Emperyalist Politikalarda Olası Gelişmeler ve Kürt Sorunu I

SİSTEMİN KRİZİ VE HEGEMONYA SAVAŞLARI

2008’de varlığı resmi olarak da ilan edilen ve küresel aktörlerin hemen her adımını belirler hale gelen krize dair, ilanından önce de sonrasında da çok şey söyledik. Özellikle niteliğine, devamlılığına ve sebep olacağı gelişmelere işaret ettik. Bugün de gerek Ortadoğu’da gerekse dünyanın bir başka bölgesinde yaşanan hemen her gelişmeyi büyük resim içindeki yeriyle beraber doğru okuyabilmek için, krize dair gelişmeleri yakından takip edebilmek önemli bir önkoşuldur. Bu konuda kısa bir özet ve hafıza güncellemesi yapmak gerekirse, öncelikle emper yalist çağ Marksizm’inin yani Leninizm’in, kapitalizmin tekelci dönemine dair tespitleri anımsanmalıdır.

Emperyalist dönem, kapitalizmin krizinin süreklilik kazandığı dönemdir. Eşitsiz gelişme ve rekabet, çelişmeleri büyütürken, krizler dünya ölçeğindeki paylaşım savaşlarıyla geçici olarak aşılıyor, yeni durum yeni güç dengeleri ve çelişmelerle beraber emperyalizmin devamını işaret ediyordu. Birinci Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında, Amerikan ekonomisinde yaşanan hızlı gelişme ve üretici güçlerin büyük oranda yok edildiği Almanya’da gözlenen toparlanma, krizlerin aşıldığı ve Marks’ın yanıldığı yönündeki düşünce ve kanaatleri besledi, bu yöndeki değerlendirmelere gerekçe oluşturdu.

Lenin’in tespitlerine rağmen burjuva iktisatçılar kapitalizmin krizinin aşılabileceğini savunmuş ve farklı tez ve gerekçelerle de olsa Marksist zeminde de benzer değerlendirmeler yapanlar olmuştur. Hatta bu yanılgı, sınıf çatışmalarının da ortadan kaldırılabileceği, dolayısıyla da burjuvazi ile proletaryanın uzlaşabileceği biçimindeki değerlendirmeleri besledi. Ancak,

1927-28’lerde başlayıp 1929-30’larda dip noktasına ulaşan kriz, sistemin krizinin değişik araç ve yöntemlerle aşılabileceği tezini nerdeyse ortadan kaldırdı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise, ekonomisi neredeyse bütünüyle tahrip olan Avrupa’da da, hegemonyasını hemen tüm sistem ülkelerine dayatan ABD’de de 1970’lere dek süren bir gelişme, canlanma dönemi yaşandı. Bu süreçte de krizlerin kaçınılmaz olmadığı fikri çeşitli biçimlerde dillendirildi. Ancak 1970’lerle beraber gündeme gelen kriz, her 8-10 yılda bir ve her defasında giderek derinleşen ve birbirine yaklaşan sıklıklarla devam etti. 1990’lara gelindiğinde, Sovyetlerin dağılmasıyla beraber, o güne kadar emperyalist kapitalist sistemin dışında kalabilmiş devasa bir alanın pazara açılmış olmasına bağlı olarak, sistem bir anlamda soluk aldı ve bunun krizi geciktirici etkileri 2001’e dek sürdü. Ondan sonra yaşanan süreçte ise, küreselleşmenin de etkisiyle, bir ülkede gündeme gelen krizin yansımaları kısa sürede başka ülkelerde de kendini göstermeye başladı.

Ve günümüze gelindiğinde artık krizler, bir birine yaklaşarak sıklaşan, derinliği her defasında daha çok artan ve bilinen ekonomi politikalarla aşılamayacak bir nitelik kazandı. Yakın döneme kadar burjuva iktisatçılar, krizin birkaç yıl içerisinde aşılabileceği gibi hipotezler ortaya atarken, bugün gelinen aşamada aynı iktisatçılar, çok daha zorlu bir sürece hazır olunması gerektiğini ve Avrupa’da krizin en erken 10 yıl içerisinde aşılabileceğini itiraf eder hale geldi. Gerçekte ise, var olan krizin kapitalizm koşullarında aşılması artık neredeyse olanaksızdır; yansımalarının ise sanıldığından da büyük ve çeşitli olması beklenmelidir. Örneğin daha önce, ABD önderliğinde ve Avrupa’nın ona yedeklenmesi biçiminde dünya ölçeğinde gerçekleşen hegemonya ilişkileri söz konusuydu. 2007-2008 krizinde en çok etkilenen ülkenin Amerika olması ve o güne kadar batmaz denilen devasa firmaların batışı, mevcut hegemonya ilişkileriyle tanımlanan sürecin sonuna gelindiğini gösterdi.

