Kapitalist İşleyişte Yüksek Riskle Yüksek Kar Beraber Gider

SORU: Amerika’da yaşanan bir ekonomik dalgalanma, anında dünya borsalarına ve Türkiye’ye yansıyor. Bunun nedeni nedir; Türkiye ekonomisi hangi nitelikleri sebebiyle bu denli kırılgan olabiliyor?

YANIT: Türkiye, sürekli kredi kullanan, devlet tahvilleri satarak borçlanmak zorunda kalan bir ülkedir. Daha önce alınan borçları ödeyebilmek için yeniden borçlanmak, bir çeşit zorunluluk zinciri oluşturuyor. Bu nedenle Türkiye, faiziyle birlikte daha önce yapmış olduğu borçlanmanın ortalama en az %25’i kadar her yıl borçlanmak zorundadır.

Bunun %17-18’i net faizdir. Türkiye bu şekilde sağladığı sıcak para girişini faiz ödemelerine aktarırken, uluslararası piyasada bankacılık sisteminin devasa birkredi köpüğü oluşmuş durumdadır. Öyle ki tüm dünyadaki mal ve hizmetler toplamını 7 kez satın alabilecek miktarda bir kredi birikiminden söz ediliyor. Bu birikim, sermayeyi, yüksek karlar sağlamak üzere riske girmeye zorluyor. Bu bağlamda Amerika’da bankacılık sisteminin önündeki riskleri göremediği için tıkandığı iddiası doğru değildir. Aksine, bankacılık sistemi çok uzun perspektiflere sahiptir; bir müddet sonra tıkanacağı bilinse de yüksek karlar vaat eden riskler göze alınabiliyor. Diğer bir ifadeyle,kapitalist işleyişte yüksek riskle yüksek kar beraber gider.

Bugün Amerika’da bankacılık sisteminin çökme noktasına gelmesi, riskin az olduğu alanlara yatırım yapmayı zorunlu kılıyor. Devlet tahvili gibi daha düşük faizli fakat daha uzun vadede garantili olan yatırım alanları tercih ediliyor.

Risk ve faiz oranlarına bakıldığında, dünyada en yüksek riskle en yüksek faizin verildiği yer Türkiye’dir. %17-18 bileşik faizin verildiği dünyada başka bir ülke yoktur. %1 faizle Amerikan devlet tahvili alınabiliyor. Örneğin Çin, ticaret fazlasından oluşan birikimleri %1-1.25 faizle 10-12 yıl vadeli Amerikan devlet tahviline yatırıyor. Kısacası, kriz dönemlerinde sermayenin kendini güvenceye alma eğilimi öne çıkıyor. İşte bu nedenle Amerika’da borsa düşmeye vesınırlı da olsa bir kriz belirmeye başladığı anda Türkiye’de ellerinde devlet tahvili bulunduranlar bu tahvilleri önce YTL’ye, sonra da dolara çeviriyor. Bu durum birdenbire dolara olan talebi artırıyor. Bunu bir tahterevalli gibi düşünürsek, doların yükselmesi diğer yatırım araçlarının çökmesi anlamına geliyor. Kısacası, Türkiye’den alınmış, yüksek faiz sebebiyle tercih edilmiş olan devlet tahvilleri, bir tehlike karşısında hemen elden çıkarılıyor ve sonuçta bu durum piyasalara yansıyor. Dünya’da en yüksek riskin olduğu yer Türkiye olduğuna göre, bankacılık sisteminin bir kriz anında kendisini kurtarmak için ilk tepkisi, Türkiye’deki mevduatını hemen güvenli alanlara aktarmak biçiminde oluyor. Şu anda Türkiye topun ağzında varsayılıyor ve bir kriz anında çökecek ülke olarak düşünülüyor.

SORU: Bazen borsada bir çökme yaşandıktan yarım saat sonra tekrar bir toparlanma yaşanıyor. Bunun nedeni nedir?

