Hiçbir Devrimci Sorunlarının Çözümünü Devrimci Normlar Dışında Aramamalıdır

Sol’a, büyük ölçüde dışardan dayatılan veya gerçekte devrimciliğin amaca uygun biçimde organize edilmesindeki mantığın, kavranmamış olmasına dayanan tartışmaların başında “örgüt içi demokrasi” gelmektedir.

“Moda tarz” halini almış bu çerçevedeki tartışma, 80’li yılların ikinci yarısında boy veren “Kuruçeşme Tartışmaları” ile aynı beslenme kaynaklarına sahiptir. O süreçteki “sosyalist demokrasi” tartışmalarının, günün ihtiyaçları ile ne denli ilintili olduğu; savunulmakta olanın sosyalistlikle ve demokrasi ile ne kadar alakalı olduğu, bugünün sağladığı “geriye dönüp bakabilme” avantajı sebebiyle, daha net ortaya çıkmıştır. Hiçbir devrimci örgüt yoktur ki, devrimci niteliğini korurken, bu türden tartışmalara rağbet göstermiş olsun; veya bir başka biçimde ifade etmek gerekirse, bu türden tartışmaları baştacı edenlerin devrimci rotada ısrarcı olduğu görülmemiştir. İnsana en yaraşır toplum/yaşam biçimi olan komünizme, en tam demokrasiye varmayı hedefleyen, bu amaçla organize olan ve yola çıkan devrimcilere; burjuva liberal ağızlardan apartılmış kavramlarla veya düşünce kırıntılarıyla saldırmak, ya maksatlı ellerin ya da devrimciliği bilmezlerin işidir.

İşlerin rayında gitmediği durumlarda, hiçbir devrimci, sorunlarının çözümünü devrimci normlar dışında aramamalıdır. Böyle bir olasılık, akışkan bir yapıya sahip olan “devrimcilik dışı eğilimler”e, aralanan kapıdan içeri dolma fırsatı verecektir. Merkezi bütünlüğe sahip hareketlerin en büyük güvencesi, bütünü gözetme yetenek ve koşullarına sahip bir iradeyle hareket etmektir. Biriken avantajların tüm organlara, sağlıklı bir damar yapısı üzerinden akıtılması, gerek organın gerekse de bünyenin sağlığını güvenceye alır. Bu bütünlüğü gözetmeyen adımlar, potansiyel olarak, bütünün sağlığını tehdit etme olasılığını taşır.

Tarihleri boyunca, araçlarını geliştirmeye ve amaca uygunluk niteliklerini arttırmaya çaba göstermiş olan devrimciler; bir partinin veya hareketin oluşum süreçlerini, bu süreçlerde yer verilen organların işlevini ve gerekliliğini -doğaldır ki- en iyi kendileri bilir. Onlara yakıştırılan ucuzlukların ardında, -genellikle- yakıştırmayı yapan kişi veya çevrelerin kendi ucuzluğu yatar. Bir parti/hareket komiteleşmeye neden ihtiyaç duyar; komitelerde neden sekreter ihtiyacı vardır; organlar toplamı olan bir devrimci organizasyon ile bir işyerindeki bürokratik hiyerarşi arasında benzerlikler kurmak, neden devrimcilerin işi değildir? Bu soruların yanıtı, devrimciliği kavramış her kişide veya devrimciliğine, çirkin hesapların gölgesini düşürmemiş her insanda çok net biçimde vardır.

Devrimcilerin yaşam alanlarına, devrimcilik-dışı olguların çürük kokusunu sokmak, şu veya bu nedenle mümkün olabilir. Fakat, o çürük kokunun devrimci mekanlarda kalıcılaşabileceğini sanmak, ancak öngörü yeteneği çürümüş olanların kanaati olabilir.

Devrimci mekanlardaki yaygın iyimserlik; devrimcilerin, olgulardaki negatif yüklerin toplamını alan bir duruşa sürüklenmesinin önünde bir sigortadır. Devrimci basiret, ilerlenen yolda, rota bozucu etkenlerin ağırlık kazanmasına izin vermez. Atacağı her adımda kendini, hareketi ve genelde devrimci normlar bütününü dikkate alabilecek bir kapsayıcılık içerisinde hareket edebilmek, devrimcilere özgü bir niteliktir. Bu, başarılamadığı ölçüde; devrimci gereklilik boyutu az, usulsüzlük boyutu çok olan bir tutum ortaya çıkacaktır. Özellikle örgütlü yaşamın gerekliliğini yeterince kavrayamamış kişi veya kişilerde, devrimcilik öncesi yaşam alışkanlıklarının ağır basması mümkündür. Böyle durumlarda, kişinin örgütle ilişkisinde hiç de yakışık düşmeyecek fiillere rastlamak söz konusu olabilecektir.

