Kürt Sorunu’na Marksizm’in Yaklaşımı Hiçbir Zaman Karmaşık, Zor Yada Bulanık Olmamıştır

Kürt Sorunu; ister olumlu, ister olumsuz bir yaklaşıma sahip olsun, hemen herkesçe varlığı bilinen, görmezden gelinemeyen bir gerçekliktir. Bu nedenle; kimileri çözüm aramakta, kimileri sorunun özüne yabancılaşmış bir duruşla istismar eder duruma düşmekte, kimileri de şovenizmin mümkün olan tüm biçimleriyle karşı duruşu tercih etmektedir.

Bilinçli çarpıtmaların da etkisiyle, sapla samanın karıştığı böylesi durumlarda, genelde solun, özelde devrimcilerin yaklaşımı büyük önem taşımaktadır. Çünkü, bilinir ki devrimciler, bir olguya en geniş perspektifle ve en objektif yaklaşabilme şansına sahip olan kesimdir. Bu bağlamda toplumun aklıdır; öngörü kabiliyetidir. Eğer devrimcilerde bir kavrayış sorunu belirmişse; toplumda akıl tutulması ihtimali belirmiş demektir.

Kürt Sorunu‘na yaklaşımda bugüne dek bilimsellik veya genel geçer doğrular o kadar çok eğilip büküldü ki; normsuzluk, solun genel görünüşüne gölge düşüren boyutlara vardırıldı. Gerçekte ise, Kürt Sorunu’na Marksizm’in yaklaşımı hiçbir zaman karışık, zor veya bulanık olmamıştır. Kürt Sorunu dün de vardı bugün de vardır. Ama bugün artık Kürt Sorunu, onu çözme iddiasında olanlarca eklenen problemleri de içeren, daha karmaşık bir hal almıştır. Öncelikle bilinmek durumundadır ki bir halkın kimliğini oluşturan faktörler, birilerinin niyetine göre arttırılıp azaltılamaz. Dün bu kimliğin özgürlüğü için kavga etmiş olmak, bir teşekkür için hak oluşturur; onurlu bir durumdur da… Ne var ki, bir dönem mücadele etmiş olmak, hiç kimseye halkının taleplerini kırparak, adeta yokluğa rıza gösterir duruma düşürme hakkı vermez. Birileri uzlaşabilir, afla veya “ Küçük bir adıma büyük değer biçeriz ” (Murat Karayılan) diyerek kırıntılarla yetinen bir duruşu tercih edebilir. Ama, bu durum, Kürt Sorunu’nun ne kapsamını ne de çözüm yollarını değiştirir.

Bugün gelinen aşamada artık Kürt Sorunu, bir topluluğun ulus olmaktan kaynaklı sorunlarının içerildiği bir çerçeveyi aşmış; devrimci diğer görevlerle bütünleşmiş durumdadır. Bu çerçeve genişlemesi, bir halkın kaderini tayin etme hakkını ne küçültmüş ne de geri düşürmüştür. Mesele, iç içe geçen problemlerin, çözüm öznelerinden araçlarına kadar gerektirdiği karşılıklı ilişkilenmenin, bütünselliğin bilincinde olmaktır. Son Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “ Aşırı sağın tehdit olmaktan çıktığı ” vurgusu, milliyetçi-şoven demagojinin, faşist eskisi birkaç serserinin işi olmadığının ve atılan adımların rejim adına etkili odaklarca atıldığının göstergesidir. Bu, içine Kürt Sorunu’nu da alarak, emekçilerin sorunları etrafında birlikte hareketini, daha da önemli kılmıştır. Türk ve Kürt halkları arasında çatışma tohumlarını özel bir gayretle eken ellerin karşısına çıkarılacak böyle birlik, kardeşliğin sigortası olacaktır. Ne kadar çok sayıda yaşam alanı ve örgütlü zeminde birlikte hareket geliştirilebilirse, “Bayrak Yürüyüşü”, “vatan-millet nutukları” biçimindeki istismarlar o denli boşa çıkacaktır. Tersine, bütünleştirici değil, yıkıcı dinamikler üzerine bina edilmiş “ulusal çıkar” demagojilerine kanıp, DİSK yöneticilerinin yaptığı gibi 12 Eylül mitinginden vazgeçmek, ırkçı demagoji havuzuna su taşıyan bir tutum olmaktadır.

