Kadın Sorununda Perspektif Daralması ve Kimlik Siyaseti

Biz, egemen veya eksik, tek yanlı veya ‘erkil’ tanımlarda değil, doğanın tüm dişil, Karelerinde ve hayatın yeniden üretiminde tanıdık kadını.

Yarına ertelemedik, ne yan yana durmayı ne de ortaklaşmış üretim ve kavgayı, Kotadan ibaret görmedik, onun haklarını ve varlık alanlarını.

Budur devrimciliğin tüm geçici, ikincil veya yanlış hedefli çözümlerden farkı. Fransa’da sınıf savaşımlarında, Paris Barikatları’nda

Veya kavgada terleyerek yaşanan tüm saflaşmalarda, Budur erkekle yoldaşlaştıran kadını.

Şimdi barikattan kırlara uzanan pratiği de. Krupskaya, Clara veya Kollantai’yı da yok sayarak;

Feminist şal ve reklam eşliğinde daha da geriye taşımak isteyenler var, Kadının kimlik ve pratiğini.

Böylece yok edecekler, ekmek ve gülü aynı kareye sığdırabilen birikimi. Ve sistemin insafına bırakacaklar, diyalektiğini yitirmiş

Bu iki taraflı güzelliği…

Sovyetler’e dair eksik ve çarpık bilgi, sınıflar mücadelesinin niteliğine dair yanlış yorum ve değerlendirmelerle birleşince, kimilerinin nezdinde kimlik siyaseti, sınıf siyasetinin alternatifi olarak algılanır olmuştur. Kadın sorununun, sınıflar mücadelesinin dışında bir mücadele alanı olarak görülmesi ve mücadelenin ( sisteme değil ) erkeğe dönük bir zemine çekilmesi, bu algı ve kavrayış sorununun, dolayısıyla programatik yanılgının dışavurumlarından biridir.

Toplum yaşamını erkekle beraber örgütleyen ve ilk komünal deneği el ele yürüten kadını, ezilen cins haline getiren nedenler, sanıldığının aksine, karşı cinsin ‘erkek’ nitelikleri değil, sınıf ayrımını koşullayan maddi zemindir. Yani mesele, özü itibariyle ne cinseldir, ne de niyetle ilintilidir; sınıfsaldır. Böyle bir ayrım ortaya çıktığı andan itibaren, bugüne dek diğer sınıfsal ayrım ve farklar gibi çeşitli evrimler geçirmiş; baskı, gerek maddi gerekse ideolojik zeminde kökleşerek derinleşmiştir.

Özgürlük, kaybedildiği yerde aranmamalı; esaret onu sağlayan maddi zeminle beraber kaldırılmalıdır. Meselenin “erkekçe nitelik ve niyetler”le ilintili olmadığına dair gerçekte mücadele tarihi boyunca pek çok öğretici, kanıtlayıcı örneğe rastlanmıştır. Ne var ki gerek yanlış tarih okumaları, gerekse ( günümüzde artarak devam eden ) sınıfsal bakış açısının yitiminin sebep olduğu algı daralması nedeniyle bu örnekler ya görülmemekte ya da yanlış değerlendirilmektedir.

Eşit koşullarda, yoldaşça hareket edildiğinde, soruna dair kültürel ve maddi engeller bir anda kalkmasa da, mücadelenin el ele ortak emekle örgütlenmesinde çok başarılı örneklerin verildiği bilinmektedir. Örneğin Paris Komünü’nde (Petrolcü Kadınlar dahil ) kadınlar genel anlamda en aktif rolleri erkeklerle beraber üstlenmiş, bunun için, ‘önce kadın üzerindeki baskı kalksın, sonra beraber hareket edilir’ biçiminde bir koşul öne sürülmemiştir. Elbette bu tür pratikler, sorunu köklü olarak çözmüyor. Ama, köklü çözüme giden yolu açıyor.

Sınıflı toplumlar süreci kadının uğrayacağı ayrımcılığının bilinçaltına dek işlemesine sebep olmuştur. Bunun sökülüp atılması, gerek alt yapıda gerekse üst yapıda ( hukuksal, kültürel zeminde ) uzun bir geçiş sürecini gerektirir. Böyle bir geçişin taşıdığı önem ve öncelik, sosyalistlerce bilinmez değildir. Nitekim Sovyetler Birliği’nde ilk yazılı yasanın kadına ve aileye dair olması, bu önem/ciddiyet sebebiyledir. Bir taraftan eşitlik, hukuksal güvenceye alınmış; diğer taraftan kapitalist ilişkilerden sarkan alışkanlıkların, engel ve zorlukların aşılması, kadının sırtına binen yükün kaldırılması için; merkezi çamaşırhaneler, ortak mutfaklar, kreşler, yaz kampları vb. hayata geçirilmiştir.

