İnsana Dair Üç Durum

Erkan EMİN

Bir: Kalabalık bir insan topluluğu düşünün… Yanyana dizilmiş bir sürü insan… 50, 100, 200, 500 falan değil… Yaklaşık 5000 tane insan olsun… Biliyorum, öyle 5000 kişiyi yanyana tastamam hayal etmek mümkün değil, ama bir deneyin… Dünyanın farklı coğrafyalarından olsalar da onları biraradaymış gibi hayal edin… Hepsi oracıkta… Yanyana sıralanmış 5000 kişi… Ama hepsi de çocuk olsun bunların…

5000 çocuk… Güleç yüzlü, tombul yanaklı ve parıldayan gözlerle bakan çocuklar olmasın ama… Çoğunluğu Afrika’nın alın yazısını taşıyan; sıcaktan dudakları çatlamış, kara derili çocuklar olsun. Sıska, çelimsiz, aç ve susuz… Ve tabiki canlı olmasın bu 5000 çocuk… Hepsi de ölü olsun… 5000 ölü çocuk… Yanyana sıralanmış 5000 çocuğun cesedini gözlerinizin önüne getirin… Bir süre orada kalsınlar…

Bugün, içme suyu bulamadığı için dünya genelinde ortalama 5000 çocuk öldü… (1) Dün de içme suyu bulamadığı için dünya genelinde ortalama 5000 çocuk öldü… Yarın da içme suyu bulamayacağı için dünya genelinde ortalama 5000 çocuk ölecek… Bir sonraki gün de içme suyu bulamayacağı için dünya genelinde yine ortalama 5000 çocuk ölecek… Paradan başka bir değer tanımayan, insana dair herhangi bir kaygısı olmayan bu aptal sistem devam ettikçe, diğer günlerde de bu böyle devam edecek…

Ortalama 5000 olarak belirtilen bu sayı, sadece içme suyu bulunamamasından kaynaklı ölümleri ifade ediyor. Bu rakama; sağlıksız doğumların neden olduğu ölümler, yetersiz beslenme, tedavisi mümkün olan ancak maddi yoksunluklardan ötürü önüne geçilemeyen ölümcül çocuk hastalıkları, diğer sağlıksız koşulların yarattığı hastalıklar, vb. dahil değil. Sadece içme suyu…

Sadece içme suyu bulamadığı için ölen 5000 çocuk, insana yaraşır bir düzenin ne kadar gerekli olduğunu da söylüyor bize. Başka hiçbir şey değil, sadece içme suyu… İnsanlığın tarihsel ve maddi birikiminin kardeşçe paylaşılacağı, insanca yaşama hakkının en temel hak olacağı ve çocukların susuzluktan ölmeyeceği bir dünya için, sosyalizm gelecektir… İnsanlığın geleceğe dair tek kurtuluş projesi olan sosyalizm… Bugün ölen ortalama 5000 çocuğun utancını taşımayan kapitalistlerin olmayacağı bir dünya ve bunun için sosyalizm…

Günümüz dünyasında, insanlık tarihinin onbinlerce yıl süren mücadele ve emeğinin ürünü olarak ortaya çıkan birikimden hala nasibini alamadan yaşamak zorunda, (büyük bir kısmını Afrika kıtasının oluşturduğu) bir çok bölge. Peki, iki ayakları üzerinde durmaya başlamasından ellerini kullanmasına, alet yapımından ateşi ve tekerleği bulmaya, mağara yaşamından kentler kurmaya, anlaşmak için farklı sesler çıkarır bir halden yazılı ve sözlü kültür yaratımına kadar değişen, dönüşen ve gelişen bir birikimi vareden bu insanlık, nasıl olur da böylesi aciz bir duruma düşer?..