Bugün Kürt Sorunu’nun emperyalistler ve işbirlikçileri arasında bir pazarlık unsuru olarak da kullanılması, bunun yanında milliyetçi demagojinin karşıtlık ürettiği en temel öğe olması; Kürt Sorunu’na gerekantiemperyalizm , gerekse kardeşlik için bir sırçama tahtası olabilme niteliği kazandırmıştır. Kürt önderliğinin uzlaşmacı karakterine rağmen böyle bir imkan vardır; bu değerlendirilmeli ve önderliğin zaaflarının solda reaksiyoner tutumları tetiklemesine, Kürt halkının hiçbir iradenin ipoteği altında olmadığı gerçekliğinin unutulmasına izin verilmemelidir.

Uçsuz bucaksız bir teslimiyetin, sefalet ve yoksunluğun egemen kılınmak istendiği Türkiye coğrafyasında, Kürt halkı yokluğun her biçimini daha derin yaşamakta, uluslararası senaryoların en sivri ucuyla muhatap edilmektedir.

Kürt ulusal hareketinin dünden bugüne uzanan ve giderek daha net çizgilerle dışavuran uzlaşmacı (hatta işbirlikçi) karakteri, Kürt halkının önümüzdeki süreçte net tutum alabilmesi üzerinde gölgeleyici/bozucu bir etkide bulunmakta; tereddüte ve “kafa karışıklığı”na sebep olmaktadır. Görünen o ki bu ara süreç (netleşmeyi sağlayacak geçiş dönemi) bir süre daha devam edecektir. Bu, öznel etkilerle hareket etmeyenlerce kolaylıkla görülebilecek bir durumdur. Örneğin James Petras , Türkiye’yi ziyareti sırasında, 68 yıllık hayatının 50 yılında Türkiye’deki, Irak’taki, İran’daki Kürtlerin özgürlük taleplerini, eğitim haklarını, sosyal haklarını sonuna kadar desteklediğini, ancak karşısına Amerikan ve İngiliz emperyalizminin Ortadoğu’daki siyasetlerinin işbirlikçisi bir Kürt hareketi çıktığını söyledi ve Türkiye’deki Kürtleri tercih yapmaya çağırdı: ” Hayatımın son 50 yılı emperyalizme ve emperyalizmin dünya halklarına karşı yürüttüğü saldırılara karşı mücadeleyle de geçti. Şimdi Türkiye’deki Kürt yoldaşlar Irak’taki bu gelişmeye cevap vermek zorundadırlar. Aksi takdirde tarafımdan onlarla aynı şekilde değerlendirilecektir. Bugün Türkiye’deki Kürtler bir tercih yapmak zorundadır. Ya Türkiye’deki ve dünyadaki devrimci, demokrat ve sosyalist örgüt, parti ve aydınlarla dayanışma ilşkisi içinde olacaklar ya da emperyalizmin işbirlikçisi olarak karşımızda yer alacaklardır. Tercih bizlerin değil Kürt yoldaşların .”

KÜRT HALKI ÖNDERLİKTE BULANIKLIK PROBLEMİNİ

DENEYİMLE, AKIL VE SEZGİ GÜCÜYLE AŞACAKTIR

Eskiden sadece devrimciler değil, objektif bakabilen, aklı çeşitli çelmeleyici araçlarla gemlenmemiş her insan, örneğin bir işgal sonrasında ortaya çıkan her olumsuz sonucu işgalcilerle ilişkilendirir, faturayı onlara keserdi. Bugün Irak’ta direniş eylemlerinin sıçrayan kurşun veya şarapnelinden masum insanların zarar görmesi halinde, bunun müsebbibinin işgalciler olarak görülmesi, doğru ve gerekli bir yaklaşımdır. Ne var ki gerek yalan bombardımanı gerekse ağaca fazlaca bakıp ormanı göremez durumuna düşmek sebebiyle, bugün Irak’ta veya Irak bağlamlı farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler yanlış değerlendirilebilmekte, fatura ABD ve işbirlikçileri yerine, her türlü değerine tecavüz edilmiş Iraklı’nın direniş çabasına kesilebilmektedir.

