Farkındalık da Bireysel Değil Toplumsal olmalıdır

İnsanların baskı, yokluk ve mutsuzluk karşısında arayışa girmesi nasıl sürecin diyalektiği gereği ise yöntemsizlik halinde arayış yoluna döşenmiş çeşitli tuzaklara düşmesi de sürecin en sık rastlanılan olasılıkları içindedir.

Hemen hepimiz, psikolojik sorunu olan insanlara, “spor yap, yoga kursuna git, filanca romanı/kitabı oku” gibi öğütlerde bulunulduğuna tanık oluruz. Bunlar yanlış olmaktan çok eksik/yetersiz önerilerdir. Kaldı ki çoğu kez “öneri sahibinin teşhis imkanı ne kadar var ki, tedavi için yöntem geliştirebilsin?” denebilecek durumlar yaşanmaktadır. Sonuçta konu, dönüp dolaşıp yönteme gelmektedir. İşte bu “yöntem malulü” ortamda, belki de en sık rastlanan ve son zamanlarda giderek rağbet gören yönlendirme ve tercihlerden biri de, “kişisel gelişim/uyanış yöntemleri”dir. Büyük ölçüde öznel nitelikler taşıyan bu yöntemler, sorunun kaynağına inmekten çok motivasyon oluşturmak üzerine şekillenir. Bu konuda en çok ilgi gören ürünlerden bir ide Robin Sharma’nın “Koza Kelebeği Bilmez” adlı kitabıdır.

Kitaptan bir kesit: Dan’a yedi aşamalı uyanış için rehberlik eden Julian, onu bir hastaneye götürür ve çok yaşlı ölümü bekleyen hastalarla görüştürür. Hastalardan birinin Dan’a aktardığı fikirler önemli ama…

Artık hayatımın sonuna vardığım şu günlerde tek pişmanlığım, içimdeki müziğin şarkısını söylemesine izin vermemiş oluşum. Yüreğimin ta içinde, biliyorum, bende ifade bulmayı bekleyen bir şarkı vardı.” Şiir gibi konuşuyordu. “içinde saklı yaratıcı bir misyon vardı. Serbest bırakılmak, gerçekleşmek için durmaksızın sesleniyordu bana. Demek istediğim hepimizin hayatında yapmamız gereken bazı özel bir şeyler var. Her birimiz özel yaratıklarız, içimizde mucizevî güçler, inanılmaz yetenekler var.” (age, s:114)

Bu fikirlerin/duruşun eksiği sanki insanın içinde o güzellikler, potansiyel olarak değil de hazır paketlenmiş halde varmış gibi sunulması ve başarmak için sadece uyarılmanın veya motive edilmenin yetecekmiş gibi gösterilmesidir. Aslında, hemen hiçbir insan yoktur ki durduğu yer ile arasında bir açı olmasın. Ve hemen her insan, belirli bir dönem o açıyı kapatmaya çalışır. Ne var ki çok azı bunu başarır. Hatta onların da bir kısmı ya başardığını sanmaktadır ya da hedefini/amacını yanlış seçmiştir. O halde mesele farkındalıktan ibaret değildir. Kaldı ki farkındalık bile “neyin farkındalığı; nasıl?” gibi sorular gerektirir.

İkincisi farkında olduğu halde insanın yaşamında irade ve emek eksikliğinden veya yanlış yöntem uygulamaktan dolayı aşılamayan pek çok sorun olmakta; amaçlanmış ama bir ukde olarak kalan pek çok hedef bulunmaktadır.

Hatta, “anı yaşa!” biçiminde özetleyeceğimiz bu yönlendirmeler, çoğu kez, hızlı bir tüketime ve tükenmeye yol açabilmekte; ortaya yalnızca kendini düşünen, ölçüsüz bir tip çıkabilmektedir. Bu nedenle, devrimci zeminlerde dahi, salt teşvik ve motivasyonun, salt ajitasyon ve semboller üzerinden “ben”e dönük okşamalar eşliğinde değerlere yapılacak vurgunun, yarardan çok zarar verebileceği üzerinde, özellikle durulmalıdır.

