Günümüzde Devrimci Olmak

Devrimcilik,

Sistemin dayattığı yabancılaşmaya karşı bütünlüklü bir duruş,

bir itiraz halidir;

Yalnızlığın tutsaklıkta dahi yenilmesidir. 

Öncelikle devrimciliği doğru tanımlamak gerekiyor. Devrimcilik, normal koşullarda yaşam sürmek için olmazsa olmaz bir koşul değildir. Devrimci olmadan da mutlanmak, âşık olmak, etrafında iyi insan olarak bilinmek mümkündür. Devrimcilik, sanıldığının aksine normlar dahilinde vasat bir yürüyüşün değil, zoru başarmayı bir yaşam biçimi edinmenin yoludur. O yolda her şey, iradeyle tayin edilir. Sistem tarafından dayatılan değil, doğru olan ve alternatif yaşama yakıştığına inanılan tercihler hayata geçirilir.

Devrimcilik için, ezber değil yaratıcılık, tekrar değil güncelleme ve yeniden üretim gerekir. 1965’te FKF’li, 1969’da Dev-Genç’li, 1970 Aralık’ında THKP-C’li, 1975’te Dev-Genç’li ve 1977’de Devrimci Yol’cu olmak önemli, ama yetmez. Bu devamlılık, Turan Emeksiz’den Vedat Demircioğlu’na, Mahir Çayan’dan Necdet Erdoğan Bozkurt’a, Hıdır ve İlyas’tan Önder Babat’a uzanan bir yolu ve Gezi’de olduğu gibi devrim yolunda her düşeni “şehit yoldaşı” kabul eden bir duruşu, değerlerin teorik ve pratik savunusunda ısrarcı bir hareketi gerektiriyor. Bu hareket, başarmak için mükemmelleşmeyi, sosyalizmi yaşamak için yarını beklemeyen, anda devrimi yaşayabilen bir öngörü, bir üretim ve uygulama zeminidir; tepeden tırnağa sistemin alternatifidir; güzelliği vaat eden değil, bizzat gerçekleştirendir.

Devrimci Yol’da amaç, rekabetten bireyciliğe, yarıştan öznelleşmeye kadar sınıflı toplumun sebep olduğu yabancılaşmanın izlerinin tümüyle silinmesi; insanı insan kılan niteliklerin en tam biçimde yaşanmasına imkan tanıyan bir toplumsal zeminin oluşmasıdır. Bu amaç bugün uzak gibi görünse de, bulunduğumuz yoldaşlık ilişkileri içinde bir gerçeklik haline gelmesi pek ala mümkündür. Bunun için tek tek her birimize ve bir arada hepimize, araç seçiminden uygulamada tutarlılık ve ısrara kadar büyük sorumluluklar düşmektedir.

Amacın gerçekleşmesi için gerekli olan araçlar, amacın niteliğine uygun olmak durumundadır. Amaç için her yol mubah değildir. Aracın amacın önüne geçmesi ise, başlı başına bir soruna, ters kurgulanmış bir ilişkiye işarettir. Bu, kişinin bizzat kendi yaşamı için de örgütsel sorumlulukları için de geçerlidir. Hangi koşulda olursa olsun, araç fetişizmi amacı sakatlar ve uygulamadaki kapsamın büyüklüğüne göre kişiyi, bölgeyi veya yapıyı aracın esiri haline getirir. Bunun çeşitli nedenleri olsa da en yaygın olanı, süreci bütünlüklü kavrayamamak, parçayla bütün arasındaki bağı kuramamak ve yöntemin gereklerini öznel hesaplara feda etmektir.

Biz, bilimsel bir yöntem uygulamakla kalmıyor, aynı zamanda tüm bilimlerden süzülmüş bir felsefi disiplinin gerekleri dahilinde hareket ediyoruz. Bu durum, sorumluluklarımızı da avantajlarımızı da arttırıyor yoldaşlar.