Aslında cevap hiç de uzaklarda değil. Kapitalizm yaşadıkça insanoğlu bu acizliği hep yaşayacak…

İki: Bir sayı daha… İstanbul’da yaşayan 75,000 kız çocuğu okula gitmiyor… (2) Gidemiyor ve/veya gönderilmiyor demek daha gerçekçi olur. (Çünkü gitmiyor demek okula gitmeme tercihinin kız çocuklarından kaynaklandığı anlamını verir.) Evet 50 ya da 100 yıl öncesinden değil, 2004 Türkiye’sinden bahsediyoruz. Okulda olması gereken 75,000 kız çocuğu…

Ve mahalle aralarında bile göze çarpan, özensizce hazırlanmış, iğreti bir pankart… Haydi Kızlar Okula. Okula gitmesi gereken 75,000 kızı, okula davet eden iğreti bir pankart… Beyaz zemin üstüne yazılmış, öylece uluorta sırıtan bir yazı…

Türkiye’de verilen temel eğitimin savunulacak bir yanı olmadığını bizzat bu ülkeyi yönettiğini zanneden bakanlar dahi söylüyor. Eğitim sisteminin savunulacak bir yanı yok, ancak çocukların okuma yazma öğrenmeden evlere kapatılmasının, cinsel ayrımcılığın ve/veya küçük yaşta çalıştırılmasının da savunulacak hiçbir yanı yok.

75,000 kız çocuğunun okula gidememesinin arka planında sosyolojik, ekonomik, kültürel, vb. bir çok neden yatmakta. Okurken utandığım ama bu durumu yaratan koşulların sorumlusu olanların utanmadığı Haydi Kızlar Okula pankartının ardındaki olgulardan birinden söz etmek istiyorum.

Yalnızca birinden… Siyasal İslam’ın yozlaştırıcılığı…

İnsan türünü kadın ve erkek diye kategorize etme zorunluluğunu dayatması yetmiyormuş gibi sapıkça bir yaklaşımla kadını ikinci sınıf bir canlı olarak görmesi, Siyasal İslam’ın, insani yabancılaşma ve yozlaşmadaki etkisinin ne denli korkunç olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Daha doğar doğmaz ne yapacağı belirlenen kız çocuğunun bu noktadan sonra okula gönderilmemesi de aslında kendi içerisinde tutarlı bir yaklaşım. Tutarlı çünkü kadın, erkek için varolacaksa ve ona hizmet edecekse okula gitmesine de gerek yok!..

Aslında kadın sorununa sağlıklı bir bakış, bütüncül bir değerlendirmeyi de gerekli kılar… Kadını, erkeğe hizmet etmesi gereken bir canlı olarak gören, bir mal gibi onu ambalajlayan (burası türban diye de okunabilir), sadece erkeğinin(!) korumasına bırakan ve onu dış dünyadan yalıtarak deyim yerindeyse kapatan dinci, gerici düşünce ile kadın vücudunu cinsel istismar argümanı olarak kullanan, ilgili ilgisiz her türlü meta ilişkisinde kadın bedenini ön plana çıkaran, kadını cinsel bir obje olarak gören kapitalizm arasında aslında hiç ama hiçbir fark yoktur. Çünkü her ikisi de kadın ve erkeği, insandan kopararak birbirlerinden ayırırlar… Ayrı görevler tayin ederler…

İşte bu nedenle; insanın dinsel veya cinsel herhangi bir ayrıma tabi tutulmayacağı tek düzen olan sosyalizm gerçekleşmedikçe, dinci akımlar ve kapitalizm yapay birer alternatif olarak gözümüzün içine bakarak sırıtırlar… Siyam ikizi bile olsalar bunu çok iyi gizlerler ve insanlara yanılsamalı zengin bir seçenek ortamı sunarlar(!) …

Üç: Rakamların ardından insana dair son bir örnek… Önder Babat… İnsanın insanca yaşaması gerektiğini düşünen ve bu uğurda emek harcayan bir insan… İnsanın kendine yabancılaştırıldığı bir toplumda insanı var etmeye çalışan bir insan…

Önder, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiydi… Devrimci Hareket Dergisi emekçisiydi… İstanbul Üniversitesi Hukuk Oyuncuları Tiyatro Kulübü’nde çalışmalar yürütüyordu… Aynı zamanda İnsancıl Atölyesi katılımcısıydı…

Önder Babat katledildikten sonra yaşanan olaylar; insanların/kurumların bir olay/olgu karşısındaki tutumları, yaşamın küçük bir kesitinin dahi nasıl bir sınav alanı olduğunun anlaşılması açısından iyi birer örnek olmuştur. Burada Önder’in okuldaki hocalarının ve diğer çalışmalarından ötürü fazlaca devam edemediği felsefe atölyesinin, Önder’in ölümünün ardından nasıl bir davranış sergilediğine kısaca değinmek istiyorum…

