Neden OHAL’e mecburlar?

Bugün sol olarak çok özel, çok zor ve sorumlulukları ağır olan bir süreçten geçiyoruz. Gelişmeleri kavramada, yorumlamada, alternatif politikalar üretmede ve daha da önemlisi bu politikaların hayata geçirilebilmesi için uygun/işlevsel zeminlerin geliştirilmesinde yetersiz kalınması, tarihsel sorumlulukların yerine getirilmesini güçleştiriyor. Öyle ki bilimsel sosyalizmin idealizm ile bağlarını henüz koparamadığı gelişim dönemlerinde ortaya çıkan bazı düşünceler, günümüz koşullarında kimilerince yeniden üretilerek gündeme taşınabiliyor. Bu durum sorunu daha da karmaşıklaştırırken, farklı örgütsel zeminlerdeki çaba ve birikimlerin ortaklaştırılması yönündeki adımları zayıf düşürüyor. Bu bağlamda, bu sorunun aşılması hedefine yönelik olarak atılacak adımları, özellikle önemsediğimizi belirtiyor ve buna hizmet edeceğine inandığımız bir değerlendirmeyi devrimci-demokrat kamuoyuyla paylaşıyoruz.

 OHAL nedir?

Adı üzerinde, bu bir “olağanüstü” haldir; fiili/askeri bir darbe yapmadan, darbe rejimi uygulamaktır; engel tanınmayan, nispi olanı da dahil hiçbir demokratik işleyişe, gelenek ve teamüle uyma zorunluluğu hissedilmeyen bir haldir. OHAL, kim egemense, onun aracıdır, onun saldırı, sömürü ve talan silahıdır. Dolayısıyla da daha önceki darbeler gibi tekelci sermayenin ihtiyacıdır.

Egemen sınıflar, yönetemedikleri, krizden çıkamadıkları bu koşullarda OHAL’e mecburlar. Fransa’da da görüldüğü gibi bu yalnızca yeni sömürge ülkelerin değil, sömürü ve talandan daha fazla pay alanların da sorunudur. Fransa, OHAL’i yasalara içererek normalleştirdi. Türkiye’de de şimdilik fiili bir süreklilikle ve kanıksattırılarak devam ediliyor.

Yönetemiyorlar, kriz içindeler

Dünya ölçeğinde ve bunun yansıması olarak tek tek ülkelerde “demokratiklik” görünümü veren kurallar bozuluyor, imkânlar ve ilişkiler en son sınırına kadar zorlanıyor; sermaye, tüm kozlarını kullanıyor. Bu koşullarda nispi demokratik işleyiş bağlamındaki sınırlanmalar, dolayısıyla anayasa da kuvvetler ayrılığı da parlamento da onlar için bir ayak bağıdır.

Biliyorlar, OHAL gibi bir engel ve din gibi bir uyuşturucu olmasa, emekçiler sokağa çıkacak veya elleri patronun yakasında olacak.

Bu koşullarda, genelde Ortadoğu, özelde Suriye, niyetleri ele veren bir test alanı, bir laboratuar işlevi görüyor. Trump’ın Kudüs kararı veya Suudi Arabistan’la veliaht prens üzerinden geliştirilmekte olan ilişki, görüntüyü kurtaracak adımlar yerine daha doğrudan, kamuflajsız ilişkilerin tercih edileceğini gösteriyor.

Borç batağındalar

Dış borcu 150 milyar dolardan 450 milyar dolara çıkardılar, borcu borçla kapatıyorlar; üretmeyen, borçla yaşayan bir ülke yarattılar; onlar dışarıya borçlu, halk onların bankalarına borçlu. Rantı, talanı, sömürüyü, yağmayı ve vergiyi artırmak için OHAL’e mecburlar.

Erdoğan’ın itiraf ettiği gibi grevleri engellemek/yasaklamak için OHAL’e mecburlar.

İnsanları sınıf bilincinden uzaklaştırmak ve OHAL’i kanıksattırmak için de dinin uyuşturucu gücüne ve hatta popüler kültürün çürütücü/bozucu etkisine mecburlar. Aksi takdirde bu boğucu kuşatmaya, devletleşmiş hoyratlığa ve zulme karşı halkın sakinleştirilmesinin olanaksızlığını biliyorlar.