Bireysel gelişim yöntemleri”, adı üzerinde, zaten bireyseldir. Kişiye adeta, “hiç kimseye göre hareket etme, kendi hayatını yaşa” denmektedir. “Ölüm döşeğindeyken cevap vermen gereken tek kişi, her sabah aynaya baktığında gördüğün kişi oluyor.”( age, s:115) biçimindeki örnekler, nasıl bir yönlendirme yapıldığının göstergesidir. Halbuki, seksenindeki insan da, bir başkası için, toplumsal bir amaç için bir şeyler yapabilmek ister; yapabilmekten umutlanır. Örneğin Vedat Türkali’nin veya Yaşar Kemal’in durumu, yukarıdaki ayna örneğine nasıl sığdırılabilir? Hatta diyebiliriz ki insanlar, toplumsal bağlamda bu denli geniş çaplı etki alanı yaratamadığı durumlarda, sınırlı da olsa, toplumsal mesaj alışverişi içinde olmak isterler. Bu bir vakıf çalışması biçiminde de, ihtiyacı olan birine yardımcı olmak sınırlılığında da olabilir. Veya hiç bir şey yapamazsa, yaşamını çocuklara adaması bile, insanın bu toplumsal alışveriş bağlamındaki ihtiyacını giderme eğilimi ile ilintilidir.

Demek ki “uyanış” da bireysel değil toplumsal olmalıdır. Bu bağlamda düşünüldüğünde, örgütlü ortamda bulunup, imkân ve arayışı bireyselleştirmenin nasıl bir “sapma” olduğu ve “büyüklük okulunda küçülmede ısrar” anlamına geldiği daha iyi anlaşılır.

Etrafa karşı kalınlaşan bireysel duvarlar, bir korunma değil, bir boğulma sebebidir.

Kişi etrafına değebildiği oranda çok ve çokluk halindedir

Duyu organları, uyarılma açıklığı kadar işlevseldir.

Gerçekte her birey, bir evren kadar zengindir.

Bunu da aktif bulabilmenin yolu, toplumsallık bilincidir…

TOPLUMSAL DÜZENİN DEĞİŞİMİ BİREYİN GELİŞİMİ İÇİN ZORUNLU KOŞULDUR

Diğer bir ifadeyle birey, toplumun bir çeşit özetidir. Ve girilen hemen her ilişki, bir yanıyla toplumsaldır. Bu nedenle, toplumsallığın yerine bireyciliğin ikame edilmeye çalışıldığı, kökene inmeden görüngülerle yetinen, gerçekte kökene inmenin de etnik köken grafiği çıkarmakla karıştırılır olduğu günümüz koşullarında, Marks’ın Feuerbach’ a karşı 6. Tezi büyük önem taşımaktadır.

“…insanın özü her tekil bireyin bir parçası olmuş bir soyutlama değildir. Kendi gerçekliğinde toplumsal ilişkilerin toplam sonucudur.”

Böyle der Marks. Ne var ki, ne bu tez, ne de yol gösterici pek çok doğru, bir toplumsal ilaç veya tedavi yöntemi değildir. Kültür, zamana yayılarak, görerek veya yaşayarak oluşan/kökleşen bir olgudur. Bu bağlamda, sorunlara dışa vurduğu noktada, adeta merhem sürer gibi biçimsel çözümler aramak kalıcı sonuç vermez. Zor geliyor diye okumamak, eğitimden kaytarmak, renkli/zevkli değil diye kimi görev sorumlulukları atlamak ortaya ne kendisi ne de başkası olamayan, küçük burjuva bir kişilik çıkarır.

Kültür, tadıyla ve kokusuyla, acıları ve mutluluklarıyla, geçmiş birikimi ve gelecek tasarımıyla örülü bir ağdır. Bu nedenle, toplumsal bir yapının öyküsü veya tarih yazımı, dışarıdan ikame edilecek bir tür değildir. Uzun süreli bir gıdalanma ve sindirme süreci gerektirir. Bugüne dek, devrimci kimlikleri veya tarihsel dönemleri konu alan filmlerin büyük oranda başarısız olması, canlandırılmaya çalışılan karakterin oyuncunun üzerinde bir yama gibi durması, yanlış oyuncu seçimi veya senaryo eksiği ile açıklanamayacak denli, temel önemde yöntem yanlışına dayanmaktadır. Ve abartısız diyebiliriz ki, hemen her sorunun kaynağında, şu veya bu oranda “olguya özgü gereklerin hafife alınması” olarak özetlenebilecek, bu yöntem eksikliği/yanlışı gizlidir.