YANIT: Bu şöyle açıklanabilir; bir kriz belirtisinde veya kriz anında, ilk panik yapanlar, kendisini garantiye almak isteyenler hemen ellerindeki hisse senedi, tahvil, vb araçları satarak dolara çevirir. Ve bunlar genelde piyasada doların yükselmesine, borsada düşüşe yol açar. Ama piyasadaki herkes bu şekilde davranma eğiliminde değildir. Bazıları borsa düştüğü anda yatırımını oraya yapar. Tabii bazen aynı işlemler spekülatif amaçlarla da yapılabiliyor. Yani, borsada düşüşü istemeyen sadece düşüşten kar elde etmeyi tasarlayan birileri kolaylıkla müdahale edip, düşüşü ters çevirebiliyor. Bu tür manipülasyonlar sırasında 15-20 milyar dolarlık bir kaynak kullanılabiliyor olması, İstanbul borsasına spekülatörlerin ne denli ilgili olduğunu da gösteriyor. Böyle dönemlerde zararla kar, kayıpla vurgun aynı sürecin bileşenleri olarak gündeme gelir. Birileri elindekini ucuza satarken başka birileri bunu fırsat olarak değerlendirip ucuza alır. Bu şekilde süreç, daima birilerinin yok olması, elenmesi birilerinin daha da büyümesi şeklinde yaşanır. Yeterli kaynağa sahip olmayan yapılar, finansman kaynakları, küçük ve orta tasarruf sahipleri hemen ellerindeki hisseleri çıkarırken, büyük kaynak sahipleri bunları alır. Ve borsa böylece bir emme basma tulumba gibi çalışır.

Borsada düşüşü önleyen benzer bir müdahaleyi, spekülatörlerin dışında, ekonomik çökmenin şimdilik istenmiyor olması sebebiyle ve mevcut ilişkiler gereği devletler de yapabiliyor.

SORU: Bugün Amerika’da yaşanan ve Türkiye’de etkisi görülen gelişmeler kriz olarak adlandırılabilir mi?

YANIT: Son zamanlarda Amerika’dan gelen ve Türkiye’de duyulan dalgalar, krizden çok krizin habercisi

sayılır. Bir yanardağın içindeki faaliyetlere benzetebiliriz. Yanardağların dibinden daima uğultular gelir; bu, yanardağın patlayacağı anlamına gelmez, ama orada bir etkinliğin olduğunu gösterir. Bu etkinlikler sıklaşmışsa, gürültünün desibel olarak miktarı artmışsa, artık o yanardağın yakında patlayacağı anlamına gelir. İşte Amerika’dan gelen bu türden gürültülerdir ve Amerikan ekonomisinin ne kadar kırılgan olduğunun göstergesidir. Bir diğer gösterge de Türkiye ekonomisinin Amerikan ekonomisindeki her titremeden etkilenecek denli bir belirlenme ilişkisi içinde olduğudur.

SORU: Bugün Amerikan ekonomisindeki sarsıntı Mortgage ile ilişkili ise de Amerikan ekonomisinin Mortgage öncesinden de sorunlar yaşadığı, bir daralma, durağanlık hali içinde olduğu biliniyor. Bu bağlamda asıl sorun Mortgage öncesine dayanıyor diyebilir miyiz?

YANIT: Evet gerçekte sorun Mortgageden daha köklü nedenlere dayanıyor. Hatta Mortgage bir neden değil, bir sonuç olarak görülmelidir. Hatırlanacak olursa globalleşmeyi tartışırken, bir akrebin ateşin içinde kalınca kendisini zehirlemesi gibi globalleşmenin bir süre sonra gelişmiş kapitalist ülkeleri vuracağını söylemiştik.

Globalleşmenin en belirgin özelliği, emperyalist tekellerin bir ürünü en ucuza mal ettiği yerlere yatırımlarını yapması ve orada elde etmiş olduğu ürünü kendi ülkesinde pazarlamasıdır. İlkin bu türden bir işleyiş cazip göründü. Maliyetin düşürülmesi bir avantaj olarak algılandı. Bir kapitalist için ürünün üretilip vitrine konmuş olması sürecin tamamlandığı anlamına geliyor.

Gerçekte ise, Marksist literatüre göre üretim bir çevrimdir. Tamamlanması için para sermayenin meta sermayeye dönüşmesi yeterli değildir. Meta ancak pazarda satılıp tekrar para sermayeye dönüştüğü anda çevrim tamamlanıyor.

Vitrindeki ürünü bir kişinin alabilmesi için önce o miktarda paraya sahip olması gerekiyor. Yani bir işçi, ürünün üretiminde bulunup ücret aldığı takdirde satın almak için belirli bir paraya sahip oluyor. Aksi takdirde ürün vitrine konmuş olsa da onu alacak para olmadığı için o ürün satılamamakta ve çevrimin bu halkası eksik kalmaktadır. Ürün Çin, Japonya, vb ülkelerde çok ucuza maledilmiş olabilir. Ancak satılmadığı için ekonomide daralmaya yol açar, eksik tüketim krizi yaşanır.