DEĞİŞEN GÜÇ İLİŞKİLERİ VE DENGELER YENİ HEGEMONYA İLİŞKİLERİNİ HABER VERİYOR

Bugün artık gelinen aşamada, kriz sonrasında dengelerin nasıl şekilleneceğini hesaba katan tarzda, bağrında hegemonya ilişkilerinin yeninden oluşturulmasını da taşıyan yeni odaklar oluşuyor. Bu odaklardan birisi olan ABD’nin, geçmişteki konumunu sürdürebilmek için önemli atılımlar içerisine girdiği gözleniyor. Özellikle önemli enerji kaynaklarına ulaşma ve bu kaynakların taşındığı ulaşım yollarını denetim altında tutma konusunda büyük çabalar sarfediyor. Bu hegemonya ve denetim mücadelesinin bir boyutunu da, emperyalist kapitalist sistem içerisinde kendisine rakip olabilecek olası hegemonya güçlerinin söz konusu kaynaklara ulaşabilmesini engellemek oluşturuyor. Önümüzdeki süreçte, özellikle son 10 yıldaki büyümesiyle dikkat çeken Çin’in, böyle bir potansiyele ulaşabileceğinden söz ediliyor. Ne var ki mesele, iktisadi büyümeden doğrudan hegemonik sonuçlar çıkarma kolaycılığına sığdırılamayacak boyutlar içeriyor. Krizi de bağrında taşıyarak yaşanacak gelişmeler, pek çok çelişmeyi bir arada barındıracaktır. Çin’de gözlenen hızlı büyüme, Almanya veya Japonya’nın savaş sonrasındaki büyümesine benzetiliyor. Çok üreten ama az tüketen niteliğiyle bilinen kırsal kesimdeki devasa işgücünün kentlerde yoğunlaşması ile oluşan ihracat ekonomisinin, Çin’i dünya ölçeğinde etkili bir hegemonik güce dönüştüreceği biçiminde bir yanılgı söz konusu.

Ancak kapitalist üretim ilişkileri temelinde gelişen buradaki sermaye birikim sürecinin Çin dışında Malezya, Endonezya, Hindistan, vb ülkelerde de yaşandığı düşünülürse; bırakalım dünya ölçeğinde hegemonya kurmayı, Çin’in çok daha köklü ve içinden çıkılması çok daha zor olabilecek krizlere girmesinin büyük bir olasılık dahilinde olduğu görülür.

Kriz koşullarında bile büyümesini sürdüren Çin ekonomisinde bugün artık küçük tesisler büyüdükçe sermayenin organik bileşimi değişiyor, daha çok yatırım daha az değişen sermaye ile beraber sabit sermaye oranı artıyor.

Bugün Çin, üretim kapasitesinin %80’inden fazlasını ihraç eden bir ülke durumunda. Ama, dünyadaki ekonomik daralma, satın alma kapasitesinde düşmeye yol açıyor. Yani artık ne kadar çok üretirse üretsin, bunu satabilmenin bir sınırı var. Uygulanan planlı ekonomi, krize karşı politikalar geliştirse de bunun da bir sınırı var. Örneğin bir süre önce, her yıl 80 milyon Çinlinin yaşama standardını batılı düzeydeki asgari bir işçinin yaşama standardına ulaştırabilmek için bir program başlatıldı; altyapı yatırımlarına ağırlık verildi. Daha önce, ticaret fazlasıyla oluşan kaynaklar ABD tahvili alınarak değerlendirilirken, bunun yerine Batı’nın uygulamış olduğu Keynesçi model uygulanarak krizin etkisi yumuşatıldı. Ancak tüm bu uygulamalar, ekonomik verilerin bir düşme eğilimi içerisine girmesini önlemiyor. Bu nedenle, %8-9’luk büyüme bile artık önümüzdeki süreçte hayal olabilir.

Kaldı ki hegemonya, salt ekonomik güçle kurulabilen bir olgu değildir. Öncelikle, uluslararası alanda yaygın ticaret ağı, onu koruyabilecek bir askeri gücü de gerektiriyor. Bu alanda çok önemli rol oynayan uçak gemilerine, hala ne Rusya ne de Çin sahip değil. ABD’nin 1930’larda üretebildiği ve hegemonik güç olarak uygulamaya koyduğu, benzer şekilde İngiltere ve Fransa’nın da yapabildiği uçak gemisini bugün hala ne Rusya ne de Çin yapabiliyor. Halbuki, onlarca uçak gemisi olmadan bugün dünyada bir hegemonya kurmak çok zor.