Dünyadaki herkes yarım saat için bir araya gelse ve hayatları boyunca tahammül ettikleri acıların tamamını paylaşsa, hepimiz dost olurduk. Hiç düşman kalmazdı. Savaşların da sonu gelirdi.” (age, s:115) biçiminde, sosyal birikimin pek çok kuralını bir cümlede reddeden görüşler ortaya atmak, büyük zirvelere küçücük adımlarla ulaşılabileceği yanılgısından ve olguyu hafife alarak gerekli emek sürecinin üzerinden atlanmasından başka nasıl açıklanabilir?

Laboratuar faresi gibi görür, kâr eksenli iradeler insanı.

Yedirmek için değil, istismar için kullanır, elindeki peynir parçasını.

Ne görüngü yeter, ne de tüzük ve disiplin, anlatmak için aramızdaki farkı,

Bunca nitelik farkına rağmen, egemenle aynı kumaştan kesilmiş gibi göstermek halkı;

Ya teslimiyet ya da başarısızlığa vardırır, iyi niyetli de olsa yapıları.

Dün de çap ve derinlik meselesiydi, sistemli düşünüp uygulama işi.

Bugün çok daha özenli ve incelikli

bir emek gerektiriyor, bilim ve felsefe ilişkisi.

Ne Platon’un mağara metaforu,

ne Sokrates’in ölüme gönüllü yolculuğu, bir filtre oluşturmuyor,

fikri karbondioksite karşı,

Ve “ha!” deyince buldurmuyor hakikati.

Hatta arayış halindekiler bile, artık boğabiliyor birbirini.

Çünkü yabancılaşma,

en kapalı ilişkiye bile sızacak kadar inceldi.

Bu nedenle, temel önemdeki ilkeyi, her eyleminin odağına koyabilmeli günümüzün devrimcisi…

AŞKLA ÖRÜLEN İLİŞKİLERDE TOPLUMSAL BİREY VARLIK BULACAKTIR

Yani artık hiç birimiz, “aşk” deyip geçmemeli; sevdayı devrimcilikten, devrimciliği yaşamdan koparmadan el alabilmeliyiz. Mutsuzluk, acı ve yanılgı, sadece dışımızdakilere özgü değildir. Eğer gerçekten “farklı” olacaksak, ilkin kendi gerçekliğimize tutabilmeliyiz feneri. Ve gerekirse, bu işin ilkokuluna dönecek denli ciddiye alabilmeliyiz eksiklerimizi.

Biz, hemen her yapıdan farklı algıladık, sosyalizmi ve gereklerini. Bir toplumsal aşk olarak algıladık amacımızı ve bunu tutkal edinip, yarına bırakmadık karşılığını.

Yoldaşlarımız, bu bilinçte örmeli ikili aşkı ve hareketin bedenleşmiş hali gibi kucaklamalı, yanındaki varlığı. İşte bu nedenle, söze sığmaz ve hafife alınmaz türdendir aşkın gerekleri…

“İnsanların yürekleri arasındaki en kısa yol birlikte gülmektir.”derler.

Doğrudur, ama bu,

yüreklerin el ele vermesi için yetmez. Sanıldığının aksine yürek,

bilmediği yolda yürümez, tanımadığı organdaşı öpmez. Bilinçtir yani aşkın da hammaddesi.

Ve kimi şarkılardaki gibi “nedensiz” olmaz, hiçbir yürek terlemesi.

Bir aşksa eğer devrimcinin bizzat kendisi; o halde şekle, tadilat ve geçiştirmeye bırakılmayacak denli önemlidir.

temel ilkeleri.

Ancak o zaman, ayakları üzerine oturur, insanın hem bedeni, hem de ruhsal evreni.

Belki bir yaşam boyu sürecek bu değişim ve güzelleşme yönündeki iradi evrim. Hazır doğrulara veya her koşula uygun davranış normlarına sahip değil hiçbirimiz. Ne var ki, öznelleşme bükülmelerine maruz kalmadan gelişmiş, ender yol göstericilerdendir yöntemimiz. Mesele, “eski”lik değil; ama, birimizden diğerine akarak çoğalan bir şelaleye dönüşebilmeli, yoldaşlık ilişkimiz.

