Genel Grev Önerisi Bugün Neden Yanlıştır?

1371475708Toplumsal muhalefetin kullandığı dil ile örgütlülük düzeyi arasındaki açı inandırıcılığı aşındıran etmenlerden biridir. En son söyleneceklerin en başa alınarak kısırlığa düşülmesi sık karşılaştığımız bir durumdur. Yine böyle bir yöntem karmaşası genel grev konusunda yaşanmaktadır. Sendikal hak talebinden, toplu görüşmelere, savaş karşıtı bir eylemden, kültürel hak talebine kadar, içeriği, hedefi ve yaşamsallığı çok farklı olan her konuda genel grev çağrısı yapılmaktadır. (Her talebin farklı dinamikleri temel aldığı da ayrıca belirtilmeli) Böyle bir çağrının, siyasal doğrultudaki yanlışlıktan da öte bir anlamı var. Kitleler nezdinde solun bir bütün olarak ciddiyetinden, inandırıcılığından şüphe edilir olmuştur.

Sınıf mücadelesinin tarihi birikimlerine kabaca bakmak bile konunun aslında çok da karmaşık olmadığını gösterecektir. Bugüne kadar işçi sınıfı üç türlü grev uygulayıp hayata geçirmiştir. Birincisi ve en yaygını TİS dönemlerinde baş vurulan hak grevidir ki bu bir işyeri veya işkolu ile ilgilidir. Hedefinde, üretimden gelen gücün kullanılmasıyla ücret artışı ve özlük hakları vardır. İkincisi ve az rastladığımız, dayanışma grevidir. Sınıf bilinci ve örgütlülüğün gelişkin olduğu yerlerde hak arayışındaki bir iş koluna destek amaçlı yapılır ve egemenler bütünlük içinde parçalı tavizlere zorlanır. Üçüncüsü ise, adını en sık duyduğumuz ancak örneklerine az rastladığımız genel grevdir.

Genel grevin, güçlü bir işçi sınıfı ve ileri bir örgütlülük düzeyi ile mümkün olduğunu hatırlatmakta fayda var. Genel grev diğer iki grevden farklı olarak siyasi bir grevdir. Adından da anlaşılacağı gibi ülke genelinde ve hedefe ulaşıncaya kadar süresiz direnişi ifade eder. Bütün iş kollarında aynı anda üretimin durdurulması söz konusudur. Ayrıca, işçi sınıfının müttefikleri de hayatı durdurmak için destek verir-vermelidir. Üretimin bütün olarak durdurulması ve hayatın felç olması genel grevin başarısı anlamına gelir. 90’lı yıllarda Fransa’da yaşanan genel grev, bu açıdan iyi bir örnektir. Hükümetin sağlık giderlerini çalışanların sırtına yükleme hazırlığı anlamına gelen yasaya karşı hayata geçirildi. İşçi sınıfı, ülke genelinde üretimi durdurup sokağa çıktı. Buna memurlar ve öğrenciler de destek verdi (boykot). Yer yer çiftçi desteklerine tanık olundu (Fransa’da köylülük nüfusun %2’sidir.). Bir hafta sonra sağcı Allain Juppe hükümeti tasarıyı geri çekti ve istifa etti. Bu örnekte de görüldüğü üzere toplumun tüm kesimlerini kucaklayan ve eşgüdümü sağlayan bir siyasal önderlik olmadıkça, genel grev hayal olmaktan öteye geçemez. Toplumsal muhalefetin tümünü kapsaması sebebiyle genel grev, sol siyasi yapıların doğrudan desteğini aldığı oranda başarıya ulaşır.

Genel grev talebiyle, mücadele geleneği, örgütlenme düzeyi ve mücadele ivmesinin gelmiş olduğu boyut arasında doğrudan bir ilinti vardır. Yani, ülke düzeyindeki bir genel grevi örgütleyebilecek tarzda güçlü ve nitelikli bir örgütlenmeye sahip olmadan genel grev talebinde bulunmak doğru değildir. Mücadelenin ivmesi, örgütlülük düzeyi de dikkate alınarak, basit eylemlerden başlayarak adım adım ve kitleleri kapsayarak yükseltilmelidir. Böyle bir mücadele içinde kitleler de eğitilir . Basitten karmaşığa gelişerek büyüyen mücadele sürecinde genel grev, mücadelenin ulaşmış olduğu zirvedir. Ve genellikle, o güne kadar ki taleplere sessiz kalan siyasi iktidar karşısında, siyasal nitelikli bir eylemdir. Eylemin asıl nedeni ekonomik bir hakkın kazanılması olabilir; ama, sonuçta genel grev, mevcut siyasal iktidara geri adım attırmayı hedefleyen bir eylemdir.

