Emekçiler/Yaşamı Yaratanlar Kaderini Emperyalizmin Ellerine Bırakmamalıdır

giant-crowd
Bilgisayar oyunlarında
alıp satmayı kanıksadı çocuklar Oynadığı ilk savaş oyununda içindeki çocuğu vurdu
Piknik yaptığı ormanı
doların yeşilinde teraziye koydu Yıkandığı dereye tükürmeyi marifet bildi
Sevgiyi ve umudu
metaların dikenli tellerine taktı ve bıraktı
eskiyen bir elbise gibi.
Ana kucağının sabrını yitirdi. Sonunda bedenini kendine kiralayan bir mahluka dönüştü
Dememek için
Tüm hücrelerimizi ürperten bir inatla mücadele!

Emperyalist devletler arasındaki toplantılar bitmek bilmiyor. Ekonomik göstergeler açısından fırtına öncesi sessizliğin yaşandığını, ikinci kriz dalgasının tsunamiye dönüşerek ekonomileri baş aşağı edeceğini söylemek zor değil. Yapısal olan kriz, adım adım kapitalizmi zorluyor. Hatta emperyalizm için “can çekişen kapitalizm”, “hasta yatağında kapitalizm” de denmektedir. Ancak bu durum, tanımlandığı gibi kendiliğinden ölüm halini getirmiyor.

Emperyalizm her ne kadar krizle boğuşuyor olsa da, krizin yükünü sömürge ülkelere yıkıp, krizden çıkabilecek mekanizmaları kullanmayı sonuna kadar deniyor. Tabii ki bu çıkış bugün hiç olmadığı denli zor. Dolar kurunun düşük tutulmaya çalışılması da, bu durumla alakalı. Reze rv para olan doların düşük tutulmasıyla krizde olan ABD ekonomisinin ihracatla rahatlatılması hedefleniyor. Bugün dolar kurunda dalgalanma olsa da, bu politika ABD’yi belli oranlarda rahatlatarak, krizin yükünün diğer ülkelere kaydırılmasında bir işlev görüyor denebilir.

Bir diğer yan ise, yeni sömürge ülkelerin sömürüye “en uygun zemin” oluşturma noktasında adeta birbiriyle yarıştırılmasıdır. Bu yarış daha çok “korumacılığın” kaldırılması, piyasa kurallarının işletilmesi, hammadde ve emek maliyetlerinin düşürülmesi bağlamında yaşanıyor.
Sömürge valileri, halklarını daha fazla yoksulluk ve sefalette birbiriyle yarıştırıyorlar. “Sıcak para”nın bu ülkelere kayışını sağlayan temel şeylerin başında bu geliyor.

Görüldüğü gibi kapitalizm kriz de yaşasa, kendi krizini uluslararası bazda sömürge ülkelere, genel olarak da tüm işçi ve emekçilerin sırtına yıkmayı başarıyor.

Bugün Türkiye’ye baktığımızda ithalatı, ihracatına göre 9 kat fazla durumda. Peki bu ekonomi neden hala batmıyor sorusu akla gelebilir. Ya da bu dengeyi nasıl sağlıyor, diye sorabiliriz.

Bunun için son on yılda gerçekleştirilen özelleştirmelere, halkın imkânlarıyla kurulan KİT’lerin satımına, Genel Sağlık Sigortası’na, eğitimin ve sağlığın ticarileştirilmesine, 2002’de değiştirilen iş yasası ve kamu personeli yasasına bakmamız yeterli. Egemenler işçi ve emekçilerin sessiz kaldığı dönemlerde de kazanılmış hakları tırpanlayacak yasa ve uygulamaları hayata geçirmeye çalışırlar. Kriz dönemlerinde sistemin doğası gereği, bu hak gaspları ve tırpanlama daha da hız kazanır. Önemli olan, işçi ve emekçilere savaş açmış olan egemenlere “savaşınız kabulümüzdür!” , diyebilmektir. İşçi ve emekçilerin iradi müdahalesi olmadıkça kapitalizmin krizi derinleşmeyecek ve hakların/halkların korunması sağlanamayacaktır . Burjuvazinin demokrasisi,
yağmalanmamış, genetiğine kadar sömürünün sokulmadığı hiçbir coğrafya bırakılmaması üzerine kuruludur.

