dair sunduğu bir kesit, sözünü ettiğimiz kavrayış çerçevesinde ele alınmasa, sanki klasik bir ailede bir ev kadınının yükümlülüklerinden söz ediliyor gibi gelebilir.

Benim gelişimden sonra bir Alman ailesinin yanına taşındık. Altı kişilik bu büyük aile, küçük bir odayla bir mutfakta yaşıyordu. Buna rağmen her yer tertemizdi. Çocuklar da iyi eğitilmişlerdi, üstleri başları temizdi. Vladimir İlyiç’i ev yemekleriyle beslemeye karar vererek yemek yapmaya başladım. Her şeyi kendi odamızda hazırlıyor, ev sahiplerimizin mutfağında da pişiriyordum.

Mümkün olduğu kadar az ses çıkarmaya çalışıyordum, çünkü o sıra Lenin, ‘Ne Yapmalı?’ broşürünü yazıyordu. İlyiç, yazı yazarken odada bir aşağı bir yukarı hızlı adımlarla dolaşır, yazacaklarını kendi kendine mırıldanırdı. Artık Lenin’in çalışma yöntemine alışmıştım.

Yazarken, onunla hiç konuşmuyor, hiçbir şey sormuyordum. Daha sonra, gezintiye çıktığımız zaman, neler yazdığını, neler düşündüğünü anlatırdı bana. Herhangi bir makaleyi yazmadan önce kendi kendine mırıldanması gibi, bu da onun için bir gereksinme olmuştu artık. Münih çevresinde gezintiler yapardık sık sık, çoğu kez uzak, kalabalık olmayan yerlere giderdik .” (Krupskaya, Lenin’den Anılar, s:65)

Görüldüğü gibi mesele, yemekleri kimin yapacağı veya hangi işin “kadın işi”, hangi işin de “erkek işi” olduğu değildir.

Bir araya ortak amaçlar etrafında gelen insanlar arasında olduğu gibi, sevgililer arasında da, adı konmamış da olsa, bir görev paylaşımı vardır. Bunun özellikleri, paylaşanlarca belirlenir. Örneğin yukarıda “ev işleri”ni üstlenmiş görünen Krupskaya’nın, aynı süreçte Lenin’in önerisi ile İskra’nın sekreterliği görevini üstlendiği bilinmektedir. Önemli olan “erkeği erkekliğinden ve kadını kadınlığından eden, onları erkeğe gerçek kadınlık ve kadına gerçek erkeklik sunamaz durumda bırakan ” (Engels) aykırı ve zorlama düzenlemelere itibar etmeden, insana en uygun yol göstericiliğin gerekleri dahilinde yaşamı karşılayabilmektir.

HAKKINI ARAYAN KADINLAR, KENDİLERİNİ FEMİNİZMİN EN GERİ KESİMİNİN ARGÜMANLARI İLE HAREKET ETMEK ZORUNDA HİSSETMEMELİDİR

“Hayvan sevenler”in, “çevreciler”in ve “kadın hakları savunucuları”nın kendi alanlarında yoğunlaşarak ortaya koyduğu ürünler, bu alanlara dönük çaba yürütecekler için bir çeşit birikim sayılır. Devrimcilerin de bu çevrelerden öğreneceği şeyler olduğu yadsınamaz. Doğrubir gözlem ve seçicilikle, söz konusu çevrelerin çaba ve ürünlerinden, yararlı olabilecek öğeler süzülüp değerlendirilebilir. Ne var ki, söz konusu olan, devrimcilerden öğrenmek olunca, temel öneme sahip ve zorunlu olan bir boyut kastedilmiş olur.

Gerçekte bir devrimcinin, doğa ile bir çevreciden daha tutarlı bir ilişki içinde olması; hayvanları, bu konuda dernek faaliyeti yürüten kesimlerden daha fazla severek gözetmesi; kadın hakları konusunda toplumun en duyarlı ve tutarlı kesimi olması pek ala mümkündür. Bu bir iddia veya yarış değildir. Devrimcilerin taşıdığı potansiyelin çapı ile ilintili bir olgudan söz ediyoruz.