Genel grev, bir anlamda haber vererek gelir. Onun arifesinde olunduğunu örgütlülük düzeyi de, heyecan ve moral düzeyi de hissettirir. Bugün, insanların en basit eylemlere bile gelmekten kaçındığı; kendi somut taleplerinin ne olduğu, ne için eylemi yaptığı konusunda bile yeterli bilinç/örgütlenme düzeyine ulaşmadığı koşullarda, genel grev çağrısı yapmak, çok keskin bir görünüm altında gerçekte geriye düşmektir. Bu, ya günün gerektirdiği mücadele biçimlerini geliştirmekten alıkoyacak ya da hesapsız başlatılan ve başarısızlıkla sonuçlanan örnekleri sonrasında genel grevi, başvurulması daha güç bir araç haline getirecektir. Kısacası, genel grevle oynamak; etkili bir silahı etkisiz kılar.

Bu kısa hatırlatmadan sonra, ülkemiz gerçeğine bakmak konuyu daha da anlaşılır kılacaktır. Ülkemizde toplam çalışan sayısını saptamak zor da olsa, 15 milyon civarında çalışandan söz edilmektedir. Yine kendi rakamlarını toplarsak mevcut işçi sendikalarının toplam üye sayısı da 1 milyona ulaşmıyor. Memur sendikalarındaki örgütlü memurların sayısı ise işçileri aratır düzeyde seyrediyor. Mevcut sendikal toplamın sarıya çalan rengi de ayrı bir sorun teşkil ediyor.

Örgütlülük düzeyinin bu kadar düştüğü, siyasallığın alt seviyede seyrettiği hatta siyasal mitinglerde siyasi oluşumların sendikaların arkasından yürüdüğü bir düzlemde genel grevi hedeflemek ve bunun için çalışmak başka; genel grev çağrısında bulunmak başka bir anlam taşır. Sözgelimi savaş karşıtı bir eylemde şarteli indir, savaşı durdur sloganı atmak, komikliğin de ötesinde bir anlam taşır. Böylesi tavırlar en uçta konuşup en geride durmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Ehlileşen ve yaptırım gücünü büyük oranda yitiren sendikal örgütlülüğün durumunun solun genel sorunlarından, Türkiye’deki gelişmelerin dünyadaki gelişmelerden bağımsız olmadığını ve dolayısıyla böyle bir sorunu tartışmanın bu yazıya sığdırılamayacağını biliyoruz. Ancak yine de öğretici olacağı düşüncesiyle; Fransa’dan, hak alma mücadelesine dair bir kesit alıp konumuzla ilişkilendirmeyi uygun gördük.

Anımsayabildiğimiz kadarıyla 1984 yılında Fransa’da hükümet, AB süreciyle birlikte karlılık oranı düşük ve çevresel sorunlar yaratan sanayileri metropol ülkelerden yeni-sömürge ülkelere taşıma sürecinin bir parçası olarak, demir-çelik sanayinin kaldırılması yönünde bir yasa teklifini gündeme getirmişti. Bunun üzerine harekete geçen ve demir-çelik sanayii yoksa demir de yoktur diyerek yürüyüşe geçmiş ve demirden yapılmış tren rayları, vb. araçları sökerek ilerlemeye başlamıştır. Yol üstünde uğrayacakları şehirde, onlar gelmeden önce; konaklama, dinlenme, yiyecek, vb. tüm ihtiyaçları organize ediliyordu. Ve onlar yoldayken, Paris’te bunlar Paris’e gelirse ne olur? sorusu tartışılmaya başlanmıştı. Onlar o yürüyüşün sonunda Paris’e varamadı; ama, bu tür çabalar sonunda demir-çelik sanayiinin kapatılması büyük oranda önlendi. Bugün hala o bölgenin demir-çelik sanayisi var; demir madenleri, kömür ocakları varlığını koruyor.

Verdiğimiz bu örneğin başarısında elbette ki Fransız Komünist Partisi’nin önemli bir rolü vardı. Belki FKP’nin izlediği siyasal çizgi tartışılabilir; ama, 50 yıllık sürecinde yaşamın dinamik halkaları içinde örgütlenen parti, kendi kitlesinin çıkarlarını savunma konusunda, yani bir birimdeki insanların doğrudan yaşamı ile ilintili konularda; tutarlı bir sahiplenme çizgisi izliyor ve somut talepler etrafında örgütlemeyi öne çıkarıyordu. Söz konusu örnekte parti ve sendika, tasarı mecliste tartışılırken kamuoyu oluşturmaya başlamış; broşürlerle, bildirilerle, panel ve açık oturumlarla; kendi kitlesine, sosyalist parti dahil diğer partilere, çeşitli kurum ve yapılara yönelik yoğun bir çalışma yapmıştır. Örgütlenmenin niceliği de niteliği de içeren tarzda gelişmesi, gerektiğinde yasal sınırları zorlayan bir meşruiyet zemininde büyümesi; geniş kitleleri somut bir talep etrafında buluşturma ve sonuç alma olanağı sağlıyordu.

