Eğitim ve Üniversite

Hepimiz çocukluğumuzdan beri “ağaç yaşken eğilir” atasözünü işiterek büyüdük. Daha anne kucağındayken toplumsal rollerimiz, kulağımıza fısıldanan ninnilerle, üzerimize alınan kıyafetlerle ve “hayat” denen o büyük oyuna bizleri hazırlayan oyuncaklarla “boş bir levha” halindeki dimağımıza işlenmeye başlandı. Tabii bizlere izletilen çizgi filmlerin işlevini de unutmamak gerekir. Bags Banny bile Irak’ı işgal etmeye çalışıyordu bir bölümünde. Ya da bugünlerde yayınlanan çizgi filmlerde namaz kılan, itaat eden “şirinler”i, uysal itaatkar “pepe”yi de gözden kaçırmamak gerekir.

“Daha dün annemizin kollarında yaşarken şimdi okullu olduk.” Bu şarkı eşliğinde doldurduğumuz sınıflarda bizler toplumsal uysallaştırma aracı olan eğitimle tanıştık. Gün gün insan doğasına aykırı olan kapitalizm bizlere öğretildi. Yarış, rekabet, kazan. Tabii birileri kazanırken birileri de kaybediyordu. “Önemli olan” kaybeden olmamaktı. Ancak kazananın da kaybedenin de halk olduğunu büyüdüğümüzde yolumuz sarp ve engebeli yollara düştüğünde anlayacaktık.

Her toplumsal düzen kendi iktisadi sistemine uygun bir eğitim anlayışını da beraberinde getirmektedir. Emek-sermaye çelişkisi üzerine oturan ve ulus devlete dayanan kapitalizmde eğitimin işlevi tabii ki itaatkar, uysal, itiraz etmeyen, sorgulamayan ve “varlığını ulusal varlığa/sermayeye armağan” eden vatandaşı yaratmaktır. Eğitimin ideolojik ve kültürel yanı bu iken bir de iktisadi yanı söz konusudur. Feodalizme göre kapitalizmde topyekun bir eğitimin geliştirilmesinin arkasında gelişen üretim araçlarını işlevine uygun bir şekilde kullanabilecek iş gücünü yaratmak yatmaktadır. Kimse okullarda verilen eğitimin bizlerin karakaşına kara gözüne bakarak sunulduğunu sanmasın. Bir üniversite hocamız bir keresinde şöyle demişti: “Bizler eğitimle kapitalizm denen bu devasa makineye en iyi, en kaliteli vidayı nasıl yaratırız diye uğraşıyoruz.” Aslında bu tanımlama kapitalizmin insana bakışını da çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

NEOLİBERAL POLİTİKALAR

Kapitalizmin ihtiyaçları çerçevesinde her dönem eğitim sisteminde çeşitli değişiklikler yaşanmaktadır. Nasıl ki Sosyalist Blok’un varlığında eğitim bir sosyal hak olarak sunulur ve sermayenin yetişmiş iş gücü ihtiyacı bu şekilde karşılanırken bugün ise reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte sosyal hakların budanarak eğitimin de diğer birçok hak gibi karşımıza satın alınması gereken gereksinimler olarak çıkarıldığını görüyoruz.

Dünyada 1970’ler sonrası ortaya atılan neoliberal tezler, devletin iktisadi yaşamdan bütünüyle elinin çekilerek tüm bu alanların piyasanın şekillendiriciliğine terk edilmesini içeriyordu.

Kapitalizmin yaşadığı yapısal krizi “aşabilmenin” yolu olarak öngörülüyordu. Sermaye için tüm pazarlar derinlemesine sömürü için paylaşılmış, gidilecek başka bir pazar kalmamıştı.

Emperyalist paylaşım savaşları ise sosyalist cepheyi büyütmüştü. Devlet elinde bulunan, hazır müşterisi olan “eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. hizmetleri” sağlayan kamu kurumları sermaye elinde ticari işletmelere dönmeliydi. Böylelikle burjuva iktisatçılar tarafından kapitalizmin krizine bir nebze olsun çare bulunabilir diye düşünülmüştü. Ancak bu, toplumsal alt üst oluşlar gerçekleşmeden sağlanabilecek bir durum değildi. Halk muhalefeti her yerde güçlüydü. Dikkat edildiğinde bu tezlerin uygulama alanı bulabilmesi için o dönem birçok yeni sömürge ülkede ABD menşeili askeri darbeler yaşanmış, toplumsal muhalefetin üzerinden adeta buldozer gibi geçilmiştir (Şili/Yunanistan/Türkiye vb.).

Neoliberal uygulamaların tam anlamıyla yaşam bulabilmesi Reel Sosyalizm’in çöküşü sonrasında mümkün olabilmiştir.