İnsanın tüm sorunlarını nedenleri ile beraber inceleyen, çözüm geliştiren ve insana en yaraşır dünyayı amaçlayan devrimcilerin; örneğin hayvanları sevmesi değil, sevmemesi şaşırtmalıdır.

Devrimcilerin diğer toplum kesimlerinden farkı, sorunlara bilimsel açıdan yaklaşması ve geçici değil kalıcı çözümler amaçlamasıdır. Kadın sorunu da aynı yaklaşımla ele alınmalıdır.

Devrimciler, kimlikleri gereği bu olguya kayıtsız kalamaz. Fiilen rastlanan eksiklikler veya geri tutumlar, aynı zamanda bir devrimcilik eksiği de sayılır. Bu nedenle, söz konusu alanların devrimcilikle bağdaştırmayanlar devrimciliğin ya ne olduğunu bilmemekte ya da rastladıkları fiilleri yapısal bir durum olarak değerlendirmektedir.

“Anti-erkek” oluşumlar içinde yer alanların, kadının nihai kurtuluşunu gözetmeyen, günü kurtaran veya reaksiyondan ibaret tavır alışlar içinde olma özgürlüğü/lüksü olabilir. Aynı şey devrimciler için geçerli değildir. Devrimci yaşamın bir bütün halinde ölçekler/normlar dahilinde örülmek zorunda olması, keyfi ve yöntemsiz duruşların oluşması önünde bir engeldir.

Kadın sorununa yönelik örgütlenmelerde ise, ciddi bir ölçek sorunu göze çarpmaktadır. Feminizmin -belki de- en kaba ve en reaksiyoner kesiminin dillendirdiği sınırlı sayıdaki “kalıp cümle”nin hemen her “kadın hakları savunucusu”nun ağzından dökülmesi, bir çeşit ideolojik hegemonyadır. Ve aslında, çapı da seviyeyi de düşürmektedir. Düşünün bir kez, hemen her “kadın çevresi”nde veya oradan gıdalanan kimi şahıslarda ezberlenmiş gibi aynı şeylerin söylenmesi; hatta bazen bunun, söyleyen kişinin mizacını aşan sertlikler alması bir tesadüf müdür? Halbuki aynı konu, daha bilimsel, daha az reaksiyoner ve daha olgunca ele alınabilir.

Erkeklerle karşılaşınca, “zaten siz erkekler….” diye söze başlayan; devrimcilerle karşılaşınca, “zaten asıl devrimciler, bu konuda problemli…” diye ön yargıyla yaklaşan ve sağlıklı bir alışverişin önünü baştan tıkayan; bugünü de nihai kurtuluşu da gözettikleri halde, devrimcilere “ne yani dayak yememek için devrimi mi bekleyelim?” diye çıkışan kadınların bu ortak tavırlarının ardında -ilginçtir ama- ağırlık oluşturabilecek bir çapa sahip olmayan sığ bir kesim vardır. Ve gerçekte hiçbir kadın, haklarının savunmak için bu kesimin insiyatifini/hakimiyetini tanımak zorunda değildir. Yeter ki kendine güvensin ve yeter ki yine aynı kaynaktan devrimcilere dair pompalanan yargıların dışına çıkılabilsin.

Eski sayılarımızdan birinde de belirttiğimiz gibi, feministler homojen bir çevre değildir. Bu, kimi durumlarda bir karışıklığa da sebep olmaktadır. ÖDP üyesi olan transseksüel Esmeray ile Postexpress’te yapılan bir röportajda Esmeray’ın söyledikleri, gerek kendisinin gerekse feministlerin kafa karışıklığı (çelişkisi) açısından dikkat çekicidir.