Benzer bir durum, Türkiye’de Kürt Sorunu bağlamında yaşanmaktadır. “ Savaşın dehşetini yüreklerinde hisseden Türk ve Kürt vatandaşların çağrısının sonucu, bir aylık cılız bir silah bırakma oldu .” (Doğan Tılıç, Birgün Gazetesi, 1 Eylül) biçimindeki değerlendirmelerde olduğu gibi sorun, onu kurgulayıp büyüten asıl sorumlulardan, gerçek müsebbiplerden bağımsız ele alındığında, parça bütünden koparıldığında , bırakalım bütünü, parça bile anlaşılamaz hale gelir.

Süreci yakından takip eden herkesin bildiği gibi Türkiye’de bir Kürt Sorunu varsa, bunun tek nedeni Kürt halkına yıllardır uygulanan asimilasyon, baskı, zulüm ve demokrasisizliktir. Ortada bir şiddet varsa, bunu ilk egemenler/devlet uygulamıştır. Tarihteki tüm örneklerinde olduğu gibi ezenin şiddetine karşı ezilenin şiddeti meşrudur. Bu, doğru bir önderlik altında yönlendirilip programlı bir rotaya sokulduğundakurtuluş mümkün hale gelir.

Bugün Kürt halkının karşı karşıya olduğu talihsizlik; direncinin, mücadele geleneğinin, bedel ödeyebilme kapasitesinin yanlış bir önderlik sebebiyle istismar edilmesi ve sonuçta yokluklarla örülü “kader”ine rıza göstermesi için aynı önderlikçe ikna edilmeye çalışılıyor olmasıdır.

Kürt sorunu karşısında Türkiye egemenlerinin geleneksel tutumu devam etmektedir. Genelkurmay’ın da AKP’nin de tutumu öz olarak aynıdır. O zeminden çözüm çıkma olasılığı yoktur. Yumuşama gibi görülmek istenen tutumlar yeni değildir ve her seferinde birikimin tüketilmesiyle, mücadelenin sekteye uğratılmasıyla, işbirliği eğiliminin güçlendirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Kişisel niyetleri, algılayabilme kapasiteleri ne olursa olsun, aydınların son süreçte aldığı rol, Genelkurmay eksenli tutumu güçlendirmekte, AKP’nin dahi çözücü özne olarak görülebilmesine hizmet etmekte, Kürt önderliğinin bütünüyle ölçeksiz, tutarsız görüntüsüne ise, hiçbir olumluluk katmamakta; sürecin, öncekiler gibi Kürt halkının umudunun kırılıp dökülmesiyle sonuçlanacağı görülmektedir.

Bizlerin ne PKK’ye, ne DEHAP’a, ne de aydınlara karşı özel bir koşullanması yok. Ama biz devrimciyiz; birileri bize darılmasın, alınmasın diye teslimiyete, uzlaşmaya, devletin 70 yıllık uygulamalarının aklanmasına göz yumamaz; sessiz kalamayız.

“ Kuyuya bir deli bir taş attı; kırk akıllı çıkaramadı ” misali, Kürt Sorunu konusunda yazan, konuşan pek çok kişi PKK’nin silah kullanması noktasına takılıp kalmış durumda. Öncelikle belirtelim ki PKK uzun süredir, ateşi kesmiş de kesmemiş de olsa gerçek anlamda silahlı mücadele vermemekte; silahı, pragmatik duruşunun bir devamı, ona hizmet edecek bir araç olarak kullanmaktadır. Dost da düşman da PKK’nin önder kadrolarının (özellikle APO’nun) silahın kullanıcısını kirlettiği üzerinde defalarca açıklama yaptıklarını, silah kullanmaktan dolayı pişmanlık duyduklarını, devletin ateşkese karşılık vermemesi durumunda dahi bir daha silahlı mücadeleye başlamayacaklarına dair açıklama yaptıklarını biliyor. Ve yine bir süredir sınırlı boyutta da olsa silaha başvurulmasının blöften, bir özne olarak var görünme amacından, hatta bir çeşit çaresizlikten öte bir anlamı yoktu.