Bir taraftan Bir şey aynı anda hem iyi hem kötü, hem doğru hem yanlış, hem canlı hem diri olabilir mi? diye soruyor, sonra da bu soruya olumlu yanıt vermemize rağmen olguları mutlaklaştırmaya kalkıyoruz. Kişileri, ya tam iyi ya tam kötü diye tasnif ediyoruz. Mücadeledeki araçsal tercihler üzerinden öznelleşip etkiyi abartıyoruz. Örneğin koca bir sürecin gidişatını kendi önerimizin uygulanıp uygulanmamasıyla açıklıyoruz. Benzer şekilde, eski yol arkadaşlarımızı tepeden tırnağa bir kötülükmüş gibi değerlendirmek veya sorun yaşıyoruz diye Halkevleri örgütlenmesini toptan bir kötülük timsali ilan etmek, en azından tutarsızlıktır.

Böyle bir ahlaka, muhatabımızın hak edip etmemesinden öte, bizim ihtiyacımız var yoldaşlar! Dedikoduya dedikoduyla, yalana yalanla, iftiraya iftirayla cevap veremeyiz. Biz, bir kafadarlar topluluğu veya arkadaş grubu değil, bir hareketiz; duygusal reflekslerle, öğretilmiş yanlışlarla hareket edemeyiz. Gücümüzü haklılığımızdan, istikrarlı ve değerlerinde ısrarlı duruşu kimliğimizden alıyoruz; bu bize her koşulda yeterlidir. Sisteme öykünmeye, onun kültürünü yöntem ve araçlarını taklit etmeye hiçbir koşulda ihtiyaç duymuyoruz/duymamalıyız.

Ya hep ya hiç”, bizi her zaman yanıltan bir yöntemdir. Çelişmenin çok yönlülüğünü yadsır, insanı ak-kara ikilemine sokar. Bu, sadece farklı yapılarla ilişkimizde değil, kendi iç işleyişimizde de ayırdında olunması gereken bir husustur. Dikkat edilmemesi halinde, kişiyi hareketle veya hareketi kişiyle özdeşleştirmeye sebep olur; tek bir kişide veya tek bir olayda koca hareket boğulmaya, yaşanan bireysel problemler bile harekete maledilmeye kalkılır. İç ilişkilerde yaşanan bir tartışma sonrasında veya aşk ilişkisinde yaşanan bir problemden sonra hareketten ayrılmak, bu konuda en sık rastlanan örneklerdendir.

Geniş çaplı sorumluluklar yüklenmek, birileri böyle istiyor veya hak ediyor diye değil, bize yakıştığı ve kimliğimiz bunu gerektirdiği için başvurulan bir yoldur. Halk arasındaki çelişmelerin uzlaşır çelişmeler olarak tanımlanması ve yıkıcı değil yapıcı olmayı gerektirmesi, bu alandaki duruşu belirleyen genel bir yöntemdir. Bunun yanında problemli anlarda çirkinleşmemek; sınıf karşıtlarının yöntemlerine başvurmak yerine, kriz anlarında bile pozitif davranabilmek, kimliğin gerektirdiği sorumluluklar gereğidir.

Sorumluluklarımızı arttıran yöntem aynı zamanda avantajlarımızı da arttırıyor. Avantajları mız çok, çünkü gerçek anlamda yoldaşlaşmanın yöntemini çözmüş, kimyasına ulaşma şansı yakalamış bir hareketiz. Sorumluluklarımız çok, çünkü kaçak güreşmeye imkan tanımayan, muarızlarının da hakkını teslim etmeyi zorunluluk olarak gören bir değerler sistemini kimlik edinmiş haldeyiz.

Kısa vadede bir kazanıma dönüşecek dahi olsa, ilkelerin dışına çıkmamak, pragmatizme boyun eğmemek, hareketimizin dünden bugüne uzanan nitelik mirasıdır. Bilinir ki pragmatizm ilkesizliktir; genelde hareketi özelde kişiyi çürütür; karşıtına benzeme/öykünme olasılığını arttırır. Alternatif alanda aranması gereken çözümlerin kapitalizm zemininde aranmasını beraberinde getirir.