Gerçekte kadın sorunu, öz itibariyle, sınıflı toplumun sebep olduğu diğer sorunlardan ‘ezen-ezilen’ ilişkisinden bağımsız bir sorun değildir. Ve nasıl ki, sömürünün kaynağı tek tek iş yerlerindeki ‘patron’lar, bilimsel olmayan, ezberci ve ‘tek’çi eğitimin kaynağı okul müdürleri; ezilen ulusun sorunlarının kaynağı, ezen ulusun tek tek bireyleri değilse; kadının uğradığı ayrımcılığın müsebbibi ve kaynağı da yanındaki yöresindeki erkekler değil; toplumun sınıflı niteliğidir. Sistemdir. Mücadelede ancak aynı sistemin mağduru diğer ezilenlerle ortak mücadeleyi öngören bütünlüklü bir program ile başarıya ulaşabilir. Bu tanım/öngörü nasıl ki fabrikada kendini patrona ezdirmek anlamına gelmiyorsa, sokakta veya evde kadının erkeğe kendini ezdirmesi ( yani bugünün gerçeklerini ıskalaması ) anlamına gelmiyor. Bu tür değerlendirme ve yakıştırmalar, söz konusu çözüm önerilerini bütünlük içinde inceleme sabrı veya yeterliliği olmayanların ürettiği, subjektif bir kanaate dayanmaktadır.

DOĞRU MÜCADELE DOĞRU TEŞHİSLE MÜMKÜNDÜR

Mao, çelişki olgusuna dair yaptığı kapsamlı değerlendirmede ‘çelişki içseldir’ vurgusuna özel bir yer ayırır. Bu tespitin hayattaki kapsamı, sanıldığından da boyutludur. Günlük yaşam kesitleri (tali) çelişmeleri gerçek nedenin önüne çıkaran ve yanıltıcı rol oynayan pratiklerle doludur. Bir ev yaşamında veya hapishanede bir koğuş/hücre yaşamında ortak yaşamın gereklerini yerine getirmeyen kişi, sorunu ya ortamın kendisinde ya da diğer öznelerde görür. Ancak yer değiştirdiğinde, aynı sorunların devam etmesi, sorunun kaynağının yanlış yerlerde arandığını, çelişmenin dışsal değil içsel olduğunu gösterir.

Evlilik öncesinde sıkça yaşanan bir örnektir; mutsuzluk sebepleri hep dışsal nedenlerde (parasızlık, ortak evin olması, aile fertleri vb.) aranır. Bu engellerin hepsi kalkınca, gerçekle (soruna sebep olan asıl çelişkiyle) yüzleşilir. Benzer bir durum, bugün solun önemli bir kesimini etkisi altına almış olan, sınıfsal bakışın kitleselleşme hesaplarına (gerçekte günü kurtarmaya) feda edilmesi meselesi için de geçerlidir. Gerçekte kendini ifade etme, hedef kitlenin gönlünü kazanma vb. konularda yaşanan tıkanmanın nedeni de ‘içsel’dir. O çalışmayı yapan (gerçekte yapamayan) örgütsel öznenin kendi eksikliği/yetersizliği marksizme fatura edilmekte ve onun yerine, kimlik siyaseti ikame edilmektedir. İşte kadın sorununda son yıllarda çubuğun hızla devrimci perspektiften feminizme doğru bükülmesinin ardında bu tercih ( kimlik siyaseti ) yatmaktadır. Kürt sorununda bu duruş katışıksız bir pragmatizme dek vardırılmış durumda, örneğin Gündem Gazetesi’nde yazan Veysi Sarısözen , 4 Nisan’da, ‘Suriye’de kimi desteklemeli ? El cevap! Kürdü destekleyeni…’ diye başlık attı. Ve bu olasılığa, ‘Suriye’nin dostları’ denen grup da dahil olduğunu söyledi. Tüm bölgeyi, emperyalist çıkarlar çerçevesinde bir savaş alanına çevirecek proje ve denklemlerin içinde ‘fayda’ damıtıp rol üstlenmek, ancak ölçeksizliğe varan pragmatizmde mümkündür. Böyle bir savrulmaya karşı, doğruluğu kanıtlanmış en gerçekçi güvence ise; sınıfsal paradigmadır, (marksizmdir). Eğer merak edenler varsa 4+4+4 olarak bilinen ve içine (MHP’nin önerisi paralelinde) Kur’an ve peygamberin hayatı dersinin eklendiği yasayı, oylamaya katılan 8 BDP milletvekilinden 5’inin destekleme sebebini de aynı yerde (yöntem ve duruş sorununda) aramak gerekmektedir. Gerçekte ne Mao’nun çelişki konusuna dair bilimsel çözümlemeleri, ne kadın sorunundan çevre sorununa ve ulusal soruna dek, halkların önündeki sorunların nasıl bir program içinde birinin diğerini tamamladığı, bir bütünlükte çözüleceği, bilinmez değildir. Elbette bir oranda da olsa, algıda/kavrayışta ve dolayısıyla sorunların temeline inebilme kabiliyetinde bir düşme/zayıflama söz konusu. Yine de Marks’ın yerine muarızlarını, toplumsal uyanışın yerine kişisel uyanışı ( ne demekse ? ) koyma ısrarında, bilinç eksikliğinden çok, bir tercihin yapıldığını söyleyebiliriz. Birey eksenli duruşun ilham kaynaklarından Robin Sharma’nın ‘koza kelebeği bilmez’ kitabından aktarıyoruz;