Hatırlanacak olursa Çin, Sovyetler dağılmadan önce Ukrayna tezgahlarında yapılmış ve daha sonra hurdaya kaldırılmış olan Varyak adlı helikopter gemisini, birkaç yıl önce “otel yapacağız” diyerek almıştı. Bugün o bile işler halde değil; üstelik de uçak değil helikopter gemisi.

Dolayısıyla, bir uçak gemisinin inşasının en az 10 yıllık bir süreç aldığı düşünülürse, uluslararası açık denizlerde hegemonya yarışı yapabilecek bir güce ulaşmanın 10 yıllar sürebileceği görülür. Bu bağlamda Çin’in, önümüzdeki süreçte böyle bir hegemonyada ABD için çok ciddi bir tehdit olabileceğini söylemek pek gerçekçi olmaz.

Hegemonik güç olma konusunda akla gelebilecek bir diğer odak, Avrupa Birliği’dir. Anca k, AB’nin de bu tür güçlü bir atılım yapabilmesinin önünde çeşitli engeller var. Birliği oluşturan ülkelerin çoğunluğunun ekonomilerinin neredeyse çökmüş olması ve bu oluşumun geleceğinin ekonomik anlamda sorgulanır hale gelmesi, böyle bir hegomonik yarışta şansını azaltıyor.

Ancak, bu birliğin içindeki bir ülke olarak Almanya’nın durumu bir özgünlük taşıyor. Almanya, yaklaşık 10-15 yıldır Rusya ile pek çok konuda işbirliğine varan bir ilişki yürütüyor. İşte bu durum Almanya’ya önümüzdeki süreçte bir hegeomonik güç olabilme olanağını sunuyor. Bilindiği gibi Çin’den sonra dünyada en fazla ihracat yapan ülke Almanya’dır; üretim araçlarının üretiminde devasa imkanları bulunuyor. Hatta, yakın zamana kadar en çok ihracatı Almanya yapıyordu.

Daha sonra Çin onu geçti. Çin’in genellikle ihracat ürünlerinde temel kalemi oluşturan, tüketime yönelik ürünlerdir. Bu, emperyalist ülkelerin de işine gelen, işgücünün maliyetini aşağıya çekebilen, bu yönüyle tercih edilen bir durumdur. Çin’den alınan ucuz tüketim maddeleri, dünyadaki bütün emperyalist ülkelere bir avantaj sağlıyor. Ucuz işgücü, üretimde onlar için en önemli kıstaslardan biridir. Bir işçiye verebilecekleri ücretin alt limitini belirleyen şey ise, o işçinin kendi hayatını (emek gücünü) yeniden üretebilmesi için yapabileceği harcamadır.

Tüketim araçları ne kadar ucuza mal edilebilirse,  asgari ücret o denli aşağı çekilebilir. İşte Çin’in bol miktarda üretmesini teşvik eden olgulardan biri de emperyalizmin bu eğilimidir.

Almanya’nın Çin’den farkı, tüketim araçlarının üretiminde değil, üretim araçlarının üretiminde, yani fabrika yapan fabrikaların gelişiminde ileri teknoloji uygulayabiliyor olmasıdır. Son 10-15 yıllık süreçte Rusya’nın sanayi alt yapısını büyük oranda yeniden kuran teknoloji Alman teknolojisidir. Ve bu teknolojinin kullanımı konusunda Rusya’yla Almanya arasında bir işbirliği var. Aynı zamanda Almanya, enerji ve hammadde gereksiniminin önemli bir kısmını bu alandaki en büyük üreticilerden biri olan Rusya üzerinden sağlıyor. Kurulan bu işbirliği, iki ülkenin sanki birbirini tamamlayan ekonomilermiş gibi düşünülmesine yol açıyor. Rusya’nın, nükleer silahlar dahil muazzam bir askeri gücü var. Bu askeri gücün Alman teknolojisi kullanılarak yenilenmesi, dünyanın her yerinde ABD ile askeri anlamda boy ölçüşebilecek olanağa ulaşılmasını beraberinde getirebilir.

Rusya’daki fabrikaların pek çoğunu Alman firmaları yeniliyor. Aralarındaki bu işbirliğinin önü oldukça açık. Çünkü Alman ekonomisinin tıkandığı asıl nokta pazardır. Rusya ise Almanya’nın teknolojisini ihraç edebileceği muazzam bir pazar oluşturuyor. Ayrıca, Almanya’nın en büyük gereksinimi olan hammadde ve enerji de Rusya’da var. Bu işbirliği sayesinde dünya pazarında belirleyici güç olabilme konusunda büyük bir potansiyel oluşturuyorlar. Bu nedenle önümüzdeki süreçte, bu türden imkanlara sahip ülkelerle, onlara engel olmak isteyen güçler arasında çeşitli yöntem ve araçlarla yürütülen bir mücadeleye tanık olunacaktır. Bu zeminde, askeri yöntemlere de uzlaşmalara da işbirliklerine de başvurulacaktır.