Sınıflı toplumun sanıldığından öte bir kapsama alanı vardır. Çoğu kez farkında olmadan, hatta iyi bir şey yattığımızı sandığımız kimi durumlarda bile, kapitalizmin kapsama alanı içinde hareket eder, farkında olmadan da olsa ona hizmet ederiz. Binyıllardır sınıflı toplumun ve mülkiyet ilişkilerinin etkisi altında yaşamak, insanların bilinçaltının dahi ele geçirilmesini, alışkanlıklardan reflekslere dek hemen tüm davranışlarının belirlenmesini beraberinde getirmiştir.

Bu nedenle, sadece düzenin kurumlarında veya etkisini doğrudan hissettirdiği alanlarda değil, alternatif duruş ve düşünme zeminlerinde de (hatta yöntemin bizzat kendisinde) kapitalizmin izine sıkça rastlanır. Örneğin, disiplini abartıp amaca çevirmek kapitalizmin yöntemidir; ama disiplini istismar etmek de aynı yöntemin bir başka dışavurumudur. Bunun panzehiri, bir yöntemin oluşumunda basamak niteliği taşıyan teorik ve pratik süreçlere (felsefe derslerine de günübirlik görevlere de) gerekli önemi vermekte gizlidir.

Felsefe, öncelikle nedene, kökene inebilme yöntemidir; doğru sorulara doğru yanıtlar aramaktır. Kökene inilemediğinde, yüzeyde, biçimde yansımaların arasında kalınır. Olgunun özü veya amaç yerine, araçlar tartışılır. Fiili boyutta dar pratikçiliğe sebep olan bu kavrayış (gerçekte kavrayışsızlık), öğrenirken ezbere kaçmayı beraberinde getirir. Dolayısıyla da öğrenilenler, hayata taşınamaz, dilde asılı olarak kalır. Bir taraftan diyalektiğin yasaları öğrenilir diğer taraftan olgular arasında bağ kurmakta güçlük çekilir. Metanın ve mülkiyetin yabancılaştırıcı etkisi öğrenilir, ama yaşamda mülkiyetçi, bireyci eğilimler gösterilir. Devrimciliği içselleştiremeyenin güncel yaşamda kapitalistçe davranması gibi, teoriyi ezberleyenler, gelişmeleri bu teorinin ışığında değerlendiremezler.

Teorinin hayata taşınmasındaki güçlük ve arada oluşan açı, amaç ile araç arasında doğru bağlar kurmayı da güçleştirir. Araç öne çıkar, amaçtan bağımsız bir önem kazanır ve hatta giderek amaçlaşır. Araçlara gerekli önem elbette ki verilmelidir. Ancak bu, elinde çekiç olanın her şeyi çivi gibi görmesine veya devrimciliği disipline indirgemek gibi şematik duruşlara sebep olmamalıdır.

İktidar ve hatta devrim de bir araçtır; amaçla doğru ilişkilendirilemediğinde bozulmaya uğrar, sakatlanır. Duruşumuzu amaçla ilişkilendirmek, ânla devrim arasındaki bağdan ibaret bir olgu değildir. Örneğin “biz bunu niye öğreniyoruz?” diye sorup yöntemle bağını kurmak; “biz bunu niye yapıyoruz?” diye sorup pratik bir adımın sonuçlarını doğru değerlendirebilmek için de amaçla ilişkilenme diyalektiğine ihtiyaç vardır. Bu bağı doğru kuramadığımızda söz konusu sorulara günlük akılla yanıt aramaya başlarız. O zaman da ortak karar vermek için kurduğumuz masalar, emekliler kahvesinde veya tatil sitelerinin yönetim toplantılarında kurulan tartışma masalarına benzemeye başlar.