Bilinir ki, bir örgütlenme eğer kendi kitlesinin somut taleplerinden hareket etmiyor, bunu bir çıkış noktası olarak almıyorsa; kitleden güçlü bir yanıt alabilme şansı zayıftır. Bunun sağlanabildiği durumlarda ise, mücadele etrafında çok güçlü/nitelikli örgütlenmeler oluşturmak mümkündür. Sanıldığının aksine sadece örgütlülük, eylemi örgütlemez; bazı hallerde eylem de kitleyi örgütler.

Türkiye gibi bir ülkede mücadelenin nasıl verileceğini, yasal engellere rağmen meşruiyetin nasıl yol açıcı olacağını, Bergama köylüleri, bugüne kadar izledikleri istikrarlı mücadele çizgisiyle, kendilerinin geliştirdikleri pratik tutumlarla öğretmiştir. Aynı şekilde, 8 yıllık mücadele sonucu KESK’i yasal zemine de oturtan süreç, meşruiyetini yasalardan değil, fiili mücadelenin gücünden almıştır. Bugün bir işçi fabrikada, sendikaya daha ne duruyorsunuz, genel grev örgütleyin diyebilir. Bu talep, genel grev çağrısı yapmak için değil; ama, sendikanın duruşunu gözden geçirmesi için bir uyarı olarak alınmalıdır. Emperyalizmin ve onun uzantısı siyasal iktidarın halka yönelik saldırısının bu denli şiddetli ve yaygın boyutlarda seyrettiği bir dönemde mücadele grafiği bir düşüşü yansıtıyorsa; eksiklik özellikle; örgütleyici, yol gösterici iradede aranmalıdır.

Sınıf mücadelesinde iş yapmamanın iki yolu vardır: birincisi, kitlelerin ve örgütlülüğün gerisinde kalarak pasifizme saplanmak, diğeri ise tam tersini yaparak eylemsizliğe hizmet etmektir. Sağ ve sol sapmanın kader birliği yaparak buluştukları alan eylemsizliktir.

Sınıf mücadelesini sendikal mücadeleye indirgeyenler, önermelerinde de sendikal sınırları aşamamakta ve sendikal çemberin içine sıkışmaktadır. Sendikal mücadelenin tek bir alan üzerinde yürütüleceği doğrudur. Ancak sınıf mücadelesi bir alana hapsolmayacak kadar geniş bir bakış açısı gerektirir. Devrimciler, hayatı (mücadeleyi) kitabi bilgilere uydurmak için ezberden konuşmak yerine doğru okuyarak, sınıflar mücadelesine yeni katkılar sunarak ilerler.

Sendikal harekette son yıllarda ifadesini bulan fiili mücadele , gelinen aşamada anahtar rol oynamaktadır. Çünkü hizmet sektörü dışındaki alanlarda bırakın genel grevi, grev örgütlemek bile esnek üretim nedeniyle neredeyse mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada topraktan okuyup kitapsız bilen olma zamanıdır. Yasal çerçeveye sıkışan bir sendikal hareketin başarı şansı yoktur. Fiili durumlar yaratırken emekçilerin güncel ihtiyaçları gözardı edilmediği sürece, yeni açılımlar yakalamak mümkündür.

Önümüzdeki süreç, emekçilere çok uzak hedefleri göstermekle değil; fiili mücadeleler yaratarak örülecektir. Gerçek somuttur. Somut olanı kavramak ve onu aşmakla gelecek toplumun dokusu örülebilir. Emekçiler el ele mücadeleye!

GENEL SAĞLIK SİGORTASI (GSS) SİSTEMİ, SAĞLIĞI DA SİGORTAYI DA HASTANIN KENDİ SORUNU HALİNE GETİREN BİR SİSTEMDİR

Bilindiği gibi AKP hükümeti bir süredir Sağlıkta Dönüşüm Projesi çerçevesinde Genel Sağlık Sigortası (GSS) ve sosyal güvenlik sisteminin tek çatı altında toplanması hedefine yönelik yoğun bir çaba içerisine girmiş durumda. Artık son dönemlerde moda olan biçimiyle halka yönelik hak gaspını içeren bu adım Genel Sağlık Sigortası gibi olumlu çağrışımlar yapan, yani herkesin sigortalı yapılacağı gibi bir imajın ardına sığınılarak atılıyor. Gerçekte ise bu adım, tüm yalan, demagoji ve atraksiyonların gizleyemediği şu hesabın üzerine oturtulmuştur: Sosyal güvenlik bir hak değildir; hastalık ise kişinin kendi sorunudur. Anafikrin bu olduğu yeni sistemde herkesten sağlık sigorta priminin toplanması hedefleniyor. Belki böyle bir uygulamanın dahi, olumlu bir düzenlemeymiş gibi yansıtılması, taraftar/destek bulabilmesi şaşırtabilir.