Bazı feminist arkadaşlarımın evlendiğini duyduğumda çok şaşırdım mesela. Bunun feminizmin ilkelerine aykırı olduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum, belki de ben feminizmi tam algılayamadım. Sonra mesela, toplantıda bir telefon geliyordu birisine, konuşuyor, kiminle konuşuyor, fark ediyorum, erkek sevgilisiyle.(…)

Konuşurken erkeklere karşı o kadar ciddi bir mücadele vardı ki, ama sonra bir bakıyorsun, sevgilisi arayınca, toplantıyı terk edip gidiyor.”

Bizim dikkat çekmek istediğimiz olgu, feministlerin iç tutarsızlığından çok, bu çevrenin içindeki dar bir kesime ait olan ve bir çeşit “erkek düşmanlığı” üzerine bina edilen sığ ve dar yaklaşımın, biraz da bu kesimin reaksiyoner ve dayatmacı niteliğinin sonucu olarak, bağımsız kadın oluşumlarında gereğinden fazla ilgi/rağbet görmesidir. Biz kadınlara daha geniş ve daha derin bir kavrayışın yakışık düştüğünü düşünüyor ve sözünü ettiğimiz çevrenin baskısını üzerlerinde hissetmeden hareket etmeleri halinde daha kapsayıcı olacaklarına inanıyoruz.

BİLİMİN GEREKLERİ DAHİLİNDE İNSANA VE DOĞAYA EN UYGUN GELECEK TASARIMINI YAPAN DEVRİMCİLER, KADIN SORUNUNUN İÇERDİĞİ GÜÇLÜKLERİ AŞABİLECEK EN İNANDIRICI KESİMDİR

Proleter yönetiminin avantajlarıyla, sınıflı topluma ait olumsuzlukları aşmaya çalışan Sovyet iktidarından söz ederken Lenin, işin zorluklarını yadsımaz. Yapılan tüm iradi düzenlemelere rağmen, özgürlükçü dönüşümün kolay olmayacağını bilir. Ne var ki bu, bir karamsarlık veya başarıya karşı kuşku sebebi oluşturmaz.

Güçlerimiz güçlüklerle birlikte atıyor. Pratiğin zorunluğu, bizi, kadın yığınlarının köleliğine son vermek için de yeni yollara itecek .” diyen Lenin, aynı zamanda toplumsal dönüşümden veya uzak bir hedeften söz edilince, bunun çok zor olduğundan yakınanlara da yanıt vermiş oluyor. Önemli olan sorunun büyüklüğü altında ezilmeden çözüm geliştirebilmek ve bunun uygulama koşullarını yaratmaktır.

Kongre bir savaşım yeridir. Orada devrimci uygulama bilgileri uğruna savaşırız. Savaşabildiğinizi gösterin! Önce elbette düşmanlarla, ama, gerekli ise, parti içinde de. Büyük kadın yığınları söz konusudur. Rus partimiz onların başarısına yardım eden bütün önerilere ve önlemlere başvuracak . ” (Lenin, age. s:265-266)

Devrimcilerin insana dair gelecek tasarımı, genel olarak söylemek gerekirse insanın en insan yanlarını açığa çıkarmayı ve özgürlüğün önündeki engelleri kaldırmayı amaçlar. Ufku, böyle bir tasarımın içerdiği zenginlik ve derinliği kavramaya müsait olmayan veya sınıfsal duruşu gereği karşı duran kesimler, devrimcilere -kendi duruşlarındaki sağlıksızlığın da etkisiyle- olmadık şeyler yakıştırırlar. Örneğin, üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacak olmasını, bir burjuva, eğer kadınların da ortaklaştırılması olarak anlıyorsa; bu, onun tersliğidir.Nitekim Manifesto’da bu konuya açık biçimde yer verilmiştir.

Burjuva, kendi karısını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Dolayısıyla, üretim araçları ortaklaşa kullanılmalıdır, sözünü duyar duymaz, bu ortaklaşalık kaderinin aynı şekilde kadınları da kapsamasından başka bir şey düşünemiyor.