Biz, elbette ki kolektif karar alacak ve her yoldaşımızın aklını da gönlünü de önemseyeceğiz. Ancak unutmamak gerekiyor ki, bilimler de yöntem ve araçlar da gelişir. Biz Marksist’iz. Marksizm’in bizden beklediği, temel önemdeki ilk üretimleri bugün tekrar etmek değil, onu anahtar kabul edip yeniden üretimi gerçekleştirmektir. Devrimci Yolculuk da bu yöntemsel diyalektik bağlamında düşünülmelidir. Dün üretilen her şey önemlidir. Ama bugün Devrimci Yolcu olmak, ânı ‘77 ruhuyla okuyabilmektir.Örneğin o günün koşullarında üretilen “Saflarımızdaki Hatalı Eğilimler” broşürünün içeriği de o eğilimlerin aşılması için uygulanan yöntem ve araçlar da bugünün ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Doğru teşhis için bugünün hata ve eğilim fotoğrafı çekilmeli, uygulanacak geliştirici yöntemler de birikimden ruhsal koşullara kadar özgünlük dikkate alınarak üretilmelidir.

Kimliğimizde ifadesini bulan toplam çaba, aynı zamanda bir değerler sisteminden diğerine geçiş mücadelesidir.

Che Guevara, “Geçmişte bıraktığımız topluma tamamen sırtımızı döndükten sonra, yeni toplumu yarattığımız bir insanla oluşturmak istedik; kurtlar toplumunun kurt insanı yerini bir başka insan tipine, benzerlerini yemek gibi yok edici bir dürtüye sahip olmayan insana bırakacaktır… Ne var ki çıkar, mutluluğun anahtarı olma niteliğiyle ağır basıyor hâlâ .” diyerek, bir değerler sisteminden diğerine geçişin güçlüklerine dikkat çeker. Bu güçlük, yine Che’nin ifadesinde görüldüğü gibi düşlenen topluma dair değerlerin bugünden yaşanmasına engel değildir.

Devrimcilik, tam da bu nedenle hem bir kimliktir, hem de bir yaşam ve direnç alanıdır; şiirsel olanı yaşama, yaşamı şiire taşıyabilmek ve “ Ey varlığını metalin ve metanın yoğunluğuna borçlu güçler,/size ufkumuzun menzilinde dans eden olasılıklar bile yeter… ” diyebilmektir.

Biz devrimciyiz. Egemen gidişatı tersine bükmek, kimliğimizde öncelikli görevdir. Yoldaşlık, taşınan kimliğin hammaddesidir; yolun da duygunun da paylaşılması halidir. Kalabalık içinde yalnızlık, toplum içinde insansızlık çekmek nasıl kader değilse; güçsüzlük, mutsuzluk ve yokluk halleri de kader değildir. Devrimcilik, sistemin ürettiği hemen tüm sorunların çözüm zeminidir; sistemin tepeden tırnağa antitezidir.

Taksim’de gördük ki, sistemin gücü ve büyüklüğü görelidir. Bizlerin eksikleri, olanaksızlık ve yetersizlikleri ise geçicidir. Bir an devran dönüyor, tüm eksiler yerini artıya bırakabiliyor. Tabii bu, kendiliğinden bir süreç değildir. Bugüne kadar harcanan emeğin, ödenen bedellerin birikerek oluşturduğu gelişmenin sokağa yansımış ifadesidir. Hem 77’dir, hem 97’dir; hem geniş anlamda hem de dar anlamda “biz”in devamlılık göstergesidir.

Günümüzde devrimci olmak, insanlığın finaliyle erken tanışmak, özgürleşmenin tadına tutsak bir toplumdayken bile varabilmektir.

Günümüzde devrimci olmak, kendi artılarını başka artılarla birleştirebilmek, kan bağından öte bir aileye sahip olmak, kardeşlikten öte bir kimyayla ısınabilmektir.