Irak’ın; işgalinin, kimyasal ve biyolojik olanı dahil en yıkıcı ve yok edici silahlarla maddi ve moral değerlerinin yerle bir edilmesinin dahi; güzel, gerekli ve insanlık adına bir müdahale olarak yansıtıldığı; her saldırıya reform vb. isimler verilerek şirin gösterilmeye çalışıldığı günümüz
koşullarında Hükümetçe hazırlanan Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı’na, benzer örneklerinde olduğu gibi güzelleme yapılması, çağa uygun ileri bir düzenleme olarak yansıtılması şaşırtmamalıdır.

Önemli olan, işçi ve emekçilerin de, artık bu yasal düzenlemelerin doğrudan hedefi haline gelen tüm halk kesimlerinin de Genel Sağlık Sigortası’nın gösterilen değil, görülmeyen (gizlenen) yüzünü görebilmesi/ayırdına varmasıdır.

Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı yeni değildir. İlk tasarı 1967 yılında hazırlandı; ama hükümete sunulmadı. 1969’daki İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda ise Genel Sağlık Sigortası’nın kurulması önerilmişti. 1971’de meclise sunulmuş, ancak kabul edilmemişti. 1974’te yine TBMM’nin gündemine gelmiş, ancak görüşülmemişti. 12 Eylül’de daha sağlam bir adım atıldı ve ’82 Anayasası’na GSS kurulabilir ifadesi konuldu.

Tüm bu gelişmelerden sonra, sermaye adına pek çok saldırının aktörü AKP, GSS saldırısını icraya hazırlanıyor. Tasarı kabul edildikten sonra gerekli görülürse, pilot il ve bölge uygulaması yapılacak. En geç iki yıl içinde de tüm ülkede yürürlüğe girecek. Buna göre herkes GSS’li olacak. Şu an Emekli Sandığı, SSK ve Bağ-Kur’a bağlı olanlarla yeşil kartlılar GSS’ye geçecek. Halen hiçbir yere bağlı olmayanlar da zorunlu olarak sisteme girecek. Sisteme giren herkes, prime esas kazancın %12,5’i oranında GSS primi ödeyecek. Prime esas kazancın alt sınırı asgari ücret, üst sınırı da bunun 7 katı olacak. %5’ini çalışanlar, %7,5’ini de işverenler ödeyecek. Prim ödeme gücü olmayanların primini devlet ödeyecek. Ve sonuçta GSS’li kişi gidip sağlık hizmeti alacak. Buraya kadar her şey normalmiş gibi görünüyor. Daha doğrusu, yasanın gösterilen yüzü bu.

Gelelim yasanın gizlenen yüzüne;

-Eğer memursanız şu anki uygulamada, memuriyete başlar başlamaz sağlık yardımlarından yararlanıyorsunuz. Bundan sonra, yani yeni uygulamada 90 gün beklemek gerekecek.
-Şu an, muayene olunduğunda herhangi bir ücret ödenmiyor. Yeni uygulamada bedelin %50’si ödenecek.
-Şu an, reçete bedelinin %20’si ödeniyor. Yeni uygulamada bu oran %50’ye çıkacak.
-Ağız ve diş sağlığına da sınırlama getiriliyor. Artık her protezin karşılığı ödenmeyecek. Hastaneye yatıldığı zaman da standart günlük yatak ücretinin 4 katına kadar para ödenecek.
-Ayakta tedavilerde karşılanan tıbbi araçların bedelinin de %50’si ödenecek.
-Tedavi sürelerinin uzaması veya malul olunması halinde ek masrafların %50’si tahsil edilecek. Kısacası bu yasa da dünden bugüne uzanan sosyal haklar zincirinin koparılması ve her halkasının tasfiyesi adımının parçalarından biridir.

İKTİDAR(SIZLIK) VEYA MUHALEFETSİZLİK

Toplumsal muhalefet anlamında son derece yetersiz bir konuma doğru savrulduğumuz günümüz koşullarında; iktidarın her gün biraz daha rahatlıkla istediği yasayı çıkarma, her istenilen kurumu özelleştirme veya bir başka adıyla gözden çıkarılmasına (çok uluslu şirketlerin yağmasına) seyirci kalınmakta.

