NATO Durdurulabilir Ama Böyle Değil

Siyaset, propaganda ve ajitasyonu içererek yapıldığı ve etkili olabilmek amacıyla edebiyata da yer verildiği için; sloganlar, her zaman yakın zamanlı bir kazanımı ifade etmez ve dolaylı anlatım yoluna da başvurur. Bunlar, mümkün ve anlaşılır ölçülerdir.

Bir siyasal yapının, herhangi bir tarihsel kesitte şu veya bu olaya karşı geliştirdiği tutum, onun ideolojik-politik hattından bağımsız değildir/olmamalıdır. Türkiye’de çeşitli dönemlerde, bir yapının ideolojik-politik hattı ile sokaktaki duruşu arasında bir çelişmeye(açıya) rastladığımız oldu, bugün de olmaktadır. Bu görüntüler, söz konusu yapının kendi tutarsızlığı olarak görülmelidir; yani bu noktada teorinin/genel doğruların bir suçu yoktur. Bir yapı, yazılı programını uygulamakta ne denli zorlanırsa, o sözünü ettiğimiz “ibre sapması”nın gerçekleşme olasılığı da o denli artar.

Sıkça rastlanan durumlardır; silahlı mücadeleyi temel almayan ve devrim stratejisinde “ajitasyon, propaganda ve bilinçlendirme” çalışmalarına ağırlıklı biçimde yer veren bir yapı, sanki silahı temel alıyormuş gibi bir dil kullanır. Hatta bu çarpıklık bazen, alan tercihine de yansır. Örneğin varoşlarda çalışmayı popülizm saydığı, bunu yapanları küçükburjuva devrimcisi ilan ettiği ve hatta bol bol fabrika edebiyatı yaptığı halde, varoşlardan ayrılmayan yapıların olduğu bilinmektedir. Aynı yapılarda, gerçekliği aşan, abartılı söylem ve vaatlere rastlamak, bu bağlamda şaşırtıcı olmamaktadır.

Özden çok biçime, “şov”a önem verilmesi de bununla açıklanabilir.

Küçükburjuva sınıf karakterinin en bariz özellikleri arasında yer alan yukarıda saydığımız tutumlara, kendini proleter kimlikle tanımlayan yapılarda rastlanması, öncelikle onların sorunudur.

HER AMACA ONA UYGUN ARAÇLARLA ULAŞILIR

NATO’nun durdurulması, Zirve’nin yaptırılmaması, öncelikle bir güç sorunudur. Ancak, güç de bir yanıyla göreli bir tanımdır. Bir gücün sonuç alabilmesi için, onu doğru yerde, doğru zaman ve biçimde kullanılabilen bir iradeye ihtiyaç vardır. Zirve’yi önceleyen süreç hatırlanacak olursa, Bush’un Ankara’ya ineceği gün olan 26 Haziran tarihine kadar, etkili/caydırıcı sayılabilecek hiçbir şey yapılmadı.

Herkes bilir ki basın açıklamalarıyla, afişlerle yetinerek NATO durdurulamaz. Oluşan birlik, tabii ki gerekliydi. Fakat, yapısındaki çeşitlilik, aynı zamanda onun hareket kabiliyetini, hatta amaçtaki menzilini sınırlıyordu. Bunun bilincinde olan ve farklı eylemler geliştirebilme potansiyeline sahip yapılar, platform dışında bir araya gelip, olgunun gerekliliklerine uygun araç ve yöntemlerle rol almalıydı. Bizlerin bu konudaki çabası, yaptığımız davetler, anlaşılmaz biçimde, önce ertelendi, sonra geçiştirilerek reddedildi.

Biz devrimciyiz, bu ülkede yaşıyoruz ve gerçekliğimizin farkındayız. Devrimciler olarak gücümüzün de zayıflıklarımızın da bilincindeyiz. Bu ülke topraklarının dışından, “yetişmiş devrimciler” ithal edip onlarla devrim yapmak gibi bir şansımızın olmadığını biliyoruz. Bu nedenle, duygusallıktan arındırılmış biçimde gerçekçi olmak gerekiyor.

“İstanbul Nato’ya Kapılarını Kapatıyor” afişi yapan TKP’nin, İstanbul’un kapılarını kapatmaya gerçekte ne denli niyetli olduğunu, biz de Bush da bir başkası da biliyordu. Ve zaten beklentimiz bunlara dair değildi. Hatta, onların ve ÖDP gibi yapıların tutarsızlığını veya NATO karşısındaki niyetini görememeyi, başlı başına bir sorun olarak algılıyoruz. Bu bağlamda sözümüz devrimci yapılaradır. 27’sindeki mitinge endekslenmek, o mitingin Kadıköy’e alınmasını önleyememek ve sonuçta, Okmeydanı’ndaki protesto içerikli gösterilerle yetinmek; Türkiye solunun bir eksikliği olarak değerlendirilmelidir.

