Kaosun Sebebi ABD’dir

Irak’taki hesaplarının tutmadığını artık gizleyemez hale gelen ABD, “ya ben ya kaos” ikilemi ile programını dayatmakta ve AB’yi de BM’yi de buna ikna etmeye çalışmaktadır. Halkları (özellikle de Irak halkını) ilkel, kendini yönetemez, yalnız bırakılırsa kaos üretir biçiminde gören; yönetmeyi de demokrasiyi de salt kendine yakıştıran bu zihniyet, ne yazık ki yer yer sol çevrelerden de destek görmektedir. Savaşı önceleyen süreçten bugüne dek Araplara yönelik yapılan pek çok tahlil, bu fikri beslemektedir. Gerçekte ise toplumlar tarihinden az çok haberdar olan ve sınıf olgusuna vakıf hiç kimse böyle düşünmez/düşünmemelidir. Arap halkına direnmenin de onurun da yakışmadığını, ülkelerini ve onurlarını teslim ettiklerini söyleyenlerin sayısı hatırlanmalıdır.

Emperyalizm, tarihi boyunca, yapıcılığı ile değil, yıkıcılığı ile iz bırakmıştır. Ve örneğimizde de yaptığı şey; bir halkın maddi olandan kültürel olana dek tüm birikimlerine, son model silahlarla kastetmek olmuştur. Ev kapılarını tekmelerle açan, insanları toplama kamplarına hapseden, yaralarını sarma fırsatı bile vermeyen ABD, kendi varlığını istikrarın, yokluğunu ise kaosun sebebi saymaktadır. Bizler biliyoruzki gönlüne öznelliğin, çıkar veya cehaletin karası bulaşmamış hiç kimse bu saçmalığa kulak bile asmayacaktır.

ABD sıkışmıştır; dün itibar etmediği kurum ve ülkelere bugün ihtiyaç duymaktadır. Buna sebep olan da Irak halklarıdır. Halklar yalnız bırakıldığında, her zaman, kendilerini daha iyi yönettiklerini, yaşamı ihtiyaca göre koordine ettiklerini, sayısız örnekte göstermiştir.

Televizyonların Afrika’dan verdiği boğazlaşma örnekleri de bütünü ile manipülasyondur. O örneklerin de doğrudan müsebbibi; maden, petrol, vb. zenginlikler için oraya girmiş ve çatışmayı başlatmış olan emperyalist haydutlardır.

Dünyanın değiştiği, halkların sorunlarını kendi başına çözemeyeceği, emperyalistlerle beraber yaratıcı projeler (yol haritaları) sunarak hareket etmenin daha akıllıca olacağı biçimindeki yaklaşımlar; ancak, küreselleşen emperyalist kültür tarafından dumura uğratılmış beyinlerin veya bir yere yaslanmadan ayakta duramayacak kadar kendine güvensiz kişi ve yapıların ürünü olabilir .

İşte Türkiye bu koşullarda, efendisine bekçilik etmeye, Irak halkını ve haklı direnişini kırmaya çağrılmıştır. Düne kadar, işgalcilere olumluluk atfeden Kürt önderliği, şimdi kaygılı görünmektedir. Bilinmektedir ki Türkiye Irak’a girdi mi orada kalıcılaşacaktır. Bu, Türkiye’nin Irak’a açık müdahalesi demektir ve Kürt önderliğinin Kuzey Irak’taki beklentilerine dair de olumsuz bir etkisi olacaktır.

ABD, mümkün olursa, Irak’taki askeri varlığını, kapitalizmin inşası amacıyla sınırlama eğilimindedir. Çünkü kapitalizmin varlığından kazanacak olan ABD’dir. Temel amacı budur. Bunun dışında, Kürtlerin devlet kurup kurmaması, Türkmenlerin ezilip ezilmemesi sadece bir ayrıntıdır ve işine gelmediği sürece, umurunda da değildir. Kapitalizmin gelişiminin önündeki temizliği yapacak bir güce ihtiyaç duymaktadır. Şimdilik görünen, Türk ordusu bu beklenti dahilinde Irak’ a çağrılmıştır.

ABD AÇISINDAN SON DURUM NEDİR?

ABD’nin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlamak için, peş peşe gerçekleşen dört büyük askeri eylemin niteliğini ve mesajını doğru okumak gerekiyor.