Siyasal partiler anlamında AKP iktidarına karşı daha çok ulusalcılık kisvesi adı altında muhalefet yapmaya çalışan partiler, yerlerinde saymaya devam ederek dibe vurma noktasına gelmişlerdir. Gerek siyasal anlamda, gerekse de ekonomik anlamda ağırlıklı olarak uluslararası güçlerin güdümüne girmiş, (ekonomik olarak IMF’ye, dış siyasette Kerkük istisnası dışında ABD’nin güdümüne girmiş olan iktidarı kastetmekteyiz) iktidarın ekonomik halüsünasyonlar dışında halka verebileceği pek bir şey kalmamıştır. Bu noktada aktif muhalefet olanağına sahip olanların sesinin çıkmaması hayretler vericidir.

Siyasi partilerin rutin basın açıklamalarının muhalif bir ses olarak yansıtılmasının pek anlamlı olmadığı açıktır. Esas anlamda tabandan gelen kitle örgütlerinin bu süreçte sessiz kalmaları veya günü doldurma çabaları içerisinde olmaları şaşırtıcıdır. Yazının esas vurgu noktası olan sendikaları biraz ön plana çıkartmak gereğini duyuyoruz.

İşçilerin ağırlıklı olarak kendi kesintileriyle kurulan SSK’nın devri konusunda daha önce radikal söylemlerle bu yasayı meclisten geçirmeyeceklerini söyleyen sendika yönetimleri, yasa geçtiği zaman kuru gürültü yapmanın anlamını sanırız iyi öğrenmişlerdir. Özellikle Emek Platformunun aylardır gündemine aldığı ve yasanın mecliste görüşüldüğü zaman sert tepkiler göstereceği söylemi, iktidar tarafından iyi çözümlenmiştir. AKP iktidarı, sendika tabanlarınıyöneticilerinden çok daha iyi tanımaktadır. Yönetimler tarafından atıllaştırılan, sendikalarına haklı olarak güvenmeyen, (güvenemeyen) kendi özgücünün farkında olması, bilinçli olarak engellenen emekçilerin büyük bölümü doğal olarak mevcut duruma seyirci kalmaktalar. Bu duruma bir suçlu aranacaksa; gerçek suçlular kuşkusuz bu sendikaları yönettiği iddia edilen yöneticilerdir.

Gündemdeki SEKA işçilerinin direnişi çok farklı anlamlarda görüntüler ortaya çıkarmaktadır. Son yıllardaki özeleştirme karşıtı en ciddi eylemlerden birisi olan SEKA işçilerinin işyerini terk etmeme ve hükümetle karşılıklı restleşme durumu, sendikalardan yeterli desteği bulamamıştır. Oysa sorun tüm kamu emekçilerinin, işçilerin kısacası muhalif kesimlerin ortak sorunudur. Ülkemizde özelleştirme adı altında kamu kurumları çeşitli kesimlere yok pahasına devredilmekte, her özelleştirilen kurumun ardında işçi kıyımı yaşanmakta, çalışanlar mağdur edilmektedir. Uluslararası anlaşmalarla desteklenen özeleştirme harekatı, herkesi mağdur edecek bir realite olarak karşımızdadır. Kamu kurumlarının bilinçli olarak yatırımlardan uzak kalması, siyasal iktidarların yandaşlarının yağmasına bırakılması sonucu bilinçli olarak zarar ettirilen kamu kuruluşları şimdi de özelleştirme adıyla yağmaya açılıyorsa, bu hepimizin sorunudur.Kendi vergilerimizle kurulan ve sosyal devlet anlayışının gereği olarak vatandaşa istihdam sağlayan bu kurumların kapatılmasından çok verimli hale getirilmesi amaçlanması gerekirken yok pahasına satılma çabaları kuşkusuz herkesin sorunudur.

SEKA işçilerinin özelleştirmeye karşı çıkışları kamu çalışanlarını da direkt etkileyen bir karşı duruştur. Kamu yönetimi reformuyla bir çok kamu kurumunun özelleştirilme çabaları gelecek açısından kamu çalışanlarını da tehdit etmektedir. Fakat sıranın kendilerine gelmesini bekleyerek eylem stratejisi belirleyen veya durumun idrakine varmaktan uzak memur sendikaları da bu durumdan ders almaktan uzak konumdalar. Bu anlamda SEKA işçilerinin konumu özelleştirme karşısında sembolik de olsa ortak direniş için önemli bir adım olma niteliğini taşımakta. Onlara verilecek destek tüm çalışanlara destektir, özelleştirmelere karşı ortak beraberliğin, mücadelenin ön adımı sayılabilmelidir.