Tam tersine kadınların bu salt üretim aracı olarak kullanılma durumunu ortadan kaldırmaktır söz konusu olan, burjuva bunu kavrayamıyor işte.

Kaldı ki bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o. ” (Komünist Parti Manifestosu, s:68, abç)

Devrimcilerin gelecek tasarımı, çıkar olgusunun bozucu etkisine maruz kalmış insan ilişkilerini, bu bozucu etkiden kurtarırken; bunun yerini isteğe, gönüllülüğe, sevgiye dayalı ilişkilerin almasını; kişinin, kendisiyle ve girdiği ilişkilerle barışık olmasını ve sonuçta yaşamın bir bütün halinde mutlandırıcı bir tat bırakmasını sağlayacaktır.

Özel mülkiyetin insan ilişkileri üzerindeki tahrip edici etkisi ortadan kalktığında, karşı cins ilişkisinde örneğin bir kadın bir erkekle sadece onu sevdiği için beraber olacak, ortada başkaca bir çıkar söz konusu olmayacaktır.

SEVGİ İNSANA EN YAKIŞAN NİTELİKTİR

İnsanlar arası ilişkide açıklık, içtenlik, samimiyet; yakınlaşmanın ve ortaklaşmanın ön basamaklarıdır. Aynı şekilde kapalılık, yalan, hile, samimiyetsizlik, vb. nitelikler; insan ilişkisi

içinde soğukluk, mesafe ve ayrı durma sebebidir. Tanımak, yakınlaşmanın da uzaklaşmanın da sebebi olabilir. Çıkınında doğru şeyler biriktirenler tanınmaktan, açıklıktan rahatsız olmazlar.

Kendilerine güveni, yapay ve zorlama niteliklerle ilişki kurmayı gereksiz kılar.Kendilerinde olmayan niteliği varmış gibi gösterme ihtiyacı duymazlar. Böyle insanlardan yayılan enerji pozitif ağırlıklıdır.

İnsan ilişkisi bir ticari hesap gibi, kar-zarar grafiğine endekslendiğinde, ticarette olduğu gibi çıkar dengesi üzerine kurulu, kalıcı ve samimi olmayan bir ilişki doğar. Özellikle sevgi ilişkisinde çıkar, öldürücü hamlelerden biridir.

Hile, ilişkiyi parçalama işlevi göreceği için son tahlilde sahibini vurur. Buna rağmen, yalanın-dolanın, bencillik ve tembelliğin kol gezdiği kapitalizmde kişinin, gerçekte kendi lehine olsa da, çıtayı yükselten normların gerektirdiği duruşta ısrarcı olmadığı, en azından bu tür kişilerin/öznelerin sayısının az olduğu görülür.

Ekmek, su kadar ihtiyaç duyulan sevginin yokluğu, böyle bir eksiklik içindeki her özneyi yaralarken, bu büyük ihtiyacın giderilmesi için gereken özen ve büyüklüğün yerine getirilmediği görülür. Bu sorunu şöyle de formüle edebiliriz: Kişi hastadır, iyileşmek istiyordur; ama, ilacına ulaşabilmek için önündeki yokuşu tırmanmaktan kaçınmaktadır. Bu istek eksiği, bu emekten kaçınma hali, kuşaktan kuşağa devredilen bir çeşit tembelleşme ve kadercilik evrimidir. Önceki sınıflı toplumlar gibi kapitalizm de insanın seçen, irade koyan ve güzelliğe doğru tırmanışta ısrar eden yanını aşındırdığı için, buna karşı direnebilenler şanslıdır.