Samir Amin’in belirttiği gibi “Otokrasi ve teokrasi bir ve bütündür”; dinselleştirme otokrasiyi, otokrasi de dinselleştirmeyi gerektirir. Pek çok araç ve yöntemle boyutlandırılan dinselleştirme yeterli olmayınca, Atatürkçü ve hatta ideolojik genlerine ters de olsa antiemperyalist retoriğe, bu kavramların istismarına yöneldiler.

Ne ekildiyse o biçiliyor

Gerçekte bugün gelinen aşama, ortaya çıkan sonuçlar, emperyalizme bağımlılığın dolayısıyla da iktidarların onlarca yıldır kesintiye uğratmadan uyguladığı neoliberal politikaların sonucudur. Emperyalizme bağımlılık ve AB’ye üyelik, tarım dahil ürün çeşitliliğinin sınırlanmasını, ülke ekonomisinin batırılmasını gerektiriyordu. Türkiye’ye biçilen rol; birinci sıradaki ihracat kalemi otomotivde olduğu gibi ithalata dayalı ihracattı yani montajcılıktı.

Diğer yandan Türkiye, batının Çin’i, ucuz/fason üretim yapan fabrikası olmalıydı. Üretime de ücretlere de üretim için eğitime de bu çerçevede müdahale edildi; liseler, üniversite ufuklu değil teknisyen üretmekle sınırlı olmalıydı.

 Kendi ekonomi politikalarında boğuluyorlar

Aslında küresel boyutta tekeller bocalıyor, kendi ekonomi politiğinde boğuluyor; bunun izdüşümü de Türkiye’de daha derin boyutlarda yaşanıyor.

Geldikleri aşamada, sermaye için halka rağmen uyguladıkları ekonomi politikaları istedikleri sonucu vermiyor. Kendilerinin de parçası oldukları bu düzen içinde çözümleri yok. Var olanı sattıkları, betonlaştırdıkları ve borç batağına soktukları ülkede dövize ve faize mecburlar, dolayısıyla da enflasyona mahkûmlar.

Bu saatten sonra borçlanma kıskacının dışına çıkamazlar, eğitim ve sağlık dahil her şeyi ticarileştirmeden, HES’lerle, siyanürle, nükleerle doğayı talan etmeden yapamazlar. Ne pahasına olursa olsun doğa tahribatında da ticarileştirmede de dinselleştirmede de OHAL’de de ısrarcı olacaklardır.

Bu noktaya birden bire gelinmedi ve bu konuda aldatılmış falan değiller. Avrupa’nın üretim üssü olmak için ucuz işgücünü dayatan, dayatılan kotaları uygulayıp tarımı çökerten, liseleri teknisyen yetiştiren okullar durumuna düşüren, ekonomiyi dışa bağımlı hale getiren kendileri değilmiş gibi sızlanıyorlar. Bu bağlamda antiemperyalizmleri gibi Atatürkçülüklerine de şaşırmamak gerekiyor. Çünkü pazar-piyasa denkleminde her şey değeriyle değil fiyatıyla veya istismar edilebilirlik potansiyeliyle önem kazanıyor.

Bu koşullarda yine en iyi bildikleri yola, çeşitli biçimlerde krizi halkın sırtına yıkma yoluna başvuracaklar. Kendileri/yandaşları vergi cennetlerinde vergiden muaf olma manevraları çevirirken, 2018’de halktan 2017’ye oranla %15 daha fazla vergi toplanacak olması bunun işaretidir. Sağlığın da eğitimin de ticarileştirilmesine, doğa ve kent talanına aynı hızla devam edecekler; başka yolları yok; kendilerini var eden, sınıf kimliklerine işlenmiş nitelikler bunu gerektiriyor.

 Başkanlık “son çıkış”

Gerçekte bütün bu yaşananlar, dünya ölçeğindeki tıkanmanın Türkiye’ye izdüşümüdür. Bu koşullarda başkanlık, çöküşten önceki “son çıkış” olarak görülüyor. Vaktinde Duçelik, Führerlik veya “başyücelik” kimlerin ihtiyacı idiyse bugün “reislik” yani başkanlık da onların ihtiyacıdır.