Birincisi, hatırlanacak olursa ABD, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Haşimi sülalesinin bir kanadını Ürdün’e, bir kanadını Irak’a kral olarak atamıştı. Daha sonra gelişen mücadeleler, Haşimi ailesinin iktidardan uzaklaştırılmasını ve farklı bir siyasal modelin oluşumunu beraberinde getirdi. Ürdün’de ise siyasetçiler bugün hala Haşimi sülalesinden geliyor. ABD, bir ara, Ürdün kralının akrabalarından birini, Haşimi soyundan geldiği için Irak’a kral olarak atamayı tartıştı. Çünkü artık dünyada emperyalizm, yönetimlerin demokratik niteliğinden daha çok kendi çıkarlarını en uzun savunabilecek siyasal kimlikleri arıyor. Yani artık hangi ülkede olursa olsun, belli aralıklarla, göstermelik de olsa yapılan iktidar değişiklikleri ABD’nin işine gelmiyor, çıkarlarını tehdit ediyor. İşin içinde serbest oy olması sebebiyle bazen ters netice de verebiliyor. Afganistan’da yıllar önce tedavülden kaldırılmış olan kralın işbaşına çağırılmasının da nedeni buydu. İşte aynı şey Irak için de öneriliyor, Haşimi soyu oraya getirilip oturtulmaya çalışılıyordu. Tam da bunun tartışıldığı günlerde, Ürdün Büyükelçiliği vuruldu.

İkincisi, ABD, işgali meşrulaştırma ve yükü paylaşma amacıyla, kendi iradesi altında BM’nin rolünü ön plana çıkarmaya başladıktan hemen sonra BM binası vuruldu.

Üçüncüsü, Şiiler bir tarafta ABD’ye karşıymış gibi görünüyor diğer taraftan ABD ile açık işbirliğine gidiyordu. Nitekim, oluşan Geçici Konsey’e l3 üye ile katılmışlardı. İşte, ABD’nin insiyatifi altında oluşturulan bu Konsey’in toplanmasına bir hafta kala, Konsey’de en büyük siyasi ağırlığa sahip olan El Hekim vuruldu.

Dördüncüsü, ABD Kuzey Irak’ta işlerin yoluna girdiği, halkın kendi kendini yönetmeye başladığı mesajını verdi ve işgalin yapıcılığına dair bir kanaat oluşturmaya başladı. Bu açıklamadan bir gün sonra, ayrı bölgede 6 Amerikan askerinin ölümü 60 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan bir bombalama olayı gerçekleşti.

Bu eylemlerin yapılış şeklinden zamanlama ve içeriğe kadar verdiği izlenim, politik bir mücadelenin vuruşları olduğudur. Bu eylemlere yönveren iradenin; süreci çok iyi okuyan, global düzeyde yönlendiren; gelişmelere göre politika üretip hayata geçirebilen güçlü, merkezi bir yapıya sahip olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Farklı farklı birimler tarafından gerçekleştirilen bu eylemler, neredeyse bir devlet örgütlenmesini çağrıştırıyor. Bugün, emperyalizm koşullarında pek çok devletin bile bu denli bağımsız politika üretemiyor olması, akla sıradan direniş örgütlerini değil, çok daha üst düzeyde bir örgütlenmeyi getiriyor. O halde, bu tür bir örgütlenmenin kimliğini araştırırken, söz konusu politikaların kime hizmet ettiğine bakmak gerekiyor. Bu politikalar, uzun dönemde ne emperyalizmin oradaki doğrudan uzantısı olan ABD’ye, ne de onun dolaylı müttefiklerine (Rusya, AB, vb.) hizmet etmektedir. Eylemler, ABD ile birlikte çok geniş kesimleri savaşın içine çekebilecek çok uzun dönemli bir savaşı

Irak’ta göze alabilecek bir siyasal yapıyı düşündürüyor. Bu noktadan bakıldığında akla ilk gelen, eski Irak devletinin bir biçimde uzantısı olan kesimlerdir. Hatta sorunu, Irak devletinden çok,

Baas rejimi çerçevesinde düşünmek gerekiyor. Çünkü Baas’ı sadece Irak’a indirgemek mümkün değil. Sanki, Ortadoğu düzleminde Arap milliyetçiliği temelinde bir karşı duruş söz konusu.