Bugün AB içinde bile kurtarma paketleri üzerinden ülke ekonomileri ele geçiriliyor. Hak gaspları bir bir yasa tasarıları halinde meclislere taşınıyor. En son İngiltere’de harçları üç kat arttıran ve fonların kesilmesini öngören yasaya karşı 50 bin öğrenci sokaklara döküldü. Polisle çatıştı. Ön ümüzdeki dönemde egemenler tarafından kendi karlarını korumak için “alınacak tedbirlerle”  birçok yerde bir hareketlenme beklenmelidir.Tekel direnişinde de yaşanan buydu. Ekonomik-demokratik hak alma ya da var olan hakları korumaya dönük mücadeleyi sistemi sorgulayan, sistem karşıtı bir çizgiye çekebilmek başarının zorunlu koşulları arasındadır.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Türkiye de hakların tırpanlanmasında birbirleriyle yarışan yeni sömürge ülkeler arasındadır. Ortadoğu’da üstleneceği roller de düşünüldüğünde Türkiye diğer yeni sömürge ülkeler arasında özgün bir yere sahiptir. Son yıllarda sermaye yapısındaki değişim bütünüyle küresel sermaye lehine bir ivme kazanmıştır. Ülkedeki mülkler bütünüyle el değiştirir noktaya gelmiştir. Ayrıca bununla birlikte elindeki imkânları yitiren, konumu sarsılan sermaye kesimleri ve kimi devlet kurumlarının direnci kırılmıştır. Bu kesimler tasfiye edilirken
yeni Türkiye’nin, küresel sermaye ile bütünüyle iç içe geçmiş bir sömürgenin kaba inşaatı bitirilmiştir.

Bugün işte bu Türkiye emperyalizm için, 250 dolara geriletilen işçi ücretleriyle “ucuz üretim üssü”, bütünüyle ABD üssüne dönüşen yapısıyla, füze radar sistemiyle, ordusuyla Ortadoğu’da, özellikle de Irak’ta ABD nam ve hesabına hareket edecek bir taşerondur.

Özelleştirmelerle her yıl bütçeye 10-15 milyar TL gelir kaydeden egemenler bu yılın Ocak-Ekim arası döneminde 2,2 milyar TL özelleştirmeden bütçeye gelir sağlayabildi. 10,4 milyar TL olarak beklenen rakama ulaşılamadı. Ayrıca uluslararası pazarda petrol fiyatlarının yeniden yükselmeye başlaması da Türkiye’yi sıkıştıracak, üretim maliyetlerini arttıracak bir başka olgu olarak kendini hissettirmeye başladı. Egemenler, özellikle anayasa referandumunun ardından Türkiye’nin üstlendiği rolleri daha iyi yerine getirebilmesi için zemini hazırlamak, ekonomik sıkışıklığı aşabilmek ve oluşan acil sıcak para ihtiyacını karşılayabilmek için düğmeye bastı.

2-B YASASI VE YABANCILARIN MÜLK EDİNMESİ

Bilindiği gibi 2-B yasası daha önce de gündeme gelmişti. Referandum sonrası tekrar raftan indirildi. 2-B yasasıyla “orman vasfını yitirmiş arazilerin satımı” öngörülüyor.

Tabii bu noktada orman vasfını yitirmiş arazinin tanımı önem arz ediyor. 2-B yasa taslağına bakıldığında “bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerden, tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık gibi çeşitli tarım alanları veya otlak, kışlak, yaylak gibi hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler ile şehir, kasaba ve

köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerleşim alanlarının Hazine adına orman dışına çıkarılması uygulaması”, olarak tanımlanıyor. Bu tanımı sermayenin kar hırsıyla birlikte düşündüğümüzde, büyük kentleri çevreleyen, talana uğramış ve uğraması muhtemel arazilerin bütünü, bugüne kadar yanan Akdeniz ve Ege kıyı şeridi orman arazileri, su ve yer altı (maden vb.) kaynaklarının yoğun olduğu bölgelerdeki orman arazileri olduğunu rahatlıkla görüyoruz.