Örneğin ABD, yakın vadede bir hegemonik güç olarak öne çıkma potansiyeli olmayan Hindistan’ı, daha çok Çin’i kompanse etmek için kullanıyor. Hindistan’nın, gerek önemli ticaret yollarındaki gerekse Hint Okyanusu üzerindeki egemenliği, onu askeri stratejik işbirliği yaptığı ABD nezdinde önemli bir partner haline getiriyor.

ABD’nin ayrıca yukarıda sözünü ettiğimiz Rusya Almanya arasındaki işbirliğinin hegemonik güce dönüşmesini önleme yönünde atılımları da söz konusu. Bunun başında, Almanya ile Rusya arasındaki coğrafi bağı koparmak geliyor. Avrupa’yı koruyacak füze savunma sisteminin Polonya’ya yerleştirilecek olmasının bu bağlamda da bir işlevi var. Kaldı ki ABD, Polonya ile çok özel ilişkiler kurmuş durumda. Amerikan sermayesi son dönemlerde bu ülkeye çok yoğun yatırımlar yaptı. Ayrıca bu ilginin giderek güneye sarkması ve Bulgaristan’ı da Romanya’yı da içerecek tarzda Balkanlar’da ABD hegomanyası yönünde gelişmesi bekleniyor.

Hatırlanacak olursa, Sovyet sistemiyle bütünleşmiş Doğu Avrupa ülkelerinin, Sovyetler dağıldıktan sonra Avrupa Birliği’ne girmesi için en fazla çaba gösteren ülke ABD oldu. ABD’nin amacı, birincisi bu ülkelerin tekrar Rusya hegemonyasına girmesini önlemek, ikincisi AB içerisinde önemli bir köprübaşını tutmak; yani Almanya, Fransa gibi merkezi AB güçlerine karşı bir blok oluşturmak ve bu güçlerin AB içerisindeki serbest hareket edişinin önüne geçmekti.

Avrupa Parlamentosu’nda ülkelerin nüfus oranına göre temsil edilmesi önerisi Polonya’dan gelmişti. Böylece nüfus yoğunluğuna bağlı olarak AB’nin merkezi ülkelerini dengeleme şansı olacaktı. Almanya buna şiddetle karşı çıktı ve sürecin başından beri kendi karşısında Polonya’yı tehdit edici bir unsur olarak gördü. Polonya’nın geniş tarım imkanları ve yoğun hammadde kaynakları açısından belli bir potansiyeli var.

Almanya Rusya bloğunun etkinlik gösterebileceği bir diğer alan, Ortadoğu ve Kafkaslar’dır. Rusya’nın en önemli avantajı, sahip olduğu enerji kaynaklarını emperyalist kapitalist pazarın, özellikle AB’nin ihtiyaç duyduğu en uygun koşullarda o coğrafyaya yönlendirebilmesidir. Bu durum, Rusya’nın hem ekonomik hem politik bir güç olmasını sağlayabiliyor. Bu nedenle, Rusya’nın bulunduğu yerde güvenliğinin tehdit edilmesi ve egemenlik alanının kendi güvenliğini sağlama noktasına kadar daraltılması, onun hegemonik güce dönüşmesini önleme atraksiyonlarından biri olarak görülüyor. Bunun yolu da Ortadoğu ve Kafkaslar’ın denetiminden geçiyor. Büyük Ortadoğu Projesi, aynı zamanda bu türden hesapları da kapsayan bir projedir. Diğer bir ifadeyle BOP, Sovyetlerin dağılması sonrasında dünyanın yeniden şekillendirilmesinin bir aracı olarak ortaya çıktı. Bu, aynı zamanda Rusya’nın Boğazlar üzerinden Akdeniz’e açılımını engellemeyi ve Ortadoğu’da özellikle Irak, Suriye gibi ülkelerle bağını keserek, onun yerine ABD emperyalizmiyle doğrudan işbirliği içinde oluşabilecek kukla yönetimler oluşturmayı amaçlayan bir planlamadır. Bunun için, bütünlüklü ulusal tavır alışa yol açabilecek Iraklılık, Suriyelilik, Mısırlılık gibi öğeler yerine, etnik, dinsel ve mezhepsel farklar öne çıkarılırken, alabildiğine küçük ve kolay denetlenebilir yapılar tercih edilecekti. Bu gün Arap Baharı adı altında dinsel, mezhepsel kimlikler öne çıkartılarak bölgede sisteme karşı potansiyellerin ve direnç noktalarının etkisizleştirilmesi, Kürt halkı içerisinde örgütlü ve alternatif tavır alış imkanlarının da tasfiye edilmek üzere boy hedefi yapılması, bu kapsamda okunmalıdır.