Kitapta, Dan Julian’ı anlatıyor: ‘Kendi bilgilerinin ve felsefesinin, Ortadoğu ve Kuzey İrlanda gibi çatışma alanlarında sorunları büyük ölçüde azaltabileceğine kuvvetle inanmaktaydı. Ben de aynı kanıdayım. Julian’ın dünya sahnesine bir devlet adamı olarak çıktığı günü bekliyordum. Cumhurbaşkanlarına, başbakanlara yürekleri açmanın en yüce benliklerini yeniden kazanmanın nasıl savaşlara son vereceğini ‘kazan’ ittifakları yaratarak dünyayı daha iyi, daha sevgi dolu bir yer haline getireceğini gösterebilirdi.’ (s:181-182).

Yukardaki alıntı, sorunlara kaynağından sınıfsal bakış açısından da bağımsız bakma eyleminin hangi noktalara varabileceğini göstermek açısından önemlidir. Sanki sorunlar cumhurbaşkanı ve başbakanların ‘yüreklerini açmaları’yla ilintili, niyete bağlı kişisel sorunlarmış gibi gösteriliyor. Bugün Suriye’de neler olup bittiğine Türkiye’nin (hatta T. Erdoğan’ın) karar veriyor olduğunu sananların da sayısı ne yazık ki az değil. Türkiye’nin bu konudaki politikasını eleştirenler bile ‘Türkiye acele ediyor’ biçiminde değerlendirmeler yapıp, iradenin Türkiye’de olduğu varsayımında hareket ediyor. Halbuki bugün artık olgular öylesine iç içe girmiş durumundaki, bir ara başlığı incelerken, özelin genele uzandığını, parçanın bütünü barındırdığını ve dolayısıyla, Ortadoğu’da kaldırdığımız her taşın altında ABD’nin (emperyalizmin) çıktığını görüyoruz. Bu durum bizler de ilkelerde ve bütünlüklü bakış açısında ısrarı büyütürken, kimilerinde pragmatizmi ve yedeklenme eğilimini büyütmekte, ilkeler taktikle, gelecek anla ikame edilmektedir. Ve hiçbir koşulda yan yana gelmemesi gereken kesimlerle ‘ kazan-kazan’ hesabı yapılmaktadır.

2012 8 MART’INDA ERKEKLERDEN ARINDIRILMIŞ BİR ŞEKİLDE KUTLAMA NİCELİĞİ ARTTIRMADI

Doğal cemreler gibi toplumsal cemrelerin de habercisi Mart’ı geride bıraktığımız bu günlerde düşündürücü iz bırakan etkinliklerden biri de 8 Mart oldu. Erkeklerden arındırılmış, böylece devletten, iktidardan, baskı ve şiddetten de arındırıldığına inanılan steril (?) bir ortamda yapılan kutlamalara katılan devrimci yapı sayısı bu yıl daha da arttı. Ne var ki bu durum (sanıldığı ve yanlış teşhis sonucu beklendiği gibi) niceliği artırmadı hatta azaldığını bile iddia edebiliriz. Ama bu şimdilik erken bir tartışma olur. Yine de böyle bir tartışma için acele etme eğiliminde olanlara, HDK kurulurken kopartılan kitleselleşme (nicelik) eksenli fırtına ile devamında ortaya çıkan sonucu (ölü doğumu) hatırlatabiliriz.

‘BEN’İN GÖLGESİYLE ÖRTÜLÜYOR ‘BİZ’İN ÜZERİ

Daha ütopyacı Fourier’de bile vardı,

Kadının kurtuluşunu genelin kurtuluşuna koşul sayma eğilimi.

Veya sınıfı değil, tüm insanlığı ölçü alan perspektifle hareket edilirdi. Doğanın Diyalektiğini ise Engels, bir kum tanesini dahi dikkate alarak inceledi.

Yani ne cins olarak ezilene, ne de doğanın öğreticiliğini yok saymadan geliştirdi, Marks ve Engels, o bütünlüklü öğretiyi,

Şimdi gerçekte, sadece sınıftan değil,

Uzun soluklu programdan ve bütünlüklü tüm alanlardan kaçar gibi Anla ikame ediliyor devrim perspektifi

Ve sayısal kazanca feda ediliyor, mücadelede bedelin nitelik diye biriktirdikleri.

Kısacası yani ‘ben’in gölgesiyle örtülüyor ‘biz’in üzeri…