Yasanın içerisine baktığımızda, 2-B arazileri Türkiye’nin 473,5 bin hektarlık bir alanını kapsıyor. Bu alan Kıbrıs’ın 1.5 katı büyüklüğünde. 2-B arazilerinin en fazla olduğu il ise, 45 bin 548 hektar ile Antalya. Ardından Mersin ve Balıkesir geliyor. Üç büyük ilin 2-B arazisi ise; Ankara 22 bin 233 hektar, İstanbul 18 bin 233 hektar, İzmir 14 bin 772 hektar. İstanbul’un % 3,4’ü 2-B arazisi. Üç büyük ilde de 2-B arazileri üzerine siteler çoktan kurulmuş. Ayrıca yasa taslağında tarım arazisi olmayan ve üzerinde yapılaşma bulunan araziler TOKİ’ye, Büyükşehir belediyelerine kentsel dönüşüm bağlamlı devredilebilecek. Önümüzdeki dönemde büyük kentlerde “kentsel dönüşüm” bağlamlı yıkımlar hız kazanacak. Buna karşı tepki de yükselecektir. Tekeller bu süreçten çok büyük rantlar elde etmeyi hedefliyor.

Ayrıca belediye mücavir alanları dışında kalan 100 dönüme kadar olan tarım arazileri kuru ve sulu ayrımı yapılmaksızın satılabilecek. Orman içi köyler yasaya göre kaldırılabilecek. Bu da su ve maden kaynaklarının sömürüsünde uygun zeminin yaratılmaya çalışıldığını akla getiriyor.
Kapitalist tarımın önünün açılmasına dönük de satımlar muhakkak ki olacaktır. Her ne kadar ilk önce kullananların tekliflerine öncelik verilecektir denilse de, bu süreç bütünüyle sermaye lehine işleyecektir.

4 yıla kadar sağlanan vadeyle rayiç bedelden sermayeye bir ödeme kolaylığı da tanınmaktadır. Doğalında arazinin parası, arazi üzerinde yapılacaklarla rahatlıkla çıkarılabilir hale gelecektir.

Ayrıca 2-B kapsamına giren orman vasfını “yitirmiş araziler”, tekellerin Türkiye’nin doğal zenginliklerinde yarattığı tahribatın küçük bir kısmıdır. Ancak bu bile tahribatın bütünü hakkında fikir vermesi bakımından çarpıcıdır (1,5 KKTC büyüklüğünde).

Türkiye elindekini avucundakini haraç mezat satarak ekonomisini “ayakta tutan”, emperyalist tekelleri ve yandaş sermayeyi doyuran bir ülke konumundadır. İktidar kendisini var eden

sermaye sınıfına hizmette kusur etmiyor. Emperyalist tekeller Telekom’dan, Petkim’den, Enerji özelleştirmelerinden, otoyollardan sonra ormanlarımıza da ellerini uzattı.

Daha önce vakıflar yasası ile yabancıların rahatlıkla mülkiyet edinmesini sağlayabilecek düzenlemeler getirilmişti. Ancak yine de yabancıların önünde kısmi engeller bulunmaktaydı.

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı 2-B’den hemen sonra yabancıların hiçbir sınırlamaya tabi olmadan mülk edinmesini sağlayacak bir tasarı hazırladı. Önümüzdeki günlerde alelacele meclisten geçirilmesi planlanan tasarıda şunlar mevcut:

Yabancı ülke vatandaşları sadece pasaportlarıyla mülk edinebilecekler. Böylelikle Türkiye, yabancı sermayenin bu kadar rahat cirit atabildiği “birkaç ülkeden biri” olacak. 99 yıl süreyle kullanım hakkı öngören düzenlemeler kalkıyor. Mülk edinebilmek için ülkelerarası mütekabiliyet ilkesi aranmıyor.
Böylelikle yabancılar rahatlıkla konut, arsa, arazi alabilir hale geliyor.

2-B yasası ve yabancıların mülk edinmesinin önündeki engelleri kaldıran yasa ile birlikte düşünüldüğünde emperyalizmin ülkeyi işgalinin alacağı boyut daha iyi görülecektir.

“MÜJDE, YENİ İSTİHDAM PAKETİ GELİYOR!”

AKP bayram öncesinde “vatandaşa”/sermayeye iki müjdeli haber verdi. Bunlardan biri “tarihi vergi affı”, ikincisi ise “200 bin yeni istihdam yaratacak olan” Ulusal İstihdam Stratejisinde Öngörülen Kanun Değişikliği” başlıklı çalışmadır.

Egemenler özellikle 4857 sayılı iş yasasıyla sermaye lehine getirilen birçok değişikliği daha da ilerletecek olan bu değişikliğin içeriğini emek örgütlerinden ve halktan sır gibi sakladı.