Bu müdahaleler kapsamında, daha önce de çeşitli biçimlerde değerlendirmelerimize konu ettiğimiz gibi sıra İran’a da gelecek. Ancak mesele, büyük küresel aktörlerin hedefe koyduğu veya etkisizleştirmeyi amaçladığı ülkeleri tespih taneleri gibi sıraya sokup düşürmesi kolaycılığı içinde tanımlanmamalıdır.

Ne Şii bloğu böyle kolay dağılır, ne de ABD’nin Rusya, Çin, vb ülkelerle çelişmeleri, Libya, Suriye, vb ülkelerde denenen yöntemlerle aşılır.

Örneğin, İran’a karşı uzun dönemdir bir ambargo uygulanıyor; teknolojik ürünlerin satışına izin verilmiyor. Ancak buna rağmen Almanya, bu ambargoyu deliyor; Amerika’nın koymuş olduğu ambargo kapsamında olan pek çok ürünü (oldukça gelişmiş teknolojik ürünlerini) satmaktan geri durmuyor.

Almanya ile İran arasında oldukça girift, nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen bir işbirliği var.

İran’la benzer bir işbirliği içerisinde olan bir diğer ülke de Rusya’dır. Var olan hegemonik yarışta İran, Rusya ile beraber hareket edecek olursa, sözünü ettiğimiz ittifakın egemenlik alanının Hint Okyanusu’na kadar uzanması mümkün. Bu nedenledir ki hegemonya savaşında ABD için en önemli tehditlerden birisi İran’dır. İran’la işbirliği içerisindeki Şii Bloğu parçalanabilirse, ondan sonrasında İran doğrudan bir hedef haline gelecektir. Rusya’nın bir biçimde bu blokla bağının koparılması için bugün de çeşitli yöntem ve araçlar devreye sokulabilir. Örneğin, Kafkaslar ve Orta Asya’daki etnik, dinsel gruplar tetiklenerek Rusya’nın bu bölgedeki hareketi sınırlanabilir.

Kriz sonrasına yönelik olarak dünyayı yeniden şekillendirme mücadelesindeki taraflar ve bunlar arasındaki başlıca çelişme noktaları kısaca bunlardır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri, Arap Baharı’ndan Kürt meselesine kadar sürecin bütününü bu hegemonya mücadelesinin bir parçası olarak görmek gerekiyor. Örneğin, Rusya artık çok iyi biliyor ki, mesele Tartus Üssü’nden ibaret değil. Eğer Suriye çökerse, Rusya’nın Akdeniz’le dolayısıyla da Afrika ile bağı kopacak.

Ortadoğu petrollerinin, Rusya’ya alternatif, kolay ve güvenilir güzergahlardan Avrupa’ya aktarılması, Rusya’nın Avrupa enerji pazarındaki tekel niteliğinin kırılması büyük önem taşıyor. Bu, aynı zamanda Rusya’nın ekonomik gücünün, dolayısıyla askeri gücünün sınırlanması mücadelesidir ki, Ortadoğu’daki savaşın en temel nedenleri arasındadır. Bu nedenle Suriye’nin ne yapıp edip çökertilmesi veya en azından Esat’ın bir biçimde oradan uzaklaştırılmasıamacından kolay kolay vazgeçilmeyecektir.

Ortadoğu, kriz sonrasındaki sürece dair dünyanın yeniden şekillendirilmesi mücadelesinde, çatışmaları yönlendiren ve hegemonya yarışını sürdüren bütün odakların çıkarlarının çatıştığı bir alandır. Bu bölgenin temel iki özelliği, dünya ticaretinde en önemli ulaşım yolları üzerinde bulunması ve dünyada kolaylıkla pazara sunulabilecek en büyük enerji kaynaklarına sahip olmasıdır. Örneğin Sibirya’da devasa enerji kaynakları var. Ama buradaki enerji kaynaklarının üretilmesi ve pazara ulaştırılması işinin altından bugüne dek kalkılabilmiş değildir. Bu durum, kaynaklarının pazara ulaştırılabilmesi çok kolay olan ve ana ulaşım yolları üzerinde bulunan Ortadoğu’yu, hegemonya mücadelesinde yer alan bütün güçler için ilgi odağı haline getiriyor.