Belki, başka yöntem ve araçlar denenseydi de NATO yine durdurulamayabilecekti; ama bunu denemeden kabullenmiş olduk. Bu sonuç, elbette ki yapılan gösterilere gölge düşürmüyor, önemini de zayıflatmıyor.

Amacımız, hepimizin eksikliği olarak tarihe geçecek olan bir olguya dikkat çekmektir.

Salt Kadıköy’e baktığımızda , güzel ve etkili bir miting görüyoruz; ama, perspektifi genişlettiğimizde; zirvenin yapılacağı Avrupa yakasının dışına çıkılıp, Anadolu yakasında (zirvecilerin daha az etkilenecekleri bir coğrafyada) yapılan, bu bağlamda da etkisiz kalan bir miting görebiliriz. O gün, o nedenle yapıldığı gizlenmeden, miting sebebiyle vapur seferlerinin iptali bile, karşı tarafın cüretini gösteriyor. Ve ne yazık ki bu cüretin kaynağı, Miting Tertip Komitesi’nin geri adıma eğilimli görüntüsüydü.

Hatırlanacak olursa, Vatan Caddesi için miting başvurusu yapıldığında, 200 bin kişinin geleceği söylenmiş ve izin verilmezse, aynı gün yine 200 bin kişi ile Aksaray’da Metro çıkışında basın açıklaması yapılacağı uyarısında bulunulmuş, bir anlamda güç gösterisi yapılmıştı. Valiliğin bu “güç gösterisini” ciddiye almaması ve hatta Tertip Komitesi’nin çağrılarak tehdit edilmesi sonrasında Kadıköy’de karar kılınması, karşı tarafı o gün için de sonrası için de cüretkar kılmıştır.

Daha önce de değinmiştik. 1 Mayıs arifesindeki “efelenmeler” sahteydi; bu nedenle DİSK Başkanı Çelebi’yi veya KESK Başkanı Evren’i devrimci kılmıyordu.

Süreç, her gün ve hızla bir saflaşmayı zorluyor.

TMMOB adına Soğancı, Çapa’daki patlamayı kınamak için elini çabuk tuttu. Miting’in Kadıköy’e alınmasında da TMMOB rol aldı. Fakat TMMOB’yi ne mitingde ne gösterilerde gören olmadı.

Örneğin, DEHAP’ın NATO’ya karşı olduğunu zannedip, onu alanlarda arayanlar şaşırmış olabilir; ama biz aksine, onu alanda görseydik şaşıracaktık. Eğer hala birileri kendini kandırıp, “Kosova’ya, Yugoslavya’ya müdahale eden NATO, Türkiye’deki Kürt Sorununa da müdahale etmelidir” dendiğini göz ardı etmeye devam ederse; hiç şüphesi olmasın ki uzak olmayan bir tarihte, çok daha çarpıcı ve acı verici örneklerle karşılaşacak ve belki o zaman (daha ağır faturalarla) öğrenecektir.

Aynı şekilde, salt Okmeydanı’na bakıldığında; gösteri yapan, direnen, dövüşen bir kitle görünür. Ama açıyı büyüttüğümüzde, yapılabilecek başka şeylerin olduğunu görürüz. Bu tür dönemlerde, emperyalistler de yerli egemenler de belirli sınırlar içinde kalması halinde gösterilere razıdır. Nitekim valiliğin, gösterilerin demokratik bulduğunu söyleyip, bunun için yer gösterdiği, basına yansımıştır.

Okmeydanı’nda yaşanan bir örnek, düşündürücü olduğu kadar öğreticidir. Akşamüzeri Taksim’de de saldırı olduğu haberinin gelmesi üzerine, Okmeydanı’nda devrimciler yeniden barikat kurmuş, beklemeye başlamış, fakat polisin gelmemesi üzerine bir süre sonra dağılmıştır. Bu, bir yanıyla da, “bu kadarına razıyız, yeter ki Zirve’ye dokunmayın” ölçüsünün benimsendiğini gösteriyor.

Zirve bitti; herkes eski konumuna çekildi; yaşam da mücadele de sürüyor. Amacımız, Okmeydanı’ndaki direnişe veya yapılan diğer eylemlere gölge düşürmek veya yok saymak değil; ancak abartı bazen işimizi eksiksiz yaptığımız kanaatini besliyor. Bu nedenle; kameranın açısını biraz daha geniş tutarak çektiğimiz fotoğrafı paylaşmak istedik.

5 Temmuz 2004