Emek platformunun aylar öncesinden SSK’ların devrine karşı ya da İktidarı genel uyarıadı altında ortak eylem çabaları anlamını yitirmeye başlamakta. 16 şubatta nasıl bir eylem yapacağını bile tam belirleyemeyen sendika bileşenleri bölge toplantılarıyla artık bitmiş olan bir hesabın peşine düşmekteler . Yasa çıktıktan sonra neye dönük ne amaçla eylem yapacakları da tartışmalı hale gelmiştir. Sonuçta bir eylem yapalım da nasıl olursa olsun hesabıyla yapılabilecek bir muhalefet duruşu anlamını yitirmiştir. Aslında iktidardan önce sorgulanması gereken günümüz sendika yöneticileri ve izledikleri çizgidir. Mevcut yapılanmalarıyla çalışanlara verecekleri hiçbir şey kalmadığına, kurumsal düzeyde kırtasiyecilik yaptıklarına ve mevcut atıl konumlarını tabanın duyarsızlığına sürekli havale ettiklerine göre; ya kendileri mükemmel, ama işçi sınıfı duyarsız(!) ya da tam tersi bir sonuç çıkmakta. Yorumu okuyuculara bırakıyoruz. Sınıf dinamiklerine dayanmayan bir sendikal hareketin dar alanda kısa paslaşmalardan başka bir yere varamayacağını söylemek sanırız hayalcilik olmayacaktır.

MALATYA DEVRİMCİ HAREKET GENEL KURULLAR VE TAVRIMIZ

Sendikal iki örgütlenme SES ve EĞİTİM-SEN genel kurullarını tamamlayarak yeni yönetimlerini ve politikalarını seçti.İzmir’de de 5 Şubat’ta SES ve 13 Şubat’ta EĞİTİM-SEN genel kurullarını yaptı.

Her genel kurul süreci aynı zamanda sendikal hedeflerin netleştiği ve bu hedeflere ulaşmak için programların ve planların yapıldığı süreçler olmalıdır.Aynı ve benzer mücadele anlayışlarının bir araya gelmesi ve programlar çıkarması da doğaldır. Ancak KESK genel kurullarında uzun zamandır gruplar hiç bir program çıkarmadan sadece kafa sayısı üzerinden parmak hesabıyla yönetimlere gelmeyi gelenekselleştirmişlerdir. Bu dışta devlet eliyle zayıflatılan sendikaların içte parsa savaşlarına kurban edilmesi anlamına gelmektedir.

Kişi,örgüt ve ülke düzeyinde sürekli işlenen, medyanın tüm olanakları kullanılarak içselleştirilen kapitalizm koşullarındaki egemen kültür; emekçi ile emeği arasındaki yabancılaşmayı arttırmıştır.Hızla büyüyen yabancılaşma, kazanılan hakların gaspını, savunulan politikalar haline getirmiştir. Bu değişim doğru kavranmalıdır.Bu değişim karşısında örgütlü bir güç olarak durulamazsa, bütün direnç noktaları yok olacak, emekçiler hızla güç ve mevzi yıkımına uğrayacaklardır.

Bu yıl genel kurullarda önemli olan, seçilenlerin temsil güçleri ve delege sayıları ile çoğunluğu alması değildi. Çünkübu genel kurullar belki de tarihinde ilk kez, bir dönüm noktasını; kamu emekçisi sendikaların bir direnme mevzisi olup olamayacağını oyladı.

Gelinen noktada görülen o ki; sendikal politikaların uygulanması da, kullanılan söylem de bir amaca hizmet etmemiş,özden uzaklaşmaya yol açmıştır.Bizler, biçimden çok öze vurgu yaparız. Sendikalar öz itibarıyla emekçilerle arasındaki açıyı büyütmüş, bürokratik bir hal almıştır. Söz, yetki, karar çalışanlara sloganı ile başlayan yolculuk, iş yerlerinin taban insiyatifini terk ederek, şube temsilciler kurulunu karar alma organı olmaktan çıkarıp etkisizleştirerek, 4’e 3 yönetim kurularının çoğunluk esaslı doğru olmayan karar organına dönüşmüştür.

Devrimci Hareket Kamu Çalışanları bu saptamalar ışığında Devrimci Sağlıkçı ve Devrimci Öğretmen olarak yönetimlere aday olmuştur.Emekten yana bir kimlikle, emekçinin kendi bilinç düzeyini yakaladığı ve geliştirdiği, hak alıcı ve bilinç taşıyıcı sınıf örgütlenmeleri olduğunu bildiğimiz sendikalara sahip çıkmamamız düşünülemezdi. Çünkü özelde SES ve EĞİTİM-SEN genelde KESK hala bir mücadele dinamiğidir.
SES içinde devrimci yapı, grup ve dergilerle ortak tavır alınmış, ortak liste içinde Devrimci Hareket Devrimci Sağlıkçı temsil edilmiştir. SES genel kurulunda değerlendirme, ilke ve programımızı iki konuşma ile açıkladık. Gerek ekonomik, gerek sosyal, gerek siyasal hakların kazanımı için sınıf dinamiği ve öncüsü ile donanmış bir örgütlülük emekçiler için vazgeçilmez bir araçtır.İlk günlerdeki fiili ve meşru sendikacılık tavrını, bu günkü kazanımları daha ileriye götürerek dayanışma ruhu ile örmenin önemine vurgu yaptık. Nitelik olarak sendikamızın önünü açmayı hedefledik. Pazarlıksız, söylediği gibi net duran kimliğimizle alkış ve beğeni topladık.