Biz, hem kardeş hem aileyiz; hem yoldaş hem örgütlenmeyiz. İnsanlığın tüm birikimlerinin tarihsel döneme özgü adıdır, yöntem ve ilkelerimiz. Böyle okunmalı bayrak veya kimliğimiz. Hangimiz bunu, tek başımıza taşıyabilir veya karşılayabiliriz? Budur bizim fiili tüzük veya kolektif dediğimiz. Bakmayın siz kimilerinin elinde sistemin yeniden üretimine dönüşmüş olmasına, örgütsel yol ve yöntemlerin ve hatta sosyalizmin.

Elbette hepimiz birer bireyiz. Ama bireyci değiliz. En küçük işi bile önemseyeceğiz, küçülmeyeceğiz. Yüreğimiz de bedenimiz de acıyabilir; kayıpla tanımlanabilecek anlar da geçirebiliriz ama unutmamak gerekir ki, tarihsel anı güzelleştirmektir kimliğimizin niteliklerinden biri. Ve küllerinden yeniden doğabilmektir, bizi düne ve geleceğe bağlayan devamlılık diyalektiğinin en özlü ifadesi.

İşte bu kapsamlı tanım nedeniyle hiçbir küçülme bize yakışmaz ve hiçbir öznellik, bizi tanımlamaz. Ufkumuzu âna taşıyabildiğimiz oranda, altına girdiğimiz yüklerin “yük” olmadığını, güzellikle güçlüğün iç içe geçtiğini görebiliriz. Elbette biz, arabesk bir tanımla söylersek, “acıların çocuğu” değiliz. Ama, mutluluk ve sevincin, hayatın bir yerlerinde saf halde bulunmadığının bilincindeyiz. Bu bilinç, her emeği, her güçlük ve zoru, bir doğuma çevirebilme bilincidir.

Hepimizin hayatında, zorlu/acılı anlar olmuştur. İnsan genellikle böyle anları adeta ek bir enerjiyle karşılar. Bu, potansiyel enerjidir. Çoğu kez de, bu tür hayat sınavları sonrasında insan, daha da güzelleştiğini hisseder. Yani emekten, güçlüklerden kaçmak, kendini (potansiyel üretkenliğini) sınırlamaktır. Süreç bizi bu bilinci daha aktif ve üretken kılmaya, potansiyel enerjimizin gereğini yerine getirmeye çağırıyor. Bunu başarabildiğimizde göreceğiz ki her kişi bir dünyadır; kolektif varlığımız ise dünyalar toplamıdır. İşte ancak bu bilinç ve kavrayış oturduğunda; kişi hiçbir şeyi bireysel olarak ele almaz. Bulunduğu çatı altındaki tüm eksikleri kendi eksiği olarak kabul eder; başka bir bireyin sebep olduğu sorunda bile kendi payını arar.

Bugün hemen hiçbir yapının anlayamadığı budur. Kolektivizm, toplam güç veya sinerji deyince, sayısal olanın yan yana getirilip toplamı alınıyor. Gerçek kolektivizm başarılamayınca “yöntemde kaytarma” (ve tabi ki kolaya kaçma) sayılabilecek yöntemlere başvuruluyor. Devrimci çalışma tarzıyla niteliğin büyütülmesi sağlanamayınca, “kongre” yöntemiyle “temsil cazibesi” öne çıkarılarak sayısal çokluk (nicelik) amaç haline getiriliyor. İşte bu, nasıl bir yöntem sorunu, potansiyel eksiklik ve hatta sistem karşısında geri adım ise; bizlerin zoru başarma adımı, aynı zamanda değerlerimizle bağın ve değerlerimizin bizzat kendisinin sınavı olacaktır.

Devrimci yolda, güzelliğin ve zirvelerin sonu olmaz. Büyüklük büyüklüğü, kalite kaliteyi doğurur. Böyle bir ufuk her an bulunulan yerin koordinatlarını gözden geçirmeyi; otokontrol ve oto sorgulamayı gerektirir. En sağlıklı ve en isabetli sonuç, kişinin kendine uygulayacağı samimi testlerde ortaya çıkar. Böyle bir samimiyet aynı zamanda kişinin bir kimlik, bir yaşam biçimi olarak benimsediği değerlerle her an temas halinde olmasını gerektirir.

Devrimcilik, bir hobi, bir amatör uğraş gibi boş zamanlarda konu edilen aktivitelerle karıştırılmamalıdır.