Son olarak, kimi aydınlarca çağrıların koşulsuz olarak PKK’ye yapılması, çağrıcıların basiretsizliğinin de etkisiyle sanki tek sorunun PKK’nin elindeki silahmış gibi bir görüntünün oluşmasına hizmet etmiş ve giderek Susurluk’ta bir kısmı dışavuran, halka karşı işlenmiş suçların gölgede bırakılmasına yardımcı olmuştur.

Evet bugün silahlı mücadele mümkündür . Hatta Irak’ta da görüldüğü gibi düzenli bir orduyu çaresiz bırakmak için çokça neden ve araç vardır. PKK’nin denediği bunlardan sadece biridir. Üstelik çok sınırlı, tereddütlü ve hatta isteksizce uygulamaktadır. PKK’nin duruşu kesinlikle özgürlük için savaşan gerilla hareketiyle karıştırılmamalıdır. Kimi dostlarımızın belirttiği/zannettiği gibi son görüşmeler, silahın gücünün masaya yansıması değildir. (Bkz. Devrimci Demokrasi Gazetesi) Ne silah kullananların ne de masaya oturanların böyle bir duruşu, amacı yoktur. Emperyalist projelerden güç alıp o denklemler içinde bir eklenti olabilmek için atılan adımlar, bir özgürlük hareketinin attığı adımlarmış gibi gösterilmemelidir.

PKK’ye yaptığımız eleştiriler, duygusal bir refleksle karşılanıp “mağdurun zora sokulması” olarak algılanabilir. Tabii bu bütünüyle duygusal bir yaklaşım olur. Kürt Sorunu ise, duygusallığa tahammülü olmayan bir kavrayış ve ciddiyet gerektiriyor. Arişivimizi inceleyenler görür; İmralı süreci öncesi, Apo’nun tutsak düşmesi dahil her gelişmede koşulsuz destek sunduk. Çünkü biz Kürt halkının özgürlüğü için atılan her adımı önemser ve yanında oluruz. Bu niteliğimiz, Kürt halkının geleceğini özgürleştirmeye değil ipotek altına sokmaya ve mevcut kazanımları geri boşaltmaya sebep olabilecek adımlara ise, duygusallıktan uzak bir kararlılıkla tavizsiz davranmayı gerektiriyor. Şemdinli’deki son gelişmeler sebebiyle de bu konjonktürde PKK’nin eleştirilmemesi gerektiğini düşünenler olabilir. Biz ise tersini düşünüyoruz. Kaldı ki Şemdinli’de yaşananların(faillerin halk tarafından yakalanması hariç) hiçbiri sürpriz değildir. Zaten sorunun özünde devletin sınıfsal niteliğinin yanlış okunması yatmaktadır. Dergimizin yayına hazırlanmakta olan 19’uncu sayısında yer alan değerlendirmelerde de belirttiğimiz gibi, ” Türkiye’de ise, devletin kendisi de eşine az rastlanır düzeyde milliyetçidir. Hitler Almanyasından sonra, faşist niteliklerin en güçlü olduğu ülkelerden biridir. Faşistlerin gizli veya açık örgütlenmeleri hala ayaktadır. Susurluk, varlığını bir bütün halinde koruyor. Hatta yeni koşullara göre yeni biçimler aldığını da söyleyebiliriz. Bu tür kesimler ve arkasındaki sınıf ve katmanlar, muhtemel bir iç savaşı, kendilerini bir biçimde finanse etmenin aracı olarak da düşünebilirler. Kürt Sorunu’nun ‘Fırat’ın doğusu’ndan ibaret olmaması, Kürt nüfusunun yarıdan fazlasının Ankara’nın batısında yaşıyor olması; çok büyük nüfus hareketlerini ve katliamları potansiyel bir risk olarak akla getiriyor. Bu risk, Kürt önderliğinin de çok dikkatli, özenli olmasını gerektiriyor .”