EĞİTİM-SEN genel kurulunda ise Karşıyaka bölgede Devrimci Hareket/Devrimci Öğretmen 5 kişilik tek listeyle,Bornova bölgede ise tek adayla yönetimlere aday olduk.Her iki bölge genel kurulunda da Devrimci Öğretmen bildirisi dağıtıldı. Ülkemizde emperyalizmin içsel bir olgu olduğuna vurgu yapılan konuşmalarda, politik çizgimiz; değişimleri ve gelişimleri gözardı etmeyen, geçmişi aynen tekrar etmeyen, dünden asla kopuk olmayan örgütsel, siyasal, ideolojik hattımızı içeren bütünlüklü bir çizgi üzerinden mücadelemizi sendikal anlamda sürdürmektir diye açıklandı. Yapılan konuşmalarda Devrimci Öğretmen sendika programı, ana dilde eğitim hakkı, sendikaya bakışımız, AB’ye bakışımız konusunda dört konuşma hakkı kullanıldı.

Mücadele ilkelerimiz: *Emperyalizme karşı ulusların eşit özgür bağımsızlığı *Faşizme karşı demokrasi *Şovenizme karşı ulusların ve halkların kendi kaderini tayin hakkı ve ana dilde eğitim *İşçi sınıfı ve tüm emekçilerle birleşik sınıf mücadelesinin örülmesi *Eğitimin demokratikleşmesi ve bilimsel eğitimin savunulması *Herkese parasız eğitim ve sağlık hakkı *Toplu iş sözleşmeli ve grevli sendikal anlayış *Ekonomik, demokratik ve siyasal haklar elde etmek *Kriz dönemi karar dönemidir, sınıf ve kitle sendikal anlayışı yeniden örülmelidir *Özelleştirmelere karşı halkın katılımı ve bilinçlendirilmesi için sürekli eğitim, işbirliği olarak açıklandı.

Genel kurullarda yönetimleri alamadık. Alamayacağımızı da biliyorduk, İlkesiz birliktelikler yapmadık, politik oyunlar oynamadık, kimseyi karalamadık, gammazlamadık. Kazanımlarımızın oy hesabından ve yönetimleri almaktan çok daha anlamlı olduğunu biliyoruz. Çünkü biz devrimciyiz.

İZMİR DEVRİMCİ HAREKET KAMU ÇALIŞANLARI DEVRİMCİ SAĞLIKÇI/DEVRİMCİ ÖĞRETMEN
DAHA BÜYÜK VE DAHA GÜÇLÜ BİR KESK İÇİN DEVRİMCİLER BİRLİKTE MÜCADELEYE

Ülkemizde iktidarın halka karşı yürüttüğü çok yönlü zulüm politikaları, 90’lı yıllardan bu yana hak alma mücadelesi veren Kamu çalışanları üzerine de yoğunlaşmış ve her geçen gün yeni araçlar kullanılmak sureti ile boyutlanarak sürmektedir. Kamu çalışanlarının yaprak oynamadığı bir sırada, militan bir tavırla sendika mücadelesini başlatanDevrimci Kamu Çalışanları gelinen noktada özellikle sendikalara çöreklenen reformizm ve oportünizmin karalama kampanyaları yüzünden belli ölçüde etkisiz kalmıştır. Bu mücadele içinde sayısız bedellerin yanında BEM-SEN Genel Başkanı Elmas YALÇIN, SAĞLIK-SEN Ankara Şube Başkanı Ayşenur ŞİMŞEK şehit verilmiştir. Şehitler vererek, bedeller ödeyerek oluşturulan sendikalar, bugün dernek haline dönüştürülmüş görüntüsü ile tavla ve kağıt oyunu oynanan yerler haline getirilmiştir. Sendikalardan devrimci memurlar dışlanmış ve uzaklaştırılmıştır. Bu durum uzlaşmacı ve reformist bir anlayışı doğurmuştur.

Ödünsüz bedeller pahasına savunulan fiili ve meşru mücadelenin gelişim seyrinde, daha önce uzaktan seyreden ya da mücadelede yer alsa bile geri planda kalmayı yeğleyen pek çok çevre, sendikacı kesilmiş, yaptıkları devrimcileri karalama kampanyaları, ayak oyunları ile geri bilinçteki kitleleri etkileyebilmiş ve sendikaların yönetim organlarına yerleşebilmişlerdir. KÇSKK döneminden başlayan uzlaşmacı çizgi, iyice yerleşerek yasalara endeksli KESK’i doğurmuştur. KESK, kurulduğundan bu yana, hem izlediği politika, işleyişi, hem de organları açısından sürekli eleştirilere hedef olmuş, sürekli kan kaybeden konuma gelmiştir.