Bilinmelidir ki, devrimci hareketle ilişkide başvurulabilecek yakışıksız yöntemler, kullananın elinde bir bumeranga dönüşür ve kendisini vurur.

Taşların dizilmesi aşamasında işi aceleye getirmeyen ve yapı taşlarını özel bir dikkatle yerleştiren hareketimiz, tüm bu özene rağmen, tırmalayıcı fiillerle, bozucu etmenlerle yüz yüze kalacaktır. Kaynağı, ister çevre ilişkileri olsun, isterse karşı-devrim olsun; bozucu unsurlarla baş etmenin yolu, ayağımızı sağlam basmaktır. Bugüne dek örgütsel meseleleri kavramsallaştırılmış sığlıklar içerisinde ele almayan ve çeşitli çevrelerin ezberini bozan hareketimiz; ucuz hesapları kendi ucuzluğu içinde gömmeye, yakışıksız fiilleri bulunduğumuz ortamın dışına düşürmeye yetecek bir birikim ve olgunluğa ulaşmıştır. İsli ellerle çevremizde dolaşanların gayreti, ellerindeki karayı kendi yüzlerine bulaştırmaktan öteye gitmeyecektir.

DEVRİMCİ YAŞAMIN KENDİNE AİT BİR SEÇİCİLİĞİ VARDIR

Biz devrimciyiz. Çaresiz veya güçsüz değiliz. Gücümüzü haklılığımızdan alıyoruz. Çare ise, çoktur; devrimci yöntem, çözüm üretmede ufuk zenginliği demektir. Devrimcinin elinde her zaman hazır çözümler olmaz. Her duruma uygun bir cesaret, ruh hali ve dinginlik de olmayabilir. ” Yeryüzünde her zaman kusursuz biçimde beliren cesaret var mı? “( Çelik Böyle Sertleşti, cilt:2, s:144) diyor Ostrovski. Mesele, cesaretin kusursuzluğu veya her an hazır bulunan bir nitelik olması değildir. Bir devrimciye gerekli olan, delice bir cesaret de değildir. Önemli olan, “olması gereken” için imkanları zorlamak ve korku, heyecan gibi ruh hallerinin belirdiği durumlarda bilincin seçiciliğine tereddüt bulaştırmadan ve ayakbağı oluşumuna izin vermeden adım atabilmektir. Çeperlerini korku hormonları dövmeye başladığı halde, gerekli kanı pompalamaktan geri durmayan yürekler, devrimcilere yakışan yüreklerdir. Korku, insani bir özelliktir. Bu nedenle, önemli olan, korkuyu yenebilmektir.

Devrimcilik, yaşamı bütünüyle programlama şansı verir. Kendiliğinden akışın, “kader” sayılabilecek gelişmelerin büyük ölçüde sınırlandığı böyle bir yaşamda; seviyeyi düşüren duruşlar, ucuz çözümler; “doku uyuşmazlığı” sebebiyle bünyenin reddettiği uygunsuz kesitler olarak göze çarpar. Devrimcilerde, kaliteyi arttıran, seviyeyi yükselten içsel sebeplerin yanında, bozucu etkide bulunan sebeplere de rastlanır. Bunlar, sürece katılım sağlayan kişi ve çevrelerin beraberinde getirdiği ve giderek aşılması gereken niteliklerdir. Devrimci yaşamın insana kazandıracağı kişilik süzgeci, ölçü alınan normlar çerçevesinde oluşur. Tabii, sözkonusu “süzgeç”, mekanik bir olgu değildir. Terkedilmesi gereken alışkanlıkların ve aşılması gereken kişilik özelliklerinin varlığı, öncelikle bunların taşıyıcısı kişi tarafından kabul edilmeli ve mücadelenin gerekliliğine inanılmalıdır. Aksi takdirde, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınan kişiler için, böyle bir süzgeçten ve olumlu yönde bir kişilik evriminden söz etmek olanaklı değildir. Teşhisin doğru yapılması kadar, tedavinin gerekliliğine inanç da rahatsızlığın aşılması için bir zorunluluktur.