Bizler bu değerlendirmeyi Şemdinli olaylarından önce yaptık. Ve henüz orada sular durulmadan belirtiyoruz ki, halk devleti suçüstü yakalamış olsa da sonuçta bu konu belki birkaç kişinin harcanmasına sebep olacak, ama büyük olasılıkla yine Genelkurmay’ın kendini “kimi çürük yumurtalardan ayıkladığı” imajı verilerek kapanacaktır. Susurlukta olduğu gibi Şemdinli’de de dışavuran devletin bizzat kendisidir. Devletin bu işleri yapan “derin” bir kesiminin olduğu yorumu bile devleti aklamaya hizmet eder. Daha önce de belirttiğimiz gibi Tansu Çiller, Doğan Güreş veya Mehmet Ağar nasıl derin değildiyse; Şemdinli’yi bombalatanlar da derin değildir. Devletin bizzat kendisidir. Devletin bu faşist niteliği kavrandığında, yani olgulara sınıfsal perspektif ile yaklaşıldığında, hem Şemdinli olaylarına karşı hem de genelde Kürt sorunu için ne yapılması gerektiği daha net biçimde ortaya çıkar. PKK’nin çaresizliği, sınıfsal düşmanlarından medet umması, onlarla uzlaşmayı çözüm görmesi ve bilimsel yöntem yerine pragmatizmi tercih etmesi sebebiyledir; bizim onu eleştirmemiz de bu nedenledir ve sonuçta onun yararınadır .

Kürt halkı yalnız değildir; aciz ve hak dilencisi de değildir. Binlerce çocuğunu özgürlük için feda eden bir halk, AB’nin veya ABD’nin sahte demokratikleşme manevralarına kurban edilmemelidir. Buna, PKK dahil hiç kimsenin hakkı yoktur. Süreç hızla netleşmeyi/saflaşmayı zorlamakta, sisteme ve araçlarına öykünenler, öykündüklerinin yedeği durumuna düşürülmekte, bağımsız durabilmek giderek daha zor ve daha onurluca olmaktadır.

Her dönem, kendi özgücüne güvenmeyip sistem içi kanallarda kendine yer arayan yapılar olmuştur. Devrimciler, hem bunlarla aralarında net bir duruş farkı koymalı hem de halkın bu kesimlerce istismarının önüne geçmelidir.

Kürt halkı hafızasız değildir.

İnanıyoruz ki Kürt halkı hafızasız değildir. Onu bedel ödemeye razı eden nedenlerin bugün AB veya ABD eksenli politikalara malzeme olma siyasetiyle bağdaşmadığını onlar da görecek, evlatlarını şehit verdikleri kavganın ucunda işbirliği değil, demokratik kazanımlar, hak ve özgürlükler olduğunun ayırdına varacak ve giderek özgürlük nehri kendi yatağını bulacaktır.

Bugün PKK’ce belirlenen duruşun en çarpıcı yanı, pragmatizmdir; ilkesizlik, işbirliği eğilimini büyütmüş; işbirliği eğilimi, emperyalist çıkar denklemleri içinde çözüm aramayı beraberinde getirmiştir. Kendi çözümünü uygulayamayan ve giderek halkın güvenine dayanarak iş yapma kabiliyetini yitiren PKK her gün giderek ABD’nin (veya AB’nin) çözümüne yaklaştığını çeşitli adımlarla göstermiştir.

Bugün Kürt halkı, uzun süreli kavganın ve ödenen bedellerin öğreticiliğiyle hiçbir duygusallığa düşmeden hareket etmeli; kendi gücüne güvenmeli; milliyetçi eğilimler yerine kardeşliği, işbirlikçilik yerine özgürlüğü öne çıkarmalı ve örgütsel tercihini mantıksal seçimle yapmalıdır.

İnkar da asimilasyon da sömürü ve baskı da devam ediyor. Bu sorun, onun müsebbipleriyle anlaşarak, onlara el açarak veya şirin görünme gayretleriyle çözülemez. Kürt halkı, bunu yaşayarak bizzat görmüştür. Tarihin tekerrür etmemesi, ödenen bedellerin boşa gitmemesi için hala vakit vardır. Buna öncelikle Kürt halkı karar verecektir. Anti-feodal ve antiemperyalist olmadığı sürece hiçbir yapı, hiçbir adım, Kürt halkının yararına değildir; demokratik veya özgürlükçü değildir.

Türklük, milliyetçilik temelinde öne çıkarılan değerler, dayatılan ölçek ve davranış normları yıpratıcı ve tahrik edicidir; ama bunlara karşı koymanın yolu, benzerini Kürtlük temelinde üretmek değil, kardeşliği öne çıkarmaktır. Bu da devrimcilerin örgütlü önderliğini, yani halkla devrimcilerin buluşmasını zorunlu kılıyor.

13 Kasım 2005