Neden Birlik? – Birgün Fikir / Mehmet Yeşiltepe

Nikos Kazancakis, “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin?” diye sorar ve “Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir” cevabını verir.  Sonra da “Sonuna kadar git be insan!” diye haykırır.  İşte tam da bu bağlamda birlik, yarım iş yapmamak  ve devrimcilikte sonuna kadar gitme niyeti ortaya koymaktır.

Halk güçleri arasındaki birliğin, saldırgana karşı güç ve imkânları birleştirme kaygısıyla yapıldığı hemen herkes tarafından biliniyor. Ancak “Neden birlik?” sorusuna yanıt için bu tanımlama yeterli değildir.

Evet, Brecht “Faşizme karşı birleşmeyenler faşizmin zindanlarında birleşirler” demiştir; doğrudur ama tek başına birlik için yeterli bir neden değildir. Evet, ittifakların geniş tutulması programatik bir zorunluluktur; demokratik devrimin temel nedeni en geniş halk kesimleriyle ittifak yapma zorunluluğudur; ama bu da “neden birlik” sorusu için yeterli bir cevap değildir.

Evet, insanın insanlaşma yolunda ilk toplumsal refleksi, ilk ortak hareketi tehlikelere karşı güç ve imkânlarını birleştirmek olmuştur; ama bu da sorumuza yeterli bir yanıt değildir.

Birlik, devrimcilik tanımı ve algısıyla doğrudan ilintilidir

Yukarıda verdiğimiz örneklerde olduğu gibi birlik, genellikle güçleri ortaklaştırma ile ilişkilendirilir, kötülüklere karşı savunmayla bağlantılı bir olgu olarak ele alınır. Bu, bir yanıyla doğru ise de iki boyutlu olan olgunun bir boyutunu eksik bırakmaktadır. Çünkü devrimcilik, itirazla alternatifi bir arada barındıran bir kimliktir.

Alternatif dendiğinde, kapsama alanının ve niteliğin doğru tanımlanması için kapitalizmin, yani alternatifi geliştirilmekte olan kötülüğün niteliklerine vurgu yapılmalıdır. Kapitalizm, eğer ilişkilerin odağına didişme, yarış ve rekabeti koymuşsa; bu nitelikler, insan ilişkilerinde yabancılaşmayı büyüten bir işlev görüyorsa; alternatifi, bu ayrıştırıcı duruş ve kimyanın antitezini içermelidir.

Devrimcilik, anın sosyalizmidir; sosyalizme dair güzelliklerin, yarını beklemeden bugünden mevcut ilişkilerde somutlanmasıdır; sınıfsal kardeşliğin yoldaşlığa taşınması ve gerek bireysel gerekse ortaklaşmış kimlikte devrim yapılmasıdır. Böyle bir devrimin gereklerinin başında, kapitalizmden kaynaklanan insanlar arasındaki kutuplaştırıcı/ayrıştırıcı niteliklerin, sınıflı topluma dair alışkanlıkların aşılması gelir.

Gerçekte kapitalizm, ne sadece para ne sadece yasadır. Yönteme dair bir soyutlamayla söylemek gerekirse, “devrimcilik tepeden tırnağa değişimdir.” Bunun pratik karşılığı, yöntemsel alternatifin anda yeniden üretilmesidir.

Sanıldığının aksine sistem, insanları sadece yasayla, silah veya üniformayla kontrol altında tutmaz. Bir de günlük rutine içerilmiş halde meta ve mülkiyet ilişkileri var ki, insanın kontrol edilmesinde yasadan veya sopadan daha etkili sonuç verir. İnsan, günün 24 saati, bu ilişkilerin biçimlendirici etkisi altındadır. İşte ânın sosyalizmi, sisteme her an direnebilmek ve alternatifi her an üretim halinde canlı tutabilmektir.

Devrimcilik, bir yaşam biçimidir. Bu, yaşamın kılcallarına dek sinmiş mülkiyet ilişkileriyle 24 saat yüzleşmek, her an her durumda mücadele halinde olmak, direnmeyi yaşamın odağına koymaktır. Aynı zamanda kapitalizmin yalnızlaştırıcı iklimine karşı çıkmayı da gerektiren bu duruş, niteliği gereği kolektiftir.

Devrimcilik, gökkuşağına sekizinci rengi eklemektir. Bunu, onların bizi daraltıp sıkıştırmasına karşı, var olanla yetinmeyip farklı ufuklara açılmak bağlamında düşünmek gerekiyor. Bir yanıyla Che’nin imkânsızı istemesi durumudur; diğer yanıyla gerçeğe düş katmak, yaşamı şiirselleştirmektir. Tüm bu tanımlar, aynı zamanda bir yönteme, anla yetinmeyen rutine yenilmeyen bir duruşa, devrimciliğin stratejik ufkuna işaret eder; devrimciliğin “itiraz+alternatif” olarak algılanmasını gerektirir. O halde sadece gücümüzü, itiraz kabiliyetimizi değil, güzel şeyler üretebilme kapasitemizi de birleştireceğiz.

Yarını bugünden kuracaksak, bunu hiçbir yapı tek başına gerçekleştiremez. Bu amacın bizzat kendisi, yarın denen olgu; çokluktur, toplumsal zenginliktir, tahammülden öte bir uyumdur; sadece dertlerin değil sevinçlerin/güzelliklerin paylaşılmasıdır.