Sovyetlerin dağılması sonrasında ABD’nin BOP kapsamında yeniden şekillendirmek üzere harekete geçtiği geniş Ortadoğu’da yukarıda da belirttiğimiz gibi amaçlanan temel politika, bütün dinsel-mezhepsel kimliklerin teşvik edilmesidir. Bu kimlikler aynı zamanda, ulusal ve sınıfsal temeldeki tavır alışları , özellikle de farklı farklı ülkelerden gelmiş olan ve aynı yerde çalışan işçilerin, emekçilerin ortak hareketini engellemenin bir aracı olarak güçlendirildi. Bu güçlendirme, son birkaç yıllık süreçte ( yani Arap baharıyla) ortaya çıkmış bir olay değil. Mevcut gelişmeler, yıllara yayılan bir hazırlığın ve alt yapı oluşturma çalışmalarının bir ürünüdür. Bugün Arap baharı adı altında halkların baskıcı siyasal rejimlere karşı birikmiş tepkisi kontrol altına alınmakta ve istenmeyen yer ve biçimde dışavurması yerine bölgenin yeniden dizaynında meşruiyet öğesi olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, bu süreçte fiili güç olarak kullanılan kesimlerin yeni bir düzen kurmada güven vermeyen kaygan niteliği, Libya’daki konsolosluk baskınında görüldüğü gibi çeşitli biçimlerde sorun üretmeye başladı. Örneğin, Suriye’de gelişmeler kritik bir noktada. İşbirlikçi odaklarla ve “seyyar mücahit” denen savaşçılarla sonuca gitme politikası, deyim yerindeyse duvara toslamış durumda. Bu konuda, Mali’yi işgal eden Fransa’nın yaşadığı fiyasko, Kandahar’da işbirliği yapan güçlerin “dost” olarak bilinen güçlerin uçakları tarafından bombalanması gibi pek çok örnek verilebilir. Bu durum ABD’yi, sınıfsal kimliği belli olmayan ve yüzergezer denebilecek bu yapıları kullanırken,  silahın kendisine de dönebileceği konusunda düşünmek zorunda bırakıyor.

Suriye’de de söz konusu güçlerin gerek bugün kendi aralarındaki ilişkilerde gerekse sonuç alabilmek için verilecek mücadelede güven verici olmadığı anlaşıldığı oranda farklı yöntem ve seçenekler devreye sokuluyor. Ancak buna rağmen, emperyalist güçlerinEsat’a ya da Esat’ın devamı olacak bir siyasal yapılanmanın Suriye’de varlığına tahammülü yok. Bu nedenle, bir taraftan işbirlikçi çeteler içinden kötünün iyisi ile yola devam ederken, diğer taraftan başka bir müdahale gücü/aracı devreye sokuluyor. Bu, Ortadoğu halklarının çok iyi tanıdığı İsrail ile çeşitli hedefleri vurmak biçiminde olabileceği gibi Türkiye’nin daha aktif ve doğrudan rol alması biçiminde de olabilecektir.

YENİ BİR KONSEPT DEVREYE SOKULUYOR

ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Türkiye’ye gelişini, Amerikan dış politikasındaki değişim çerçevesinde bir müdahale olarak okumak gerekiyor. Öyle görünüyor ki, bölgedeki çatışma ve inisiyatif mücadelesinin kontrol dışı alanlara yayılmasını engellemek üzere, uzlaşma ile çatışmayı bir arada barındıran yeni bir konsept devreye sokulacaktır.

Çatışmanın derinleşme ve yayılma potansiyeli, giderleri kısma ve savaş bütçesinde önemli oranda kısıtlama kararı alan ABD’nin yeni konseptiyle çelişiyor.Kaldı ki çatışmanın derinleşmesi başarı da getirmiyor. Bölgeye yayılan topyekûn türden çatışmaların yıllarca süreceği ve bunun altından kimsenin kalkamayacağı, en azından Beyrut pratiği nedeniyle biliniyor. Bu nedenle ABD’nin yakın dönemdeki tercihinin, bir taraftan uzlaşma masasını işaret etmek, diğer taraftan kimyasal silah stokları dahil Suriye’nin askeri imkanlarını Türkiye, İsrail gibi güçlerin özel operasyonlarıyla zayıflatmak ve ambargolarla, siyasal ablukalarla sıkıştırmak biçiminde olacağını söyleyebiliriz. Çünkü,