Yasa tasarısı incelendiğinde yüzyıllık kazanımların bütünüyle hedef tahtasına konduğu görülecektir. Tabii ki sıcak paranın/emperyalist tekellerin ülkeye gelmesi, 2-B ile satılması düşünülen mülkiyetin alıcı bulabilmesi için ülkede emek sömürüsü açısından cazip bir durumun olması gerekmektedir. Bu noktada iş yasasında öngörülen değişiklik, tekellerin dizginsiz sömürüsüne, bulunduğumuz coğrafyayı bütünüyle açmaya dönüktür. İşçi ve emekçilerin yoksulluğunun yokuş aşağı gittiği bir süreç yaşanacaktır.

-Bölgesel Asgari Ücret

Yeni iş yasasında istihdamı arttırma gerekçesiyle bölgeden bölgeye %40 oranında fark edebilecek asgari ücret öngörülüyor. Asgari ücret tespit komisyonu tarafından bu rakamlar belirlenecek. Örneğin asgari ücret bir bölgede 600 TL ise başka bir bölgede 400 TL olabilecek.

Emperyalist tekellerin “ucuz emek” konusunda uluslararası ölçekte ülkeleri yarıştırarak işsizliği bir sopa gibi kullanması, ulusal ölçekte ülke içinde bölgeler arasında yaşanacak ve işçi ücretleri en asgari olana doğru çekilecektir. Böylelikle Türkiye’de işçi ücretleri, emperyalizmin Türkiye’den istediği 200 dolar seviyesine doğru indirilecektir.

Bu durum istihdamı arttırmak bir yana dursun, sömürüyü ve işsizliği arttıran bir işlev görecektir. Krizi yaratan nedenlerin krizi aşmada reçete olarak sunulması daha ağır krizlerin habercisi olacaktır.

Ayrıca var olan yasada 16 yaşından küçükler asgari ücretin daha azına çalışıyordu. Bu da bir eşitsizlik nedeniydi. Yeni değişiklikle birlikte 18 yaş altındakilerin bütününün asgari ücretin daha altında çalışması öngörülüyor. Bu demek oluyor ki lise çağındaki gençlerin stajyerlik adı altında sömürüsünün bütünüyle önü açılıyor. Bugün birçok stajyer bırakın asgari ücretin altında maaşı, maaş almıyor. MEB’in düz liseleri kaldırıp bu alandaki gençleri meslek liselerine kaydırmak istemesinin arkasında bu gerçeklik yatmaktadır
. Lise çağındaki gençler de nüfusun çok geniş bir kesimini oluşturuyor. Ayrıca artık stajyerlikte 20 işçi çalıştırma sınırı 5’e indiriliyor. Böylelikle daha denetimsiz alanlarda stajyer sömürüsü olağan hale gelecek.

-Asıl İşin Bütünü Taşeronlaşıyor

4857 Sayılı İş Yasası’na göre asıl işe yardımcı işler de öngörülüyordu (temizlik, güvenlik vb.). Taşeronluk temel değil taliydi. Ancak bugün taşeronluk temel hale getiriliyor. Asıl işin de taşerona devredilebilmesinin önü açılıyor. İş yaşamı bütünüyle piyasa kurallarına göre esnekleştiriliyor. İşçi ve emekçilerin yaşamı plansızlaşıyor, gelecek tablosu kararıyor. Taşeronlaşmayla birlikte sendikasızlaştırmanın, örgütsüzleştirmenin bütünüyle hüküm sürmesi de aynı zamanda sağlanıyor.

Değişikliğin en can alıcı maddesi; olan bütün işin taşeronlaştırılabilmesidir diyebiliriz. Örneğin bir fabrikadaki işçilerin iş güvencesini ortadan kaldırıyorsunuz, işi bütünüyle parçalayıp taşeronlarla anlaşarak işçileri çalıştırıyorsunuz. Doğalında örgütlülüğün zayıf olduğu bir toplumda işçiler daha düşük ücrete birçok özlük hakkından yoksun bir şekilde kölece çalışma koşullarını kabul etmek zorunda kalıyor.