Stratejik ufuk rutini yenmeyi gerektirir

Devrimciler, yenilgi dönemlerinde veya mücadelenin genel boyutuyla zayıf düştüğü hallerde stratejik ufuktan uzaklaşır, sol değerlere bireysel noktalardan dokunmaya başlar; günü kurtarma eğilimi ön plana çıkar. Böyle dönemlerde dar pratikçilik ve pragmatizm gibi rekabet ve kutuplaşma, kendine daha fazla yer bulur. Bu eğilimlere, egemenlerin insanın planlı-programlı düşünüp yöntemli hareket etmesini önleme yönündeki müdahalelerini eklediğimizde, stratejik ufukla veya temel teorik tezlerle an arasında bağ kurabilmenin, güncel gelişmeler karşısında doğru yerde saf tutup, kolektif tavır alabilmenin ne denli önemli olduğu ortaya çıkar.

Sistem, birey eksenlidir ve bir yanıyla da rutindir. Sistemin dışına çıkmak için rutini ve sahip olduğumuz bireyci-rekabetçi alışkanlıkları yenmek şarttır. Tersine çoğu kez rutine yenildiğimiz için, devrimciliğin gereklerini yerine getirmekte zorlanırız. Rutin, bir yanıyla azla yetinmek ise, diğer yanıyla kanaatkârlıktır; giderek ehven-i şer’i koşullar. Günlük hay-huy içinde, farkında olmadan kötünün iyisine alışırız. Bu, aynı zamanda sisteme alışmaktır; öğretilmiş yalnızlıktır.

Halbuki stratejik ufuk, yalnızlığın, ayrıştırıcı ve parçalayıcı eğilimlerin kökenine dek inmeyi ve bir avuç egemen dışında kalan tüm halkın bütünüyle ortaklaşabilmesini gerektirir.

Ya alternatif yaşam ya sisteme uyum

Bilinir ki devrimciler, alternatifini üretemedikleri her konuda, var olanı ölçü alır, yani sistemi taklit eder. Demek ki sistemle mücadele, salt ücretli köleliğe karşı mücadeleden ibaret değildir. Çünkü kapitalizm salt emek sömürüsü değildir.

Baskının, sömürünün; rekabet, yarış ve bencilliğin kaynağında olan, davranışlarımızı belirleyen sistem, günlük yaşamda neyi nasıl yapacağımız üzerinde etkili olur. En dar örgütlü zeminde yaşadığımız sorunlarla okulda, evde, fabrikada yaşadığımız sorunlar birbirinden ayrı/kopuk değildir. Bir başka deyişle söylersek, egemenler çeşitli yöntem ve araçlarla eşitsizliğin, baskı ve sömürünün devamı için toplumun onayını/rızasını almaya çalışır. Kapitalizm elbette ilkin emek sömürüsüyle, yani ücretli kölelikle akla gelir. Ama ücretli kölelik nasıl, daha kaba kölelik biçimlerinin kamufle edilmesi ve sömürünün inceltilmesi ise, yönetme ve toplumsal rıza oluşturma konusunda da egemenlerin yöntemini giderek inceltip geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle alternatif yaşam, neden-sonuç ilişkisi bağlamında sistemin niteliklerini görünür kılmayı ve dost-düşman ayrımını isabetli biçimde yapmayı gerektirir.

Birlik, itirazın da düşsel güzelliğin de bileşkesidir

Mevcut durum bugün mücadele dinamiklerini bir araya getiren, onlara kendini temsil ve ifade etme şansı tanıyan yöntem ve araçlara ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

Gerçekte birlik ve ittifaklar, sanıldığından da öte güç ve bileşenlerin sayıca çok ve parçalı durumda olan kesimlerin bir arada hareketine zemin oluşturur. Bu bağlamda sorun, birkaç sol/devrimci yapının birliğini sağlamak değildir; amacımız bununla sınırlı olmamalıdır. Ancak bizim çekim odağı olmamız, güven vermemiz, kendi içimizde birliği başarabilmekle doğrudan ilintilidir.

Aslında hepimiz, geniş kitleleri kapsayarak hayata daha örgütlü müdahale etme derdindeyiz.

Sistemle (bir avuç egemen dışında) hemen herkesin sorunu var. Biriken bir öfke ve bir toplam oluşturamayan parçalı halde tepkiler var. Bu bağlamda tepkinin, öfkenin ve eylemin birliğine ihtiyacımız var.

Her şeye rağmen varlığını sürdüren mesafelerin eritilmesinde pratiğin önemli bir rolü olacaktır. Bu, hem Birleşik Hareket için hem de bu hareket ile diğer başka yapılar arsındaki ilişki için de geçerlidir. Örneğin, Kürt sorunu konusunda sahiplenen tutum ve eylemler, HDK/HDP ile bir rakip değil dost bir bileşen olduğumuz algısını besleyecek ve belki fiilen bir araya geliş zeminini büyütecektir.

Son Vişnelik toplantısından sonra süreç; sözü eyleme geçirme, amacı adım adım somutlama aşamasına gelmiştir. Ancak daha işin başında olduğumuz, bu türden süreçlerin doğasına içerilmiş sorunlar eşliğinde yürümemiz gerekeceği unutulmamalıdır. İşin güzel olan ve iyimser olmayı gerektiren yanı, yaşayan/canlı bir süreçten geçecek olmamızdır. Hareket yoldaşlığının oluşturulması ile hayata geçirilmesi, bir ve aynı sürecin ürünü olacak; ürettikçe büyüyecek büyüdükçe üreteceğiz.

Mehmet YEŞİLTEPE  –  Gazeteci-Yazar – Birgün Fikir

26 Ekim 2014