Yatırım olmadığı için işsizlik artar. İşsizliğin olduğu yerde devlet bunu ücretleri düşürmek için bir fırsat olarak görür. Karları arttırmak için vergileri azaltırken, gelirinin düşmesini gerekçe ederek sosyal harcamaları kısar. Buna bir de silahlanma ve savaş gibi ekstra harcamalar eklendiğinde ekonomi daha da daralır. Amerikan ekonomisinin bugün yaşamakta olduğu sarsıntıda hiç de üretken olmayan askeri harcamaların, savaş harcamalarının oldukça büyük payı vardır.

Amerikan ticareti yılda yaklaşık 700-800 milyar dolar civarında açık veriyor, bir o kadar para da askeri operasyonlar için yurtdışına aktarılıyor. Dolayısıyla amerikan ekonomisindeki sarsıntının kaynağında globalleşme var ise de bir diğer etkili neden askeri harcamalardır.

SORU: Doların Türk lirası karşısında ucuz olmasının ekonomi üzerinde zincirleme ne türden etkileri olmuştur?

YANIT: Doların ucuz olması Türkiye açısından olumlu bir gelişme değildir. Normal bir ekonomik işleyişte eğer para da satın alınabilecek bir olguysa, bir bedeli varsa; Dolar, Euro vb. paralar satın alma gücü olan bir meta ise, sonuçta paranın da bir fiyatı vardır. Eğer bir ülkedeki mal ve hizmetlerin fiyatı belli bir oranda yükselmişse (ki buna enflasyon deniliyor.) bütün ürünler gibi paranın da fiyatının yükselmiş olması gerekiyordu. Örneğin %5 oranında mal ve hizmetlerin fiyatı yükselmişse ve dolar başlangıçta 100 lira ise, onun Türk lirası karşılığı 105 lira olması gerekir. İkinci yılda da enflasyon bunun üzerine katlanarak devam eder, doğal işleyiş budur. Ne var ki Türkiye’de mal ve hizmetlerin fiyatı enflasyon oranında artarken doların değeri sabit kalmıştır. Örnek üzerinden ifade etmek gerekirse, dolar da 105 lira olması gerekirken 100 lira olarak kaldı. Ve Türk lirası dolar karşısında giderek değer kazandı. Uluslararası fiyatlar dolarla belirlendiği için, bu durum yurtdışına satışlarda Türkiye’deki ürünlerin daha pahalı, dışardan gelen ürünlerin daha ucuz olmasını beraberinde getirdi. Diğer bir ifadeyle, söz konusu gelişmeler ihracatı zorlaştırıp ithalatı kolaylaştırmıştır. Türk parasının dolar karşısında sürekli değer kazanmasının birinci sonucu budur. İkinci evrede ortaya çıkan sonuç, Türkiye’de ihracata yönelik üretim yapan sanayi kesiminde giderek azalan kar marjları sebebiyle üretim araçlarının ederinin düşmesidir. Teknolojik yatırım yapmamak, yeni üretim yöntemlerine yönelmemek giderek sahip olunan üretim araçlarının fiyatlarının azalmasını beraberinde getirdi.

Üçüncü evredeki sonuç ise, mülkiyetin değişmesidir. Bu, söz konusu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak ülkede üretim yapan yerli sanayilerin hızla yabancı sermaye tarafından işgal edilmesi ve bu yerli sanayi tesislerinin çoğunluğunun arsa fiyatına ele geçirilmesi, yağmalanması sürecidir.

SORU: Bunun emperyalizmin tercih ettiği bir süreç olduğu biliniyor. Ne var ki devletin etkili ve yetkili kesimleri de bunu biliyor. Buna göre, mesele cehaletle veya kişisel kötü niyetle açıklanamayacaksa, hangi zorunluluklar zincirleme olarak bu sonucu doğuruyor?

YANIT: Genelde bunlar bağımlı ekonominin sonuçlarıdır. Diğer bir ifadeyle sisteme ilişkin bir sorundur. Devlet, en temel harcamalarını gerçekleştirebilmek için bile mutlaka sıcak paraya ihtiyaç duyuyor. Örneğin her ayın 15’inde ödenecek maaşlar için ayın 7-8’inde ihale vardır. Devlet tahvil satarak o gün piyasadan para toplar, 12-13’ünde bu parayı bankalara devreder, bankalar da 15’ine kadar faizini kullanıp 15’inde ödeme yapar.