Ortadoğu’daki politikanın gelişimi konusunda, Irak’taki durum ve Kürt meselesi, Suriye’deki askeri gelişmelere oranla daha can alıcı bir önem kazanmış durumda . Irak’taki çelişmeler, her an bir iç savaşa dönüşebilme potansiyeli taşıyor. Öyle görünüyor ki, böyle bir iç savaşta Kürtlerin tek başına kalmasını önlemenin yolu, Haşimi’nin Kürt bölgesine sığınması ile örüldü ve Kürtlerin Şii çoğunluk karşısında Sünnilerle ortak bir güç oluşturmasının zemini hazırlandı. Bir süre önce, Kürt yönetimin batıya doğru bir bölgeyi, orada yaşayan Sünni Araplardan ve Türkmenlerden arındırarak kendi etki alanındaki coğrafyaya dahil etmesi ve benzer şekilde güneye doğru yayılması sebebiyle çatışmalar beklenirken, bugün gelinen noktada savaşması beklenen güçlerin ittifak yaptığı görülüyor.

Kerkük, artık tampon bir bölge gibi. Musul ve Telafer’de çoğunluk Kürtlere geçmiş durumda. Maliki ile yaşanan çatışma ve gerilimin sonunda bu ittifak oluştu. Bu sonucu salt Haşimi ile açıklamak zor. Aksine süreci ABD’nin yönlendirdiğini ve

Maliki’ye karşı yapacağınız bir şey yok, uzlaşın ” anlamına gelebilecek telkinlerle tarafları bir araya getirdiğini söyleyebiliriz. Maliki İran’a karşı olduğu için, ABD’nin tercih etti bir aktördür. Şu anda hala böyle bir misyonu var. Parlamentoda aslında çok güçlü değil ama dengelerle ayakta duruyor. Arkasında ekonomik, askeri bir güç var.

Irak’ta, etnik temelde, merkezi otoritenin dağılmasını beraberinde getirecek bir çatışma ortamını hiçbir güç göğüsleyebilecek durumda değil. Bu bağlamda Kürt coğrafyasındaki bölgede caydırıcı olacak ve ABD’nin uzun vadede çıkarlarına hizmet edecek; Kuzey’e, Kafkaslara kadar sarkarak temel bir güç oluşturacak bir yapı, yeni bir şekillenme tasarlanıyor. Bu planlama çerçevesinde ABD, özellikle Kürt bölgesinin savunulmasını, TSK’nın himayesine verdi. Irak’tan çekilirken elindeki silahları vererek Kürt yönetiminin silahlanma sorununu büyük oranda çözen ABD, herhangi bir savaş durumunda ihtiyaç duyabilecekleri hava gücü konusundaki hamilik için de Türkiye’yi ikna etmiş görünüyor.

İşte tüm bu nedenlerle, Ortadoğu’yu şekillendirme sorunu sanki Suriye’den Kuzey Irak’a doğru kaymış ve Kürt sorununa odaklanmış görünüyor. ABD, bir an önce Kürt yönetiminin merkezi Irak yönetimi ile olan sorunlarını çözmesini istiyor.

Bu toplam nedenlerle Suriye Kürdistanı da ABD’nin acil gündemi arasına girmiş durumda.

Dikkat edilirse, Kuzey Irak’taki Kürt bölgesinin özerkliği Türkiye’yi rahatsız etmiyor; hatta memnun bile görünüyor. Yakın zamana kadar Kürt bölgesi kırmızıçizgimizdir, Irak parçalanırsa müdahale ederiz ” denirken, bugün bu yönde gelişebilecek bir sürecin parçası olunmuş durumda. Bu gelişmelere bağlı olarak,

Kürt bölgesinin adeta bağımsızmış gibi insiyatifli davranması beklenmelidir . Böyle bir adımın siyasal, ekonomik, askeri en büyük desteğinin de Türkiye’den olacağını söyleyebiliriz. Bu konuda Türkiye’deki ordu ve siyaset yapılanmasının AKP aracılığı ile hazırlandığı ve çok büyük bir tepkinin olmayacağı görülüyor. Zaten bugüne dek entegrasyon konusunda önemli adımlar atıldı. Kültürel, ekonomik, siyasal bir bütünlük sağlandı. Sınır, pek çok açıdan geçirgen hale getirildi. Hatta Kürt yönetiminin petrol ihracatı konusunda oluşturduğu politikalar da hayata geçiyor; ihracat için Basra değil Türkiye kullanılıyor; bu, bizzat teşvik edildi. Kısacası adım adım Kürt bölgesinin bağımsızlığı örülüyor.

Ama asıl mesele, Türkiye’deki Kürtlerin bu gelişmelerin neresinde yer alacağıdır.

Daha önce yaptığımız bir değerlendirmede, Kürtlerin BOP’un en önemli bileşeni olarak düşünüldüğünün altını çizmiştik. Bugün artık bu önem, atılan somut adımlara da içerilecek denli güncellik kazanmış durumda.