İnsanı, insanın kurdu haline getiren, insana ait tüm olumlu nitelikleri tahrip ederek, yerine anti-insanı koyan; yalan, hile ve çıkarı insan ilişkilerinde en yaygın nitelikler haline getiren kapitalizm, gerçekte insanlar arasındaki iletişimde sevginin iletimini sağlayan kanalları da tıkmıştır. İşte tüm bu negatif koşullara rağmen “benim insanlara karşı önyargım sevgidir” diyebilen, girdiği ilişkilerde ilk refleksi sevgi olabilen insanlar bir başkaldırı, bir direnme halindedir ve şanslıdır.

Bizler, yaşamsal duruşumuz gereği, “sana tokat atana diğer yanağını uzat” diyenlerden değiliz; ama, kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmediği sürece öfkeyi, şiddeti marifet saymıyoruz.

Sevgi, insana en yakışan nitelik ise de her gün, her an beslenen, büyütülen, emek harcanarak çoğaltılan konumda olmadığı takdirde, dışsal koşulların aykırı niteliğine yenik düşer. İster cinsin hemcinsine, ister karşıcinse (aşk) sevgisi olsun, sevgi her durumda, güzelleştirici, motive edici ve kalite kazandırıcı etkide bulunur.

Sevgiyi “büyük” veya “küçük” diye ayırmak yerine “temelleri sağlam”, “temelleri zayıf” diye ayırmak daha doğru olur. Sevgi tek bir olgu veya yaşamın bir anı üzerinde değil, yaşamın geneli içinde oluşmuş/biçimlenmiş ise, daha kalıcı ve daha gerçekçidir. Örneğin sevgi, taraflardan birinin iyi bir yüzücü olması, sesinin güzel olması veya iyi bir mesleğe sahip olmak gibi kişisel bir niteliğe (özel bir nedene) dayanıyorsa; yaşamın bütünlüklü kapsanmasını gerektiren durumlarda/sınavlarda zorlanır ve inceldiği yerden kopar. Sağlam bir temel üzerine bina edilmiş sevgilerde yaşamı kendi griftliği içinde karşılayabilme potansiyelinin olması, bir yerlerinden kopacak şekilde incelme olasılığını düşürür.

SEVGİYE, GERÇEK BASAMAKLARDAN TIRMANILMALIDIR; AKSİ TAKDİRDE DÜŞÜŞ ÇOK HIZLI OLUR

Hemen her konuda olduğu gibi aşk ilişkisinde de yoğunlukla rastlanan normlar, feodal kültürle burjuva kültürünün karışımı olan bir çarpıklık halini yansıtmaktadır. Aşk üzerine yapılan tüm güzellemelere; kadının bir cinsel araç olarak görülmesinin iki tarafı da mutsuzluğa götüreceğine dair yapılan tüm değerlendirmelere; ilişkide uyum ve paylaşımın kalite yükseltici boyutlara varması halinde fiziğin önemli olmayacağı, cinselliğin bir sonuç olduğu, vb.biçimindeki yaygın eğilimlere rağmen; ilişkinin (özellikle erkek açısından) çoğu kez incelikten yoksun bir cinselliğe indirgendiği bilinir. Bu durum, dünden bugüne uzanan bir niteliktir.

Antik dönemde kadının durumu, bugünkü durumuna ve nedenlerine dair önemli ipuçları verir. Efes’te kadınlar için yılda bir kez doğurganlık bayramı yapılır, bu bayrama kısır ve menopoza girmiş olan kadınlar katılmazmış. Aynı şekilde Beş yılda bir Artemis Bayramı yapılırdı ve bu bayramda bakire kızlar, kalçalarını sallayarak dans ederlerdi. Evlenmek isteyen erkekler de eşlerini bu danslar sırasında seçerlerdi. Evlenen kız bakire çıkmazsa, gelin gittiği evden ölüsü çıkardı .” (Prof. Dr. Nuran Şahin)

İnsanın potansiyel güzelliklerini yaşama ve geliştirme fırsatı bulduğu ilişkilerde, alınan tadın ve yakalanan mutluluğun boyutu, fiziki görüntünün rolünün ne denli düşük olduğunu gösterir.