Kısacası devlet, kendi memurunun maaşını bile %17’ler düzeyinde borçlanarak ödüyor. Bu ve benzeri nedenlerle oluşan sıcak para ihtiyacına bağlı olarak her gün borsaya 1-2 milyar dolar girişi oluyor ve bu Türk parasına çevriliyorsa, merkez bankası bunun karşılığında para basmadığı sürece, dolar bolluğu nedeniyle doların değeri düşecek buna karşılık aranan para konumundaki Türk lirasının değeri yükselecektir.

Emperyalist sermaye tarafından doların bilinçli olarak düşük tutulması, mülkiyet değişimi ve yağmalama konusunda da bu kesimlerin işini kolaylaştırmaktadır. Türkiye’de yatırım araçları genel olarak piyasada düşmüş haldedir. Artık makineler hurda fiyatına satılıyor, el değiştiriyor. Bunların bir kısmı uzun süredir teknolojik yenilikler yapılmadığı için gerçekten hurdaya dönüşmüştür. Ama bu tek neden değildir. Aksine sağlıklı konumdaki işletmeler de el değiştirmektedir; burada amaç, üretimden çok pazarın ele geçirilmesidir. Maliye bakanının özelleştirmeleri meşru göstermek için yaptığı “fabrikayı satın alanlar yanında götürecek halleri yok fabrika yerinde duruyor.” biçimindeki savunması gerçekliği yansıtmıyor. Yabancı sermayenin gerçekte aldığı fabrikanın makinesinden veya üreteceği üründen çok pazardaki payına ihtiyacı vardır.

Çünkü zaten dünyanın başka yerlerindeki fabrikalarda söz konusu ürünü daha ucuza üretebiliyor. Fabrikayı satın almakla artık o üretimi kendisi yapmakta, dışardan daha ucuza getirmekte ve o ürünün pazardaki payına tümüyle egemen olmaktır.

Uluslararası tekelleri Türkiye’deki işçi ücretleri de rahatsız ediyor. Bu koşullarda, aylık işçi ücretlerinin 40-50 dolar olduğu ihracat ekonomileri ile rekabet edebilmek mümkün değil. İşçi ücretlerinin maliyetini 30-40 dolara; Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerin düzeyine çekmek istiyorlar. IMF üzerinden Türkiye’ye asgari ücretin düşürülmesi yönünde yapılan baskının sebebi budur.

SORU: Özellikle AKP üzerinden yürütülen bir propaganda var. Mesela Petkim’in satışında da dillendirildi. İşletmenin yenilenerek kapasitesinin dolayısıyla da istihdam olanaklarının güçleneceği iddia ediliyor ve bu iddiaya bağlı olarak, mülkiyet değişimine karşı çıkmanın anlamsız olduğu vurgulanıyor. Gerçekten Petkim, vb. işletmelerde bir yenilenme ve istihdam artışı söz konusu mu?

YANIT: Bu, özelleştirmeleri meşru göstermek için başvurulan ama gerçekliği yansıtmayan bir değerlendirmedir. Örneğin Pektim’in, pazara yakın bölgede yaklaşık 2,5 milyon ton depolama kapasitesinin olması sebebiyle satın alındığını Kazak firması açıkça söylemiştir. Firmanın rafinaj, vb. açıdan zaten yeterli imkanları var. Bu nedenle, benzer örneklerde olduğu gibi üretimin durması ve işletme çöplüğüne bir yenisinin eklenmesi beklenmelidir.

Bu tür sanayi kollarında gelişme, günün teknolojisini takip etmeye bağlıdır. Sürekli yenilenerek daha ucuz ve daha kaliteli üretime geçilemediği sürece ayakta kalmak zordur. Örneğin İzmit Tüpraş’ta yan yana 6 tane rafineri var. Her yıl kulelerin bir tanesi bütünüyle sökülüp teknolojik gelişmelere göre yenileniyor. Bu sırayla devam etiği için Tüpraş’ta sürekli bir inşaat hali vardır. Amerikan ekonomisinin girmiş olduğu bunalımın nedenlerinden biri de bu alandaki teknolojik yenilenme sorunudur. Rafineri geliştirilemediği için kapasitesi giderek düşüyor. Yenileme yapılmadığı takdirde bir süre sonra Amerika, işlenmiş petrol alımı konusunda dünyanın en büyük müşterisi haline gelecektir. Bu, petrolün varilini 100 dolara kadar yükseltecek bir olasılıktır.

Sayı 25 (Aralık 2007 – Şubat 2008)