-36 Aya Kadar “Belirli Süreli” Geçici İşçilik

Bu değişiklikle daha önce yasada tanımı yapılmış olan belirli süreli iş sözleşmesinin kapsamı genişletiliyor. Daha önce bir yıl süreyle yapılan ve uzmanlık gerektiren işler için öngörülen belirli süreli iş sözleşmesi zorunlu ve nesnel bir neden olamadıkça uzatılamıyordu. Uzatıldığında işçinin lehine olan belirsiz süreli iş sözleşmesi olarak kabul ediliyordu. Ancak bu yasayla işverene 36 aya kadar belirli süreli iş sözleşmesi yapabilme hakkı tanınıyor. Sözleşmeyi de üç kez yenileme olanağı var. Biraz daha açacak olursak belirli süreli sözleşmeler iş güvencesini ortadan kaldırıyor . Süresi geldiğinde sözleşme kendiliğinden fesih olduğu için ihbar tazminatı alınamıyor.
Belirli süreli iş sözleşmeleri önümüzdeki dönem daha da yaygınlaşacağa benziyor.
Asıl iş taşeronlaştıkça, asıl işte belirli süreli sözleşmeler tercih edilir duruma geleceğe benziyor.

Ayrıca 4857 sayılı yasada olduğu gibi iş yasasını esnekleştirecek yeni çalışma biçimleri de öngörülüyor. Değişiklikte yeni iş ilişkileri mevcut. “Çağrı üzerine çalışma”, “evde çalışma” , “iş paylaşımı” gibi.

Özel istihdam bürolarına ilişkin olan düzenlemeyle de önümüzdeki günlerde işçilerin

kiralanacağı köle pazarları yaygınlık kazanacağa benziyor.

Bu değişiklikler bütünüyle daha az işçi çalıştırmayı ve daha uzun çalışma süresiyle daha fazla sömürüyü getirecek. Daha fazla istihdam yaratma makyajı, yapılacak her olumsuz değişikliğin cilası olmaya devam edecektir.

İŞÇİ VE EMEKÇİLER NE YAPMALI?

Çıkacak bu yasaların bir emekçinin yaşamına yansımasını düşünürsek; köyünden, arazisinden el çektirilen emekçimiz kente gelecek, iş bulana kadar elindekini, avucundakini bütünüyle tüketecek. Bulduğu işte belki de 12 saati aşan bir sömürüye maruz kalacak. Kirasını, faturalarını evinin ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşecek. Beterin beterine razı olmayı kanıksayacak. Çocuğunu okula gönderecek, hastalandığında doktora götürecek parayı bulamayacak. Bir gün eve geldiğinde “kentsel dönüşüm” bağlamlı eşyalarının kapı önüne konduğunu görebilecektir. İşte bu yasaların yaşamımızdaki karşılığı budur.

Bu işçimiz ne yapmalı? Ya da işçi ve emekçiler ne yapmalı? Daha bu yasalar hayata geçmemişken devrimci yapılar, sendikalar, demokratik kitle örgütleri vb. emekten yana tüm güçlerin bu yasalara karşı ortak tavır alışlar geliştirmesi gerekli. Tıpkı SSGSS (Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası) döneminde olduğu gibi sokakta karşılığını bulan, halkı da mücadeleye katmayı başaran karşı koyuşlar örgütlenmeli. İlk önce halka yol göstermesi gereken kesimlerin, biz devrimcilerin bu yasaları iyi anlaması gerekli. Halka da onların anlayacağı dilden, iyi bir şekilde aktarabilmeliyiz. Ayrıca her tekil örnekte sistemin gizli olduğunu ve sistemle bağlarını kurarak, sistem karşıtlığı ve alternatif algısını geliştirmeliyiz.

2-B ile yabancıların mülk edinmesine ilişkin yasayla çok büyük bir mülkiyet emperyalist tekellerin eline geçecek. Toplumsal olarak her kesimde çok ciddi bir dibe vuruş ve yoksullaşma yaşanacak.

Emperyalizmin bu saldırılarına karşı mağdur olan tüm kesimlerin anti-emperyalist temelde bir araya gelebileceği zeminlerin nasıl yaratılabileceği noktasında kafa yorulmalıdır. Aksi takdirde yukarıdaki örneklerde olduğu gibi örgütsüzlük içinde, işçilerin kaderine razı olmak zorunda kalarak, gelecek güzel günleri “öbür dünyaya” havale etmesi anormal bir durum olmayacaktır.

Bugün cennete çevireceğimiz tek bir “dünya” var. Masmavi gökyüzünün, uçsuz bucaksız kırların, karın tokluğunda alınteri doyumlu sevinçlerin kapılarını aralayacak anahtar ellerimizin arasında. Yeter ki umuda açılan yollarda yürürken avuçlarımızı birbirine kilitleyen özgürlüğün anahtarını yaratalım.

8 ARALIK 2010 DEVRİMCİ HAREKET Sayı 32 ( Mart – Mayıs 2011)