Kuş Gribi’nin İnsana Etkisi Önlenebilir, Halkımızın Çektiği Sıkıntılar; Hastalık ve Ölümler Kader Değildir

Hesaplarının, kaygı ve hedeflerinin eksenine azami karı koyan kapitalizmin, anayurdunda veya çarpık olanı dahil hiçbir biçiminde insanın gözetildiği görülmemiştir. Politik ve ticari hesaplar, doğrudan veya dolaylı biçimde her dönem ve her coğrafyada kapitalizmin gereklerine uygun biçimlenmiş ve sonuçta egemen güçlerin refahını ve kalıcılığını beslemiştir.

Salgın hastalık, deprem, vb. gelişmeler bir oranda insan kontrolünü aştığı için, sebep oldukları kayıplar, genellikle kader olarak yansıtılarak geçiştirilmek istenir. Gerçekte ise, depreme sebep olan iktidarlar değilse de, depremlerin insanı vurmasına sebep olan ( önlem almayan ) iktidarlardır. Aynı türden depremin benzer coğrafi koşullarda çok farklı zayiat sonuçları vermesi, yapılan hazırlık ve önlem oranı ile ilintilidir. Bunca depreme, kayıp ve yıkıma rağmen, örneğin, İstanbul için deprem önlemini ceset torbası depolama olarak anlayan bir iktidarın, “Kuş gribi” karşısında insanı gözeten ve sorunu hızla kontrol altına alan önlemler alması beklenemezdi.

Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Genel Başkanı Köksal Aydın uyarıyor: ” Vak’a sayısında bir artış bekliyoruz. Buna salgın demek için daha ne olması gerektiğini soruyoruz. Kamboçya ve Endonezya gibi ülkeler de benzer bir durumla karşı karşıya. Onlar salgın diyor da Türkiye neden demiyor? Olaya salgın dense hem yerel hem ülke düzeyinde karantina uygulanacaktı. Birçok özel ve tüzel kişilere ait tesise el konulup bunlar sağlık birimlerine dönüştürülebilecek, tam bir Pandemi programı uygulanabilecekti. Dünya Sağlık Örgütü olayı çok ciddiye alıyor. Ancak başta sağlık bakanlığı olmak üzere AKP Hükümetini ve ilgili kurumları aynı ciddiyette göremiyoruz. Hala bilimsel gerçeklerle yüzleşememe ve sorumsuzluk örneği bir tavır içindeler. “

Bu türden uyarıların iktidarlarca genellikle dikkate alınmadığı ülkemizde, yıllardır kanatlı hayvanlarla ilgili araştırmalar yapan, bu alanda çeşitli kanatlı aşısı üreten enstitüler “gereksiz ve masraflı” olduğu iddiasıyla kapatılıyor; “kuş gribi“ne karşı camilerden hutbe okutuluyor; hükümet sözcüsü Adalet Bakanı ise, ” endişe edilecek bir şey yok… Bürokratların sözüne inanmayın işgüzarlık yapıyorlar!.. .” diyerek yanıltıcı yönlendirme kampanyası yürütüyor.

“KUŞ GRİBİ” YENİ DEĞİLDİR

Kamuoyunda “kuş gribi” olarak ifade edilen, gerçekte ise tavuk vebası olarak bilinen hastalık da, bu nedenle görülen salgın ve kayıplar da yeni değildir.

1918-1919 arasında gündeme gelen ve yaklaşık 50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan salgın da 1957-58′ deki Asya gribi ve 1968-69’daki ” Hong Kong Gribi ” de, ilk olarak kuşları etkileyen grip virüslerinden türeyen genetik materyale sahip virüslerin yol açtığı griplerden kaynaklanmıştı. Bugün gündemde olan H5N1 virüsü ise, insana bulaşma yeteneği kazanan, hızla hastalık ve ölüme sebep olan bir kuş gribi virüsüdür. İlkin Asya’da 1997’de ortaya çıkan bu virüsün Çin’deki etkisi sebebiyle, laboratuar ürünü bir çeşit biyolojik silah olduğu iddiası ortaya atılmıştı. Yani virüs, 10-15 yıl içerisinde dünyadaki askeri, ekonomik, siyasal dengeleri alt-üst edebilecek bir gelişme içinde görülen Çin’in önüne set çekilmesi anlamında bir biyolojik savaş ürünü olarak görülmüş, bu konuda çeşitli tartışmalar gündeme gelmişti.

Gerçekte virüsler, çok hızlı mutasyona uğrayabilen basit canlılardır. Bu bağlamda virüsün doğal yollardan mı oluştuğu, yoksa bir müdahalenin sonucu mu olduğu ikileminin dışında “Kuş gribi” Türkiye’de bir gerçekliktir ve giderek yayılmaktadır. Ayrıca Türkiye zaten kuşların göç yolları üzerinde bulunan bir ülkedir. Modern anlamda kapalı tavukçuluğun yapıldığı koşullarda, göç yolu üzerinde olunsa da bulaşma riski zayıftır. Türkiye gibi açık tarzda kümes hayvancılığının yapıldığı bir yerde basit önlemlerle, tavukları elle toplayarak yapılacak itlaflarla hastalığının önünün alınması mümkün değildir.