ABD ise, eylemlerin arkasındaki mesajı almış olduğu halde, sorunun bu boyutunu özellikle gizlemeye çalışıyor. El Kaide, El Ensar, Mossad, vb. varsayımlar özellikle öne çıkarılmış ve işin özü gölgelenmek istenmiştir. Zaten artık El Kaide, ABD’nin ihtiyaç duyduğu her noktada andığı bir joker haline gelmiştir. Gerçekte ise bu tür örgütlerin, ne süreci bu biçimde okuyabilme ne de söz konusu eylemleri üretip hayata geçirebilme şansı vardır. Bu tür politikalarla birebir örtüşen çıkarları da olmayan siyasal yapılar öne çıkarılarak, gerçekler gizlenmeye çalışılıyor.

Fakat, ABD’nin yaptığı çetin “U” dönüşü, kendisini ele veriyor. Irak’taki insiyatifi neredeyse bütünüyle BM’ye bırakıp, kendi görevini kapitalizmin inşası ile sınırlayıp, çekilmeyi bile düşünebiliyor. Richard Perle bile, “ bir batağa saplandık ” diyebiliyorsa, bu mesajı iyi okumak gerekiyor. Üstelik mücadelenin bundan sonraki evresi, 100-150 bin askerle yürütülebilecek gibi değil. Çok daha fazla miktarda askere ihtiyaç olacaktır. Bir diğer handikap da asker gönderme konusunda ülkelerin, gönüllülükten bocalamaya doğru yönelmiş olmasıdır.

Irak bir çöl bölgesidir; askerlerin, klima şartı olmadan ayakta kalabilme şansı yok. Mesela uzmanlar Ocak ayını bekliyor; “Ocak’ta ABD ne yapacak?” diye soruyor. Çünkü, kum fırtınası sebebiyle ABD tanklarının görüş mesafesi sıfır olacak, görüş sistemleri tümüyle işlevsiz hale gelecektir. 90 gün sürmesi beklenen kum fırtınaları ABD tanklarını da garnizonlarını da korumasız duruma düşürecektir. O bölgeyi çok iyi bilen, çevreyi gözü kapalı olarak algılayabilen Iraklılar karşısında bu risk daha da artacaktır. ABD’yi korkutan budur. Çünkü, ne denli hazırlıklı olunursa olunsun, değişen her koşul, o duruma uygun yeni bir askeri örgütlenmeyi gerektirir.

Ona uygun askeri örgütlenmelerin yetkinleşmesi belirli bir zaman gerektirir. Daha savaş yeni başlıyor sayılır. Ve rakamlar üzerinde oynanıyor da olsa, mevcut kayıplardan çok, eylemlerin arkasındaki gücün kimliği, yetenek ve kapasitesi korkutuyor. Şu ana kadar ABD, bu boyutta bir örgütlenmenin askeri hedefi olmamıştı.

Türkiye’de kimi gazetelerde “ eğer Irak’ta bu denli güçlü bir örgütlenme olsaydı, ABD’ye karşı da savaşırdı ” biçiminde bir değerlendirme yapılmıştı. Bu, mevcut eylemlerin doğru değerlendirilemediğini gösteriyor. Eylemlerin politik sonuçlarını okuyamayanlar, eylemin ABD’ye yönelik olması için mutlaka ABD askerlerinin ölmesi gerektiğini düşünürler. Nitekim Ürdün Büyükelçiliği bombalandığında eylem, ölenlerin kaçının Amerikan askeri olduğu noktasından tartışıldı. Gerçekte ise önemli olan, siyasal sonuçlarıdır. Bu dört eylem, ABD’ye Irak’tan artık elini ayağını çekmesi gerektiği mesajını vermiştir. ABD artık saldırıları ciddiye almakta ve tüm Ortadoğu’yu sarsmaya gebe gelişmeleri kontrol altına alabilmenin olanaklarını tartışmaktadır.

Yani artık savaşı bırakalım başka ülkelere (İran, Suriye, K. Kore gibi) taşımayı; ABD, kendi başlattığı yangını kontrol edebilmenin derdine düşmüştür. Çünkü, Irak’taki bir başarısızlık, bütünüyle bir yöntemin, bir stratejinin, bir eğilimin fiyaskosu anlamına gelecektir.