KİŞİNİN, KENDİ NİTELİKLERİ İLE YÜZLEŞMEKTEN KAÇINMASI, GELİŞİMİ KÖSTEKLER

İnsanların isteklerine yön veren olgular, her zaman saf/net bir halde olmayabilir. Birbirine zıt duyguların etkisinde kalmak; sahip olunan duruşa ters de olsa, kimi mıknatısların çekim alanına girmek mümkündür. Hatta insan bazen, bilincinin bir yanıyla yanlış olduğuna kanaat getirdiği bir yöne doğru ilerlemekten (sürüklenmekten) kendini alıkoyamaz.

Yaşamda kişinin sürüklenmemesi ve çekim alanına girdiği her vakuma kendini kaptırmaması için; iç tutarlılık, kendi nitelikleri ile yüzleşebilmek, doğrularda ısrar, vb. özelliklere sahip olması şarttır. İnsanın, kendi gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınması, çözüm gibi görünse de gerçekler onu, çözümsüzlük kıyılarına doğru sürükler. Ve vaktinde kendileri ile yüzleşmekten kaçınılmış olan olgular, daha da büyümüş ve beraberinde yeni sorunlar getirmiş olarak açığa çıkar. Sürekli olarak irtifa kaybedilen bir yola girenler, giderek o yolun niteliklerini kanıksamaya başlar. Üstelik kişiliklerinde “fren yapıcı” özellikler yoksa; kendilerini, düşmenin ve karanlığın dehlizlerinde bulması kaçınılmaz bir hal alır.

Eleştirildiğinde, hata kabul etmez bir tavra girmek; türlü gerekçelerle eleştiriyi savuşturmaya çalışmak, genellikle kişinin kendisine zarar verir. Küçük-burjuva gururu, kendini beğenmişlik kibiri vb. biçimde dışavuran eğilimler; kişiyi, kendini de kandırma yoluna ittiği için, ilişkilerinde saygı unsuru bütünüyle yok olur. Hele ki yaşamlarının her anında güçlü bir irade örneği sergilemek durumunda olan devrimciler için, bu türden zaafların bedeli çok ağır olabilir.

Arkadaşı Dimka tarafından küfür ve sigara içme konusunda eleştirilen Pavel Korçagin; ” Kötü bir alışkanlıktan vazgeçmeyenin ciğeri beş para etmez “(age., s:159) diyerek, ağzındaki sigarayı alıp söndürür. Küfür konusunda ise, ” Kala kala ana avrat sövmem kalıyor. Bu ayıbımı kökünden söküp atamadım, ama Dimka bile küfürlerimi çok ender duyduğunu söylüyor, bunu kabul ediyor. İnsanın ağzından laf kaşla göz arasında çıkıverir, sigara yakmaya benzemez bu, bunun için küfürü de bıraktığımı söyleyemem. Ama sırası gelince küfürü de bırakacağım .”(age., s:159-160) der.

İHANETİN ŞEKLEN BENZERLİĞİ KADAR, ONA RENGİNİ VEREN KİMYASI DA BENZERDİR

Tarihin ihanete ve ihanetçilere ayırdığı sayfalar incelendiğinde, şaşırtıcı bir benzerlik olduğu görülecektir. Gerçekten de ilk karşılaşılan örneklerden sonra devrimciler; geçici yol arkadaşlığını, ihanete varan kulvar değişikliklerini ve kişilik arızalarını dahi harekete fatura ederek samimiyetsizlik örnekleri sergileyenleri tanımakta güçlük çekmemiştir. Farklı zaman ve mekanlarda aynı -ezberlenmiş- yakıştırmaları yaparlarken kullandıkları ilkel yöntemler de onları benzer kılmış; çirkinlikte ısrar, ortak noktaları olmuştur.

Ostrovski’nin romanında Pankratov’un, Troçkist muhalefete karşı konuşurken söyledikleri, inanıyoruz ki dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok devrimcinin duygularına tercüman olmuştur. Onlar ne bizim silah arkadaşlarımız, ne devrim savaşçıları, ne de düşüncede yandaşımız gibi hareket ettiler, hayır. Bütün çıkışları düşmanca, uzlaşmaz, safra doluydu. Üstelik de bize iftira attılar. Evet, yoldaşlar, iftira attılar diyorum. (…)

Partimizin en çetin vartaları atlatmış, en mükemmel birliğini, şanlı şerefli eski bolşevik muhafız alayını, RKP’yi demir dövercesine meydana getiren, kuran biz bolşevikleri, çarlık despotizmi zamanında hapishanelerde çürütülen, Lenin yoldaşımızın yanıbaşında, menşeviklerle, Troçki’yle amansız bir savaşa atılan bizleri, parti bürokratizminin temsilcisi olmakla suçluyorlar. Böyle sözleri düşmandan başka kim söyleyebilir? Parti ve parti aygıtı bir bütün değil midir?