Güzelleştirici etkinlikler ortaya koymayı kendine bir işlev olarak seçmiş olan öznelerin sunduğu pratikte; fiziki görüntünün, üstlenilen işlevdene denli sınırlı bir rolünün olduğu görülür. Tersine, bir ilişkide yüklenilen rolün, fiziki görüntüden alınan tada/estetik yansımalara kadar doğrudan etki yaptığı bilinir.

Teymen Drozdovsky, sevdiği kadın olan Zoya ile sığınakta yalnız kalınca, beraber olmak ister; ancak Zoya bu isteğini geri çevirince sinirlenir ve sığınaktan dışarı çıkarak, az önce tüm benliği ile beraber olmak istediği kadına yönelik olarak çirkinleşir: (…) Kendini kızdan soğutmaya çalışıyor, bütün kusurlarını gözden geçiriyordu. Ağzı çok büyüktü, göğüsleri çok küçüktü; ürkek ürkek bakardı hep. Baldırları da kalındı bayağı; keçe çizmelerinin içine güç bela sığdırılmış gibi dururdu. Kızdan iyice iğrenmesini, barışmayı olanaksız kılacak bir niteliğini bulmaya çalışıyordu. Nesini beğenmişim bunun? Güzel sayılmaz bile! Beş para etmez! Aptalca bir işe girmişim! Hemen bir son vermeliyim bu ilişkiye! Hemen, hiç barışmamacasına! ” (Yuri Bondarev, Sıcak Karlar, s:200)

Tabii ki bu, güzelliği içselleştirmemiş ilişkilerin yumuşak karnı olarak görülmelidir. Ve bir mutlaklık olarak algılanmamalıdır. Aksine, gerek birliktelikte gerekse çeşitli nedenlerle gündeme gelebilecek ayrılıklar sonrasında kişinin çirkinleşmemesi, karşı tarafa saygıyı koruması, kendine saygının da ifadesidir. Zaten, bedava (emeksiz) ilişkilerin içi boş kuruluğunu kendine sevda diye yakıştıranlar, asıl olarak kendini cezalandırmış olur.

YOLDAŞA MEKTUP (2)

Sen bakma

gözlerimin sahilinden geçip giden kuş sürülerine.

Bir tek Albatros’a yer verdim gözlerimin içinde.

Gözlerim siyah gözlerim derin

ancak Albatros kanatlanabilir gözlerimin derinliğinden.

Gözlerini, gözlerime daya.

Biz susalım, gözlerimiz konuşsun. Gözlerini, gözlerimin yanağından çekme.

Ben, yüreğindeki titreşimi kirpiklerinden anlarım.

Gözbebeklerinden damlayan türküler koynuma akar.

Bazen İlkay’ın

bazen de Gülbahar’ın ağzında türkülenir gözlerindeki şiir.

Bizim Mayıs’ımızdan sonra Çernişevski, kitabın kapağını araladı. Ve yeniden yazmaya başladı

Nasıl Yapmalı’yı.

Vera Pavlona’nın sesini işittim bir an.

Sitemsiz ve gönüllüce terketti kitaptaki yerini.

Bu yolu artık

Günümüzün esmer yüreklisi katetmeli dedi…

********

Onlar,

Eylül’leşmesin diye ruhlar

yol ve yordamlar şaşırılmasın

toza dumana bulanmasın diye gözbebekleri boş geçmesin diye beklentiler

değerler, geçicilikle malul olmasın diye erken çıktılar yola

Kadındılar

iki kez ezilmişlerdi

ayaklarına dolanan engeller pek çoktu ama onlar yine de

yokuş yukarı yürümeyi seçtiler

Yoldaş avuçlarda açmak üzere

yumduklarında gözlerini

bedenlerindeki hiçbir hücre tereddüt etmedi çünkü

yoldaş avuçlara bırakılan emanetin düşürülmeyeceğini biliyorlardı.

Sayı 8

(Şubat-Nisan 2003)