Günümüzde devrimci olmak, yârin yanağından gayrı her şeyi paylaşabilmek, aşkı yaşamın bütününe taşıyabilmek ve yoldaş sevgiliyi değerlerin vücut bulmuş hali olarak görebilmektir. Devrimcilik, başlı başına bir aşktır; üstelik yalnızca sevgiliye değil, değerlerin toplam ifadesine duyulan, yaşamda motivasyon ve özgüveni arttıran bir sevdalanma halidir. Bedel öderken bile gülümseyebilmek, kapitalist kuşatma altında mutlu olabilmek, bu sevdanın niteliklerindendir.

Günümüzde devrimci olmak, Che’nin deyimiyle, kapitalizmin uyarıcıları yerine yeni bir insan yaratacak moral uyarıcılar bulabilmek; değerlerini her an ve koşulda güncelleyebilmektir; kaçamak değil yüzleşmektir; bahane değil çözüm üretmektir; ruhsal ve fiziki yorgunlukları geçici kılabilmek ve donanımın bile eskiyebileceği bilinciyle her an yenilenebilmektir.

Günümüzde devrimci olmak, Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Ama kazanacağımız yeni bir dünya var! ” sözünü güncelleyerek, Prometheus’u mitten gerçeğe, Spartaküs’ü tarihten bugüne taşıyabilmektir; zincirlerin inceltilmiş ve yaşama içerilmiş biçimlerini açığa çıkararak kazanılacak dünyayı bugünden somutlayabilmektir.

Mücadele, devrimciliğin emeğe dönüşme biçimidir; üretme ve somutlama alanıdır; amaçlanan zirvelere tırmanma aşamasıdır. Bu alanda ücret de mesai de yoktur. Ama ruhsal dünyalara dolan sonsuz karşılıklar vardır. Bu, eylem anında da yaşamın en sıradan kesitlerinde de olanaklıdır; yeter ki devrimcilik sözde kalmasın, yeter ki devrimci ilişkilerin doyuruculuğu yerine kapitalizmin obezliğe çıkan yolu tercih edilmesin. O zaman, zindanda tek başına bir hücredeyken bile kalabalıklaşmak, yaşamın bütününü bir sevdaya çevirmek ve nöbeti yoldaşlarına devretmek gerektiğinde yeniden doğar gibi gitmek olanaklı hale gelir.

İnsanlığın hazırlandığı son kavgadır devrimcilik; ardında kapitalizmi bırakan bir eşik, mutluluğun sonsuz ve kesintisiz biçimlerine açılan bir kapıdır. Bu yolda, insan olarak kalmayı başarabilmiş herkes yoldaştır bize.

Shakespeare’ce söylersek; biz, odun değiliz, taş da değiliz, insanız. Devrimciliği de bu gerçeklik ışığında, insanlaşmanın yoğunlaşmış biçimi olarak tanımlarız. Bu nedenle, düşlediğimiz dünyada tek ayrıcalığı (Che’nin dediği gibi) çocuklara tanırız.

Bugün belki hala işgücümüzü satarak geçiniyoruz; belki çatısı altında bir gün bile geçirmek istemediğimiz kurumlarla muhatap oluyoruz; daha da önemlisi belki sınıflı ilişkilerin komünal dünyamızda varlık göstermesini önleyemiyoruz. Hatta kendimizi anlatamadığımız, insanların sistemin aldatıcı ışıltılarının peşinden gitmesini önleyemediğimiz oluyor. Ama, kapitalizme karşı yürümenin anlamını, yoldaşça kenetlenmenin tadını ve bir amaç için bedel ödemenin değerini biliyoruz.

Biz, “Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.” diyen; ama, değişimi de yadsımayan, dolayısıyla da günün içerdiği sorulara yanıt arayan bir hareketiz. Bu nedenle, Spartaküs’ten Bedreddin’e Pir Sultan’dan Mahir’e; Devrimci Gençlik’ten Devrimci Yol’a, Devrimci Yol’dan Devrimci Hareket’e uzanan devamlılıkta ısrar ediyoruz.

Devrimci Hareket, Sayı 43