Genç Kızılordu erlerini durmadan ve üstelik de bölük bölük düşmanlarla çevriliyken kendi komutanlarına, komiserlerine, karargahına karşı kışkırtanlara nasıl bir ad verebilirsiniz? Söylesinler bakalım, cevap versinler: Ben bugün tornacıysam, yarın da komite sekreterliğine seçilirsem, troçkistlerin düşünce ve inançlarına göre, bununla hemen “bürokrat” mı, yüksek mevki peşinde koşan bir rütbe meraklısı mı olurum? Hem de şu antikalığa bakın, sevgili arkadaşlar, bürokratizme karşı gelen, bürokrasiyle çarpışan muhalif kişiler arasında kimler karşımıza çıkıyor? Alın size Tufta’yı, az zaman önce koyu bürokratizmi yüzünden işinden kovuldu. Alın size Tsvetayev’i, onun da ünlü sözümona “demokrasisini” Solomenka’lı arkadaşlar arasında bilmeyen yok. Peki, ya Afanasyev’e ne buyrulur? İl Komitesi, Podolsk bölgesinde sert yöneticilik taslaması ve karşısındakilere despotça davranması yüzünden onu tam üç kez işinden almamış mıydı? Ama şu işe bak, partiye savaş açanlar, partinin cezalandırdığı kişilerin ta kendileridir.(…)

Elbette ki ihtiyarlarımızın yerine gün gelecek, daha genç olanlar geçecek, ama bunlar tüm güçlükler karşısında kudurarak partimizin çizgisine saldıranlardan olamayacak .”(age., s:207-209, abç.)

İhanetin şeklen benzerliği kadar, ona rengini veren kimyası da benzerdir. Sebepler, ortaya çıkış şekli, izlediği mecra ve sonuçta koyu bir renge bürünerek netleşmesi; bütünüyle benzerdir.

Devrimciler, kapitalizmin koyu karanlığı içerisinden çekip aldığı insanlarda; netlik, pürüzsüzlük, üzerine gölge düşmemiş ruh halleri arama saflığına düşmez. Kazanılan her insanın, henüz sadece zemin değişikliği itibarıyla avantajlı bir duruma geçtiği; nitelik değişimi için uzun bir zaman gerektiği bilinir. Yeni süreçte de ayak tökezlemesi gibi, düşünce tökezlemesi de mümkündür. Tökezleme anında yapılan iradi toparlanma hamlesi, zayiatsız veya az zayiatla yola devam etmeyi mümkün kılar. Buradaki başarıda, kişinin sahip olduğu karaktersel şekillenme kadar, onu elinden tutarak beraber yürüme imkanı tanıyan hareketin pozitif yöndeki etkisi de önemli rol oynar. Ancak, kişinin ruhsal şekillenme sürecinde, kişilik yataklarına birikmiş olan tortulardaki miktar ve sertleşme bazen devrimcilerin işini bir hayli zor kılar. Öyle ki, bu, kavganın sarsıntılı tökezlemelere sebep olabilen(ki bu tür durumlar, kavganın doğası gereği her dönem mümkündür) anlarında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkar. Kişi, o ana dek rastlanmayan bir reaksiyonla devrimcileri ve devrimciliği karşısına alan bir duruşa geçmemişse, yardımcı olunmalı ve tökezlemenin izleri, elbirliği ile aşılmalıdır. Ancak, bazen, devrimcilerde potansiyel olarak bulunan hiçbir hoşgörü türüne sığmayan örneklerle karşı karşıya kalınmaktadır. Bu tür durumlarda gerçekçi olmak ve devrimcilerin “peygamber” olmadığını anımsamak gerekiyor.