Bu arada yazımızı hazırlarken, Bağdat’tan beşinci eylem haberi geldi. CIA’nın karargah olarak kullandığı ve Geçici Konsey üyelerinin kaldığı Bağdat Oteli’ne, bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlendi. Otelin iki metreyi bulan dev beton bloklarla korunuyor olması, işgalcinin ve işbirlikçisinin can güvenliği için yeterli olmamıştı. Aslında bu eylem, yukarıda andığımız yorumlara da yanıt olmuş, görmek istemeyenlere, ABD’nin hedef olduğunu daha açık bir dille anlatmıştır.

Yukarıdaki paragrafı yazmamızdan birkaç saat sonra bu kez de mesaj, Türkiye’ye geldi. Türkiye’nin Bağdat Büyükelçiliğine, bomba yüklü bir araçla saldırıldı. Aslında böyle bir saldırı, hemen hiçbir kesime sürpriz gelmemiştir. Devrimciler için önemli olan, sadece böyle bir saldırıyı öngörmek değil, aynı zamanda nasıl bir politikanın devamı olabildiğini değerlendirebilmektir.

Yukarıdaki değerlendirmelerimizle ilişkilendirerek, bu eylem zincirine dair kafalarında belirli bir sonuç oluşan okurlarımıza, örneğin El Hekim’e yönelik saldırının sosyalist basında nasıl değerlendirildiğini anımsatmayı yararlı görüyoruz:

  • Şii lider El Hakim’le birlikte 125 kişinin katledildiği provokasyon saldırısı, işgalcilerin Irak halkını dinler, mezhepler, milliyetler temelinde birbirine düşürme politikasının parçasıdır

  • Katliam, duraksamadan söyleyebilirizki, işgalcilerin işine yarıyor. Bunun ötesinde yapılan başka hesaplar, baş çelişki olan işgal karşısında ikincildir .” ( Ekmek ve Adalet )

  • Suikastle birlikte tartışılmaz bir şekilde öne çıkan ise bu durumdan en çok da işgalcilerin yararlandıklarıdır. Ortadoğu’ya giren işgalcilerin kaos politikalarıyla halkları birbirine düşürmeye çalışmasına son derece uygun zeminler yarattığıdır .” ( Atılım Gazetesi , 6 Eylül 2003)

El Hekim’in öldürülmesi olayına yer veren Devrimci Demokrasi Gazetesi de eylemi ABD emperyalizminin “böl-parçala-yönet” politikası çerçevesinde ele almış ve “ kan gölüne çevrilmek istenen Irak’taki son gelişmeler bununla da sınırlı değildir. Geçtiğimiz günlerde Irak’taki BM binasının, Ürdün Büyükelçiliği’nin bombalanması ve Kerkük’te meydana gelen olaylar ilerleyen günler açısından Irak halkını nelerin beklediği konusunda bize bilgiler vermektedir

değerlendirmesini yapmıştır. (Devrimci Demokrasi, 1-16 Eylül, 2003)

Eylemde seçicilik, devrimciliğin bir niteliğidir. 11 Eylül gibi, Necef’teki bombalama eylemi gibi yüzlerce insanın ölümü ile sonuçlanan bombalama eylemlerine devrimciler, ihtiyatlı/mesafeli yaklaşır. Ne var ki bu, eylemi yanlış değerlendirmek için bir gerekçe olmamalıdır. Bizler “olur” vermesek de Irak’taki bu eylemi diğer başka eylemlerle beraber, bir yapı, bir organizasyon yürütüyorsa; işgale karşı makro düzeyde siyaset yapıldığının, süreci tayin edecek denli büyük ve etkili adımlar atıldığının ve ABD’nin iradesini bütünüyle kırma işaretleri verildiğinin ifadesiyse; eylemler, bir de bu açıdan değerlendirilmeli; provokasyon diyerek geçiştirilmemelidir.

Görünen o ki Ürdün Büyükelçiliği’nin, BM Temsilciliği’nin ve El Hekim’in hedef seçilmesi; aynı siyaset tarzının birbirini tamamlayan türdeki eylemleridir. Bunun arkasında ABD’nin olduğunu söylemek zordur ve yorumda kolaycılıktır. Gelişmeleri çok yakından takip eden, sürecin kimyasına hakim, güçlü ve örgütlü bir yapının işine benziyor bu eylemler. Bunlar, günlük sokak arası çatışmalardan çok daha farklı ve etkilidir. Sonuç almaya yöneliktir. Ve ardında yukarıda da belirttiğimiz gibi Arap milliyetçiliği temelinde örgütlenmiş, geçmiş iktidar imkanlarını kullanabilen, yanlışlarına rağmen işgal karşıtı olan bir yapının olduğunu söylemek mümkündür. En azından, bugün bizce görünen en yüksek olasılık budur. Ve bunun devamı olarak, işgal güçlerine ve işgal güçlerinin “canlı kalkanı” biçimindeki işbirlikçilere yönelik önümüzdeki günlerde bu tür eylemlerin gerçekleşme olasılığı giderek artmaktadır.