Bugüne kadar, hastalığın gelişim ve yaygınlaşmasını önlemek üzere sağlık ve tarım bakanlığının yeterli önlemleri almadığı, bunu kamuoyundan gizlemekle zaman kazanmak doğrultusunda bir çaba içinde olduğu görüldü. Manyas’ta ortaya çıkan ve toplu itlafla aşılan vak’a sonrasında sanki “kuş gribi” tehlikesi bütünüyle geçmiş gibi gösterildi. Hatta insan ölümünden bir gün öncesine kadar bakan, sorunun varlığını ısrarla yadsıdı. Egemen sınıfların tavrı, benzer diğer olaylarda olduğu gibi sorunu kamuoyundan gizlemek ve medya yönlendirmesi ile de tartışılmasını dahi önlemek biçiminde olmuştur. Bu tutum, sorumluların sorgulanmasını da gerekli önlemlerin alınmasını da engelleyen/geciktiren bir tarzdır.

Göçmen kuşların harekete geçişi sonbaharın ilk günlerine rastgeldiği halde, kuluçka süresi 3-4 gün gibi kısa bir süre olan hastalığın binlerce hayvanı yok ederek bugüne dek gelebilmiş olması ihmal veyadsımanın açık göstergesidir. Çünkü kuluçka süresinin kısalığı sebebiyle, hastalığın uzun süre gizlenme, belirti vermeme olasılığı yoktur. Kaderci bir eğilime teslim olunmadığı durumlarda yapılması geren hazırlıklar ve alınması gereken önlemler de belirsiz veya karmaşık değildir . Örneğin bu hastalığa Hollanda’da rastlandığında, kapalı tesislerde üretim yapılıyor olmasına rağmen, ülkedeki tüm kanatlılar yok edildi, tam bir dezenfeksiyon sağlandı ve yeniden sağlıklı bir üretime başlandı. Türkiye’de ise, örneğin Van’da hastalık ortaya çıktığında, öncelikle tespitinde güçlük çekiliyor, zatürre ile karıştırılıyor; daha sonra da gerekli ilaç ilde olmadığı için Ankara’dan getirtiliyor. Böyle bir gelişme sonrasında bakan, insan ölümlerini, ” insanlarla kümes hayvanlarının aynı odada barınması “na bağlayabiliyor. Doğrudur, Doğu Anadolu’da insanlar çok ilkel koşullarda yaşıyor; hayvan barınağı ile insan barınağının iç içe geçtiği pek çok yaşam alanı vardır. Ancak bunu hiç kimse keyfi nedenlerle tercih etmemiştir. Sorgulanacaksa insanları bu koşullarda yaşamaya mahkum edenler sorgulanmalıdır. Kırsal alandaki ekonomik sosyal yapının müsebbibi halk değil, egemen sınıflar ve siyasi iktidarlardır.

Bugüne dek yaşanan kayıplar bir başlangıç sayılır. Göç yolları, ilkbahar aylarıyla birlikte ters dönecektir. Bu nedenle kalıcı önlemler alınmadığı taktirde hastalık tekrar edecektir. Bilgilendirme ve araştırma faaliyetlerinden, ilaç, malzeme ve uzman ihtiyacına kadar hemen her türlü gereklilik tespit edilerek karşılanmadığı sürece, halk hastalık karşısında savunmasız duruma düşürülmüş olacaktır.

Kapitalizmin çözümleri de insanlara göre değil, tekellere göredir. İtlaflar, bugün Anadolu’da sınırlı sayıdaki kümes hayvanını besin ve geçim kaynağı olarak bulunduran bir köylü için ekonomik yıkım getirirken, hastalık sonrasında tavukçuluk sektöründe büyük tekellerin önünü açacak, pazar ve kar oranını büyütecektir. Tekellerin giderek artan bu hakimiyeti kırsal alanda sınırlı imkanlarla üretim yapan her alandaki emekçinin önünde bir sorun olarak durmakta, tehdit giderek büyümektedir. Gerçekte bunun radikal çözümü, tekelleri sistemleriyle beraber yerle bir etmek ise de, bugünden yarına yapılacak şeyler vardır. Bütün üretim alanlarında emekçilerin güç ve imkan ortaklaşmasına gitmesi; yaratılacak ihtiyaca dayalı örgütlülükler, kurulacak kooperatifler daha güçlü duruşların ve daha ileri kazanımların önünü açacaktır.

Hastalıkların da yokluk ve ölümlerin de sebebi kapitalizmdir; tekelleşmedir. Kapitalizm yok edilemez, tekeller yenilemez değildir. Bunun için hazır mücadele reçeteleri yoktur. Ama, tecrübelerle dolu mücadeleler tarihi vardır. Kendisine dayatılan kaderi reddeden ve gücünü haklılığından alan emekçinin, devrimcilerle buluşması, doğru yöntem ve araçlarla tanışması zor olmayacaktır. Çözümün iktidarlardan gelmeyeceğini bilmek, kanaatkarlığı ve kaderciliği bırakmak; her emekçiyi sorunlarının çözümünde özne haline getirecek ve geleceğini eline alma şansını arttıracaktır.

18 Ocak 2006