Faşizm, bir yanıyla kötülüğün sıradanlaşmasıysa, diğer yanıyla da olağanüstülüğün olağanlaştırılmasıdır; emperyalizmin bölge politikalarının ülkeye yansımasıdır. Başkanlık; faşizme, darbe iklimine, ekonomiden siyasete her alanda “tek ses” uygulamasına normal görünüm kazandırıp daha meşru göstermektir; sermaye içindeki mücadeleyi en büyüklerin kazanması, küçüklerin yutulması ve tüm muhalif potansiyellerin kesintisiz bir baskıyla, yasak ve şiddetle etkisiz hale getirilmesidir.

2019 geç olabilir

2019 başkanlık menziline yürüyen AKP/Erdoğan, tüm taşları bugünden ona göre diziyor. OHAL’in tüm imkânları bu amaçla kullanılıyor. Bu, basitçe bir oy devşirme işi değil, bütünlüklü bir stratejidir. Öyle ki sermayenin beklentileri ertelenmeden adım adım yasalaştırılırken, diğer taraftan belediyelere yönelik yeniden dizilimden CHP şahsında tüm muhalif sesleri boğma harekâtına kadar tüm adımlar, stratejik hedefe hizmet eden taktikler olarak devreye sokuluyor.

Tam da bu nedenle, 2019 geç olabilir. O güne dek AKP/Erdoğan’ın OHAL rüzgarını da arkasına alarak engelsiz bir şekilde ilerlemesi ve bildiğini okuması, geri dönüşü olmayan bir yıkımı beraberinde getirebilir.

Bir diğer olasılık da AKP’nin, 2018’de krizin ertelenemez boyutlar almasıyla ve tarım alanı dahil çöküntünün daha da görünür hale gelmesiyle beraber, bugün öyle yapılmayacakmış gibi gösterilse de sonbaharda baskın seçime gitmesidir. Bu olasılık da beklentilerin, tepkilerin ve yapılacak çalışmaların 2019’a ertelenmesinin içerdiği riski anlatmaya yetiyor.

Bilinmesi gereken bir diğer gerçeklik de 2019 yönlendirmesini bizzat Erdoğan’ın yaptığıdır. Bugün giderek çeşitlenen ve kapsam büyüten tepkileri göğüslemek ve harekete geçmesini önlemek için, tüm yönlendirmeler 2019’a yapılıyor. Önümüzdeki 6 ay içinde büyük sıkıntılar yaşayacak olan iktidar, 2019’u demokratik bir yarışın olacağı tarihsel bir randevu gibi yansıtarak beklentileri de bugün karşılaşabileceği toplumsal tepkiyi de erteliyor. Bu, seçimler erkene alınsa da alınmasa da işine yarayan bir yönlendirmedir.

İşte saydığımız tüm bu nedenlerle, 2019’u beklemeden, hemen bugünden harekete geçmek, dalgakıranlar oluşturmak, AKP’nin zaman kazanmasını önlemek veya adım adım yapılacak hazırlığı bozmak, yarın savunmasız/çaresiz kalmamak açısından olmazsa olmaz önemdedir.

 Direnişe ve alternatife mecburuz

Yukarıda adım adım aktardığımız objektif koşullar, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de bu şekilde yönetilmek istemediği devrimci bir duruma işaret ediyor. Hatta diyebiliriz ki mücadele için, ezilenlerin harekete geçip kaderini eline alması için objektif koşullar hiç bu denli hazır hale gelmemişti. Ancak sübjektif koşullar için yani örgütlülük ve bilinç düzeyi için; ezilenlerin morali, motivasyonu ve özgüveni için aynı şeyi söylemek zor.

Türkiye’de sosyoekonomik nedenlerle parçalı olan toplumsal muhalefet, bir taraftan 1980’in ve hatta 1989’un ağırlıklarını hâlâ üzerinden atabilmiş değil, diğer taraftan hem maya hem pusula işlevi görecek olan, bütünleştirici ve yön verici siyasal iradenin eksikliğini yaşıyor.