Eylemin ABD’nin işine yaradığı, tartışma götürür bir değerlendirmedir.

Eylemi doğru seçmek ve sonuçlarını değerlendirebilmek, başarı için kaçınılmaz bir kıstastır. Bu konuda, ülkemiz solunda hala bir ölçek sorunu yaşandığına çeşitli dönemlerde değinmiştik. Ve hatırlanacak olursa, Güncel Defterler II’de şöyle demiştik; “ 11 Eylül’le ilgili olarak üzerinde durulması gereken noktalardan biri de, bu tür geniş kesimlerde şok etkisi yaratan üst düzeydeki askeri eylemlerin o eylemleri yapanların kimliğinden bağımsız olarak, en örgütlü güce hizmet ettiğidir (s:24)

Aynı ölçüyle düşünüldüğünde, Irak’taki eylemlerin, 11 Eylül’ün aksine, ABD’den daha örgütlü olan direnişçi yapılara yaradığı görülür.

Kaos, ABD’nin başarısından daha iyidir.

Çünkü, bilinmektedir ki ABD, eğer Irak’ta başarılı olur ve temenni ettiği sistemi oluşturabilirse; sırada İran, Suriye, Hazar petrolleri ve Rusya’nın tam kıskaca alınması var. Bir tek, Irak’taki hesaplarında daha huzurlu olabilmek için bile, ABD’nin İran’ı etkisiz kılması gerekiyor. Aynı şekilde, eğer Rusya’yı kuşatacaksa, İran’ın düşürülmesi bir zorunluluk olarak görünüyor. İşte bölge halkları açısından tüm bu tehditlerin önünün alınması, Irak’ta ABD’nin batağa saplanması ile mümkündür. Bu bağlamda Irak’ta direnen kesimler, farklı ideolojik duruşlarına rağmen son tahlilde tüm bölge halklarının ve hatta tüm dünya halklarının geleceği için dövüşmektedir. Bu nedenle, Irak’taki işgal karşıtı direnişi ayakta izlemek; onlarla sevinip onlarla üzülmek hiç de abartılı bir duruş değildir. Bu gerçeklere rağmen, sorunu “yeniden yapılanmakta olan Irak’ ta bir yapıcı özne olmak” bağlamında alan ve dolayısıyla ABD’nin başarısı için çaba harcayan çevreler gerçekte bölge ve dünya halklarının kaderi açısından bozucu/yıkıcı bir rol üstlenmiş olmaktadır.

OLGULARI DOĞRU OKUMAK VEYA SONUÇ YERİNE

Irak, dünya gündemine oturmaya başladığı andan itibaren yaptığımız değerlendirmeler anımsanacak olursa, en çok, olguları doğru okumak üzerinde durmuştuk. Marksistler, kimi toplum kesimleri gibi, sadece fotoğraf çekmekle yetinmezler. Onlar, her gelişmeyi kendi süzgeçlerinden geçirir ve oturduğu gerçek zemini tanımlar. Örneğin Irak’ta yaşanan direnişe dair, çok farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. Mesela, Amerika’nın Vietnam’da olduğu gibi Irak’ta da kırılıp yenilgiye uğrayacağını söyleyen Pakistanlı yazar Tarık Ali, “ Bu kırılma gerilla direnişinden ötürü yaşanmayacak. Amerika ordusu içinde yaşanacak son derece ciddi moral bozukluğundan kaynaklanacak diyor. Gerçekte ise, gerilla savaşı olmasaydı, ABD oradaki projelerini güle oynaya gerçekleştirseydi, böyle bir moral bozukluğu olmayacaktı. Pek çok kesimde olduğu gibi Tarık Ali’de de halkın ABD’ye gösterdiği tepki ısrarla küçümseniyor ve sonuçta gelişmeler yanlış okunuyor.

Sayı 11 (Ocak 2004)