ABD’nin, uzun vadede geniş bir coğrafyada, Rusya içlerine kadar sarkmayı da hedefleyecek şekilde bir yığınak ve güç noktasına ihtiyacı var. Böyle bir işlevi Türkiye’nin yüklenmesi, çeşitli nedenlerle mümkün değil. Birincisi, Türkiye’nin bir NATO ülkesi olması, karar alma sürecini oldukça karmaşıklaştırıyor. İkincisi, Türkiye’de çok farklı siyasal dengelerin yer aldığı güçlü siyasal yapılanmalar ve güçlü politik bir bilinç var. Ayrıca, dönem dönem kabararak belirleyici noktaya gelen güçlü milliyetçi duyguların varlığı söz konusu. Bu, siyasal iktidar olarak AKP’nin hissettiği ve sık sık gözetmek zorunda kaldığı bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye’nin, sözünü ettiğimiz politikalarda her zaman istendiği boyutta kullanılması mümkün görünmüyor.

Her şeye rağmen sonuçta ABD’nin bölgedeki etkili taşeronu olarak rol alan Türkiye’de, kamuoyu oluşturma araçlarına bu denli ihtiyaç duyulmasının nedenlerinden biri de budur.

Türkiye’de milliyetçilerin her zaman saklı duran, dönem dönem de ısıtılarak öne çıkarılan bir M usul-Kerkük meselesi vardır. Bu, Lozan Antlaşması’na dek uzanan bir meseledir. Musul-Kerkük petrollerinin gelirlerinden belli bir miktar payın TC hükümetine ödenmesi, Lozan’da bir madde olarak yer almıştır; bunun yerine getirilmediği hallerde Türkiye’nin bölgeye müdahale hakkı doğar, biçiminde Türk milliyetçilerinin bir tezi vardır. Irak hükümeti ise bunun karşısında, 1940’lı yıllarda toplu bir para ile bu ödemeyi yaptığını ve ortada böyle bir sorun kalmadığını iddia ediyor.

Milliyetçilik ayranının bölgeye dair kabartılmak istendiği durumlarda “ senede 60-70 milyar dolar parayı petrole veriyoruz ” denilerek işaret edilen Musul-Kerkük meselesinin özü budur. ABD’nin, Kürt bölgesine insiyatif kazandırma politikasında Türkiye’ye biçtiği hamilik rolünün meşru kılınması ve milliyetçi barajlara takılmaması için de bu Musul-Kerkük meselesi bir araç, bölgeye müdahale etme konusunda bir ikna edici bahane olarak kullanılıyor. Ve sonuçta Türkiye’nin, oraya bir savunma gücü olarak gitmesi, vb. müdahaleler için ne denli haklı olduğu, bunun tarihsel nedenlerinin de bulunduğu, alınacak rolde direnç gösterme ihtimali olan kesimlere kabul ettirilmiş durumda. Bu nedenle, Türkiye’nin askeri koruyuculuğuna, hamiliğine önemli oranda bir itiraz gelişmiyor.

İlk bakışta, Kürt hareketinin başına bomba yağdıran TSK’nın, Kürt bölgesinin hamisi olması bir açmaz/çelişki gibi görünüyor. Ancak siyasal iktidarın, Türkiye Kürdistanı’na ilişkin sorunun bir şekilde çözümlenmesi konusunda, ABD’nin dayatmış olduğu çözüme razı edildiğini gösterir pek çok gelişme söz konusu. Açılım, Habur, Oslo, vb gelişmeler bunun göstergeleridir. Ancak, sözü edilen çözümün demokratik değil emperyalist çözüm olması, milliyetçi reaksiyonların oluşumunu engellemiyor.

Bu nedenle Tayyip Erdoğan, bir taraftan ABD çözümü için atraksiyonlar geliştirirken, diğer taraftan kabaran milliyetçi dalgaya bağlı olarak ayağının altındaki toprağın kaydığını hissettiği yerde aslan kesiliyor. Yer yer, ortaya çıkan engeller cemaate mal ediliyor. Bu süreçte dikkat çeken bir başka gelişme de, antiemperyalizm sosu karıştırılmış milliyetçi bir eğilimle, çeşitli parti tabanlarından kayan kesimlerin İP çatısı altında buluşmasıdır. Bu, giderek yayılan ve güçlü bir örgütlenmeye sahip bir potansiyel olarak dikkat çekiyor. Ancak yine de Musul-Kerkük dendiğinde, milliyetçi eğilimin yukarıda sözünü ettiğimiz çerçeveye yedeklenmesi daha büyük bir olasılıktır.

SAYI:40

DEVRİMCİ HAREKET