Devrimcilerin, önlerine amaç olarak koydukları finale doğru sağlıklı adımlarla ilerleyebilmelerinin, karşılarına çıkan ayakbağlarını koparmalarının ve muhtemel hata ve yanlışlardan arınmanın vazife edinilmesi gereken zemin, yine devrimci zemindir(örgüt ve çevrelerdir). Bu işlerin, devrimcileri karşılarına almış “istismar şampiyonu” çevrelere bırakılması ve bu çevrelere böylesi konularda söz ve işlev hakkı tanımak, ellerindeki çamuru sağa sola bulaştırmada daha rahat/serbest olma imkanı verecektir. Devrimci hoşgörüyü, genişlik ve demokrasiyi, devrimcilere karşı bir atmosfer oluşturmada ve devrimci değerleri aşındırmada bir hak genişliği olarak algılayanlara; devrimci demokrasinin zararlı ellere karşı ne anlama geldiğini -tam da onların anlayacağı dilde- anlatmakta tereddüt edilmemelidir.

BİR HAİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İhaneti seçtiğin gün

bedenindeki hücreler bile yol ayrımına girdi.

Geçmişteki anıların albümdeki fotoğraflar kaçarcasına uzaklaştı kokunu alabilecekleri her mekandan…

Bundan böyle ruhunu dolduran kir rüyalarına pul pul dökülecek.

Uyumaların gibi uyanmaların da kâbusa dönüşecek.

Sen

yok olmanın hiçliğin

değer bezirganlığının ruhunu üç kuruşa satmanın sembolü olarak

hakkettiğin yere kazınacaksın.

Doğa

seni yaşatmamış olmayı

İHANETLE BAŞ ETMENİN DE, DEVRİMCİLİĞİN GÖRKEMLİ FİNALİNE GİDEN KULVARDA IŞIKLA YIKANMANIN DA YOLU, DEVRİMCİLİKTE ISRARDAN GEÇER

Madem ki devrimciyiz, o halde her sabah güneşin doğumunu sağlayan biziz .” diye düşünecek kadar ileri gitmeyeceğiz; ama güneşten, onun her anını farkedecek kadar haberli olacağız.

Göğümüzü, asık suratlı bulutların eksik olmayan tehdidinden korurken, güneşin ışınlarının bize kırılmadan ulaşmasını sağlamak, önemli çabalarımız arasına girmelidir. Biz devrimciyiz, bulunduğumuz yerlerde, görüş mesafesini ve netliğini arttırmak bizim özelliğimizdir.

Devrimciliğin yüzyıllardır tanımlı olan içeriği, bugün için bize bir avantaj/kolaylık sağlasa da, işin kendisini kolay kılmıyor. “Yeni sömürge” ülkelerde, az oksijenli bir yaşama mahkum edilen insanlar, tepkilerini nereye yöneltecekleri konusunda pusula sorunu yaşasınlar diye ne gerekiyorsa yapılmış; karşıdevrim organizasyonu, ağını çok boyutlu kurmuştur. Bu konuda olumsuz etkide bulunan çevrelerden biri de 90 sonrasının toprağında büyüme fırsatı bulan; sol görünümlü, şekilsiz/amaçsız örgütlenmelerdir. Örgütsüz ve yeterli bir bilinç seviyesine ulaşmamış olan toplumlarda, insanların eline derme çatma fikirlerin bayraklarını tutuşturup, yanlış yönde koşturmak mümkün olabiliyor. Genel ve özel tahakkümden, üzerinde hissettiği baskıdan bunalan insanlarda tomurcuklanan “anti-iktidar” eğilimi, doğru ve sonuç alıcı bir rotaya sokulamadığı sürece, suistimale ve yanlış yönlendirmelere açık halde duracaktır. İktidarın, gerek şahıslarca gerekse kurumlarca hergün yeniden üretildiği bir dünyada, “iktidar” olgusundan kurtulmanın yolu “her türlü iktidara karşı olmak”tan geçmiyor. Bunu bilen devrimciler, kurumsallaşan ve insanların ruhunda kendine yerleşecek yer bulan bu zehri altetmenin biçimlerini geliştirirken, ürettikleri yöntemlerde keyfi davranmazlar.

Bir daha iktidarlar olmasın diye, bir kez de olsa iktidar olmanın gerekli ve şart olduğunu söylemek ve vakti geldiğinde uygulamak, devrimcilerin iktidar olgusu ile barışık olduğunu göstermez. Devrimcilerin yaptığı, kullanılması zorunlu olan bir ilacın, en uygun biçimini bulmak oldu. Sadece iktidara karşı olduğunu söylemek, iktidarı yok etmediğine göre; kendi kendini de yok edecek olan bir çeşit “yarı-iktidar” amaçlayan devrimciler, iktidar karşıtlığında daha gerçekçi bir duruşa sahiptir. Hastalıkla uğraşmayan, sadece ondan yakınan birinin karşısında, hastalıkla mücadele halinde olan bir doktorun duruşu, olması gerekendir/saygıncadır.