Bir yanda; her geçen gün bürokratlaşan, hantal bir yapıya dönen bir KESK. Sözde demokratik bir işleyiş olarak gösterilen GYK, hiçbir zaman tam sayı ile toplanamamış. Toplandığında alınan kararlar her seferinde dokuz kişilik MYK tarafından budanmış. Her geçen gün fiili ve meşru mücadeleden uzaklaşan bir yönetim. Mücadelemizi yok etmeyi amaçlayan Personel Rejimi Reform Yasa Tasarısı. Diğer yanda, örgüt içi eleştirilerin bürokratik kanalları aşamaması, sendikaların kötüye gidişi, kamu emekçilerinin her geçen gün mücadeleden kopuşu karşısında,umutsuzluğun, uzlaşmacılığın ve teslimiyetin alternatifi olacak unsurlar devrimci öğretmenler ve kamu çalışanlarıdır.

Devrimci Kamu Çalışanları, sendikaları kuranlardır. Mücadelesinde pay sahibi olandır. Hiç kimse kendisini sendikaların sahibi olarak göremez, buna hakkı yoktur. Biz sendikalarımıza sahip çıkıyoruz. Sendikalara değil, uzlaşmacılığa ve teslimiyete karşı, devrimci sendikacılığı hayata geçirmek için alternatif olmak zorundayız. Yaptığımız çalışmalar ve politikalarımız demokratik işleyişimize uygundur. Devrimciler, kendilerini sendikalarda ifade edeceklerdir. Çünkü sendikacı kimliğimizle devrimci kimliğimizi bir bütünsellik içinde ele alırız.

Bizlerin sendikal anlayışı, sınıf ve kitle sendikacılığı perspektifini uygulayan, demokratik bir sınıf örgütü olarak ele alındığında bu değerlere sahip çıkmak için elinden geleni yapan anlayıştır. Bu anlayışla hareket edecek bütün devrimci-demokrat dostlarımızla BİRLİKTE MÜCADELEYE hazırız. Bizi değerlerimizden uzaklaştırmaya çalışan anlayışlarla mücadele etmeliyiz.

Sendikalar bizimdir! KESK bizimdir! KESK direnen, bedel ödeyen tüm kamu emekçilerinindir! Hep birlikte sahip çıkalım!

ORDU DEVRİMCİ HAREKET KAMU ÇALIŞANLARI
İŞÇİ VE KAMU ÇALIŞANI AYNI KAYIPLAR İÇİN MÜCADELEDE

İzmir’de, 16 Şubat’ta SSK eylemi kararı, KESK’le birleşerek kitleselleştirildi. SES’le birlikte EĞİTİM-SEN, Soma’dan maden işçileri, Aliağa’dan petrol işçileri yoğun katılım ve destek sundu. Bir tehdit oluşturan SSK’ların devredilmesi,aslında kapatılması kararından sonra belki de ilk kez işçi ve kamu çalışanı aynı kayıp için mücadele dinamiği oluşturuyordu.

Basmane’de toplanan 3500 kişilik kitle eylemin gerçekleşeceği SSK Tepecik hastanesine doğru yürüyüşe geçti. Atılan sloganlarda son söz SSK hastanelerini sattırmayacağız oldu. Yürüyüş kolu Tepecik hastanesinin girişine gelene kadar uzandı. Biz de Devrimci Hareket Dergisi olarak SSK bildirisi dağıttık. SSK hastanesinin kapısında polis çevik kuvvet olarak yerini almıştı. Önde yürüyen SES yönetim kurulu üyeleri ve diğer sendika yöneticileri içeriye girdikten sonra ani bir hareketlilik oldu. Polis kapıyı tutarak girişe izin vermedi. Bunun üzerine faşizme karşı omuz omuzasloganı atmaya başlayan kitle barikatı delip geçmek istedi. Bir anda da polisin saldırısıyla karşılaşıldı. Coplar inip kalkarken kitle polisle çatışarak onları püskürttü. SSK hastanesinin bahçesine girildi. Bahçede yapılan konuşmalar ve basın açıklamasından sonra destek için gelenlere teşekkür edilerek sağlık çalışanları yemekhaneye davet edildi. Diğer gruplar dağılırken eylem artık salon eylemi kimliğine bürünmüştü. 23’te eylem bitirilirken kamu çalışanlarının polisin copuna rağmen direnerek haklı mücadelesini sürdürmesi bir kazanım,eylemin sadece sağlık çalışanlarına indirgenmesi bir kayıptı.

İZMİR DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 16 (Şubat – Nisan 2005)