İnsan hayatının ve insanlar arasındaki eşitliğin önemine dair konuşmaları kimbilir kaç kez duymuştur Önder, okul sıralarında? Yasalar önünde insanın ve insan yaşamının savunulması gerektiğini de kimbilir kaç kez duymuştur, üniversite hocalarından?.. Bu ve buna benzer onlarca şey duymuştur… Buna eminim. Çünkü müfredatta bunların hepsi var…

Ama yaşam öyle bir sınav ki, sığmaz okul kitaplarına… Taşar gider. Sürekli akar. Durmaz yaşam dersi… Tutunmayanı, düşeni, tökezleyeni alır götürür; yaşam pratiği denen şey… Ya da bocalayanı, tutarsızı, samimiyetsizi alır götürür diyelim… İşte tüm bu sıfatlara uygun(!) davrandıkları için, insan yaşamının önemini anlatan ama Önder’in ölümünün ardından tek kelime etmeyen üniversite hocalarının ezici bir çoğunluğu, yaşamın akıcılığında; akıntıda kaybolup gittiler…

Ve Önder’in de katılımcısı olduğu atölye ve dergisi… Önder’in katledilmesinin ardından dergi sayfalarında Önder’e yazılmış iki adet şiiri (belki de ayıp olmasın diye) yayımlamaktan başka hiçbir şey yapmayanlar, bu konuda bir yazı yazmaktan ısrarla ve bilinçli bir şekilde kaçınarak nasıl olur da insana dair tutarlı bir mücadele verebilirler?.. Burjuva medyasının bazı organları bile konuya insani bir açıdan yaklaşırken burjuva edebiyatına karşı mücadele ettiğini söyleyen bu insanlar, Önder Babat’ın ölümünün ardından tutundukları tavırla nasıl bir sınav vermişler, nasıl bir samimiyet sergilemişlerdir?.. İnsana dair sürekli vurgu yapanlar nasıl olur da bu konuda tek satır yazmazlar?..

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka konuysa bir insanın/kurumun bir olay karşısında herhangi bir çalışma ve mücadele yöntemini benimsemesinin ve uygulamasının dayatılamayacağıdır. Ancak böylesi bir konuya duyarsız kalmak; kendi çalışma ve mücadele yöntemleri çerçevesinde bile hiçbir şey yapmamak, yani susmak, hiç de insani bir davranış değildir… İnsana yakışan susmak olamaz…

Hayat denilen bu yolda en ufak bir tutarsızlık ve samimiyetsizlik durumu, tökezlemeyi ve bazı durumlarda düşmeyi de beraberinde getirir… Üçüncü insani durum, yaşam yolunda tökezleyen ve düşenler içindi…

Sonsöz yerine: İnsan yukarıda örneklenen hiçbir durumu hak etmiyor, sadece ve sadece insan olmayı hak ediyor… Ve onu insanlaştıracak düzeni de…

  1. UNICEF, 25 Ağustos 2004 tarihinde, Sudan’ın güneyinde yaşanan etnik çatışmalarla ilgili yaptığı açıklamada; dünyada, günde ortalama 4000 çocuğun temiz içme suyu yoksunluğundan öldüğünü ifade etti. Bkz.http://www.unicef.org/wes/index_23249.html

16-23 Mart 2003 tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto, Shiga ve Osaka şehirlerinde yapılan 3. Dünya Su Forumunun, 17 Mart’ta, Gelişmekte Olan Ülkelerde İçme Suyu Kalitesi ve Bulaşıcı Hastalıklar konulu oturumunda, dünya genelinde bir gün içerisinde yaklaşık 6000 çocuğun güvenilir içme suyu bulunamamasından ötürü öldüğü deklare edildi.

Bkz. http://ap.world.water-forum3.com/themeWwf/en/sessionDetail.do?id=59

  1. Yalnızca İstanbul’da okula gitmeyen 75,000 kız çocuğu vardır. ( UNICEF Türkiye ) Bkz. http://www.unicef.org/turkey/untr/sy11/_ge43.html

Sayı 15 (Kasım ‘2004 – Ocak ‘2005)