Kendi öznel duruşlarını teorize eden ruh yorgunu düşkünler, oluşturdukları zehri devrimci çevrelerde ve potansiyel ilişkilerde akıtacak imkan ararken; iktidar, hiyerarşi, illegalite, örgütsel yapılanma gibi kavramları öncelikle tercih ederler. Bu kavramların istismarı ile oluşturulmuş okları, devrimcilere fırlatmak daha mümkün/kolay olabiliyor. Hatta bu, çoğu kez, insanların demokrasi ve özgürlük beklentilerini istismar biçiminde açığa çıkıyor. Oturmamış bir örgüt bilinci üzerinde bozucu etki yapabilmenin imkanlarını zorlayanlar, yer yer başarılı da olabilmekte ve özgürlük, “her türlü disipline ve hiyerarşiye karşı olmak” biçiminde tarif edilebilmektedir. Bu tür çabalarda, özgürlük namına güzelliklere ve samimiyete rastlamak güçtür. İnsanların nabız atışları üzerinde dahi sermayenin yoğunlaşmış otoritesini hissettiren insanlık­dışı uluslararası teşkilatlanmaları bir kenara bırakıp, özgürlüksüzlüğün sebebini devrimcilerde ve onların örgütlenmelerinde aramak; samimiyet eksiği ve yöntemsizlik ile malûl bir duruştur.

Devrimcilerin araç ve yöntemleri üzerinde etki yapan ve gerçekte kendilerinin sebep olmadığı mecburiyetler, dikkate alınmadığı sürece; ya amaçlı bir çarpıtmanın ya da soyut gözlemlerle yetinmeyi aşamamış olmanın etkisine girme olasılığı gündemde kalır.

Bir gün mutlaka göndere çekileceğine inanılan devrimin alsancağına rengini verecek olan çabayı bugünden kestirebilmek ve bu çabanın öznelerinden biri olmak, devrimcilere tartışmasız bir onur kazandırır. Ufuğun henüz görünmediği cephelerde ufuk için çarpışıp, bedel ödeyebilmek; devrimcilere ait bir niteliktir ve bir güzellik sebebidir. Bu niteliğe çeşitli sebeplerle ulaşamayan veya bunu göze alamayan insanlar, durumlarını doğru tanımladığı ve samimi davrandığı sürece, mevcut duruşlarını anlamak ve onlarla devrimciler arasında güzelliğin akışına imkan veren kanallar oluşturmak mümkün olacaktır. Ancak, “geriye düşüşün” sebebi devrimcilere fatura edilmeye başlanmışsa, bilinmelidir ki orada; ya bilinçli/maksatlı bir zarar verme çabası vardır, ya da devrimciliğin ne olduğu gerçek anlamıyla bilinmemektedir.

Devrimci bir yaşam sürmeye başladıktan sonra karşılaşılan zorluklar veya ödenen bedeller üzerine, “kenara çekilen” ve durumunun hesabını devrimcilikten sorarcasına saldırganlaşan kişiler de olabilmektedir. Bu tür vak’aların her birinin kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerekiyorsa da, genel anlamda diyebiliriz ki; tekil örneklerden hareketle yapılan ve sonuçta devrimciliğin kendisini hedef alan hiçbir aşındırıcı çaba “iyi niyetli” olamaz. Devrimci yaşama niyetlenen her kişi, bu yolun bir yerlerinde ağır bedellerin de olasılık dahilinde olduğunu bilmeli ve Pavel Korçagin (Bkz. “Çelik Böyle Sertleşti” romanı) gibi kahramanlara dair bilgilerle tanışmalıdır.

“Pür ateş” halinde geçen yaşamının yirmidördüncü yılında “yatalaklık” gelip dayatınca, “ Hayat çekilmez bir yük olmaya başlayınca da yaşamayı becer. Hayatını yararlı yap. “(age., s:283) diyebilen Korçagin, en ufak bir bedel sonrasında feveran edenlerin, baktıklarında utanç duyacağı bir gösterge olarak durmaktadır.

Sayı 11 (Ocak 2004)