Bugün sanıldığının aksine; Gezi’nin, 7 Haziran seçimlerinin, “Hayır” çalışmasının veya Adalet Yürüyüşü’nün potansiyeli erimiş, yok olmuş değildir; ancak bir yanıyla umut veren söz konusu potansiyel, takvimlendirilmemiş ve her an karşılığı olan bir sürekli harekete dönüştürülemiyor. Bu durum, muhalif güçlerin birleşik bir zeminde toplam oluşturmalarını da sokakları zapt etmelerini de dolayısıyla da gelecek ufuklu programlarla bugünden harekete geçmelerini de güçleştiriyor.

Bu gerçeklik, kimilerinde AKP/Erdoğan iktidarının yenilemezliği kanaatini büyütür ve içsel bir kabullenmeyi/teslimiyeti koşullarken, kimilerinde de seçim sandığı dışında kazanma olasılığının olmadığı fikrini/yanılgısını besliyor; günü 2019’a feda eden Akşener’li alternatifler etrafında top çevrilerek vakit tüketilmesine, umutların daha da zayıf düşmesine sebep oluyor. Veya AKP’nin adım adım örgütlediği gerici ve faşist rejimin alternatifini “eskiye” yani AKP öncesine dönüşten ibaret gören, sınırlı/sığ bir ufku koşulluyor. Bu, devrimcilerin değil olsa olsa düzen için egemen güçlerin kendi aralarındaki bir tercih tartışması olabilir.

İşte bu duruma müdahale etmek, bugünün devrimciliğinin olmazsa olmaz gereğidir; bir görevdir; bir sorumluluktur.

Öznellikten arınmış bir gözle bakıldığında görülecektir ki potansiyel itiraz/muhalefet, varlığını koruyor; hatta nicel bir artıştan da söz etmek mümkün. Yani çaresiz değiliz, çözümsüz değiliz, önümüz bütünüyle tıkalı değil; binlerce yılın biriktirdiği bir mücadele, bir akıl ve tecrübe var.

Evet, belki Gezi’yi de “Hayır” çalışmasını da tekrar edemeyiz; ama oradan çıkarılan dersleri doğru değerlendirip bu tıkanmayı aşabiliriz. Örneğin söz konusu dersleri, dönem dönem ortaya çıkan toplamı basit bir aritmetik gibi düşünmek ve buna bağlı olarak içeriksiz “Erdoğan mı Akşener mi” gibi aday tartışmaları yapmak, “Hayır”ı da anlamamaktır. Referandum sürecinde bu şekilde düşünmeye sebep bir görüntü (“A” mı, “B” mi gibi iki tercihli bir durum) oluşmuş olsa da hareketin özünü “emek, laiklik ve adalet” konusundaki duyarlıklar/itirazlar oluşturmuştur. Bugün de ülkede yaşanan sorunlardan kopuk bir AKP/Erdoğan karşıtlığı, muhalefeti büyütüp başarıya götürmeyi değil sakatlamayı sağlar.

Dolayısıyla da bu iş, ülkedeki sorunları, yaşanmışlıkları ve yaşanacak olanları (Roboski’yi, Cizre’yi, Soma’yı, Cerattepe’yi, iş cinayetlerini, açlık ve yoksulluğu, işsizliği, dinselleştirme cinnetini, savaş taşeronluğunu vb.) anmadan, çözüm yönünde geçici de olsa inandırıcı, uygulanabilir bir program sunmadan olmaz.

Onlar, OHAL’e mecburlar; biz, direnişe ve alternatife mecburuz. Onlar umut kırıyor, potansiyel güçleri ehlileştiriyor, biz umudu politikleştirmek ve potansiyel güçleri daha dinamik ve programlı bir sürece sokmak durumundayız. Bunun için zemin de imkân da mevcut. Tartışmaya boğulmadan, hızlı ama samimi karar alınabilecek türden kolektif bir müdahaleye; bu tıkanmayı aşacak, güven veren, inandırıcı bir dokunuşa ihtiyaç vardır.