TÜRKİYE’DE YAŞANAN SÜREÇ

Türkiye’ye baktığımızda neoliberal uygulamaların (24 Ocak 1980 Ekonomik Programı) hayata geçirilebilmesi için toplumsal anlamda travmaya neden olan 12 Eylül Darbesi yaşanmıştır. Tüm sendikalar, demokratik kurum ve dernekler kapatılmış, binlerce insan gözaltına alınmış, işkence görmüş, yıllarca cezaevinde yatmış, asılmış, öldürülmüştür. Kısaca toplumun soluk boruları kesilmiştir. Ancak uygulamaya Özal dönemiyle 90 sonrası Sovyetler’in çöküşüyle geçilebilmiştir.

Neoliberal süreç Türkiye’de neyi öngörüyordu: Sermayenin dolaşımı önündeki engeller/korumacı tedbirler kaldırılacak. Pazar bütünüyle serbest piyasaya açılacak. Gümrük duvarları kaldırılacak. Küçük ve orta boy işletmeler tasfiye edilecek. KİT’ler özelleştirilecek.

Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. alanlar bütünüyle ticarileştirilecek. Sosyal devlet bütünüyle tasfiye edilecek. Tarımsal alandaki sübvansiyonlar kaldırılacak. Tarımda tekelleşme ve bağımlılığın önü açılacak. İş yaşamı güvencesiz hale getirilecek. Performans uygulaması hakim olacak. Taşeronlaştırma yaygınlaşacak. İşçi ücretleri düşecek. İşsizlik büyüyecek. Yer altı ve yerüstü kaynaklarının talanının önü açılacak.

Özal’la başlayan neoliberal uygulamaların AKP’li dönemle birlikte bütünüyle hayata geçtiğini görmekteyiz. Hatta bununla da yetinilmeyerek emperyalizmin taşeronluğunda sınıf atlanarak ılımlı İslami çerçevede bölge ülkeler için model oluşturan bir noktaya gelinmiş, bölgede emperyalizmin kâhyalığına soyunulmuştur. Faşizm, halka dönük baskı imkan ve araçlarını arttırmış, yenilemiştir. Polis bütünüyle iç güvenliğe dönük konumlandırılmıştır. Ülke ucuz işgücü cenneti, taşeron cenneti olma yolunda ilerlemektedir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne işsizlik iç tehdit olarak girmiştir. Ordu Nato’nun istemleri çerçevesinde itirazsız konum alacak bir yapıya büründürülmüştür. Yargı güncellenen faşizmin zoruna “hukukilik” katan bir aygıta dönüşmüştür. Tüm muhalefet odakları çeşitli biçimde etkisiz kılınmıştır. Kaba inşaatı tamamlanan sürecin ayrıntılarının imarı devam etmektedir.

NEOLİBERALİZMİN EĞİTİME YANSIMASI

Eğitimde bugün yaşananları yukarıdaki gelişmeler ışığında okumak, eğitim politikasını şekillendiren iradenin yönelimlerini görerek değerlendirme yapmak gereklidir. Bugün ilk ve orta öğrenimi şekillendiren 4+4+4 şeklindeki sistemin arkasında sermayenin ucuz teknik eleman ihtiyacı yatmaktadır. Meslek liselerinin orta bölümlerinin de açılacak olduğu düşünüldüğünde milyonlarca öğrenci 8 yıl boyunca sermaye için net asgari ücretin 1/3’ü fiyatına staj adı altında çalıştırılabilecek. Çoğu zaman bu ücret bile okul yönetimleri ikna edilip öğrenciye verilmeyecektir. Böylelikle daha ilköğretim sıralarından sınıf ayrımı keskinleşecek ve halk çocukları dizginsiz bir sömürünün kucağına itilecektir. Aynı zamanda eğitimin gittikçe ticarileşeceğini göreceğiz. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi ucuz iş gücü olan öğrenci, aynı zamanda müşteri de olacaktır. Okulların kendi ihtiyaçlarını kendilerinin finanse etmesini öngören MEB, okul-aile birliklerinin, o bölgedeki esnaf ve sanatkar ve ticaret odalarının sürece aktif katılımını öngörmektedir. Ayrıca zaten şuan bile okuldan okula, okul içinde sınıftan sınıfa göre yönetime vereceğiniz “bağışlar”ın değeri farklılaşmaktadır.

Eğitim sistemindeki bu iktisadi şekillenişin ideolojik yönünü de imam hatiplerin orta bölümlerinin açılması, eğitim müfredatı içinde kalan bilimsel öğreti kırıntılarının yerine hurafenin alması oluşturacak. Genç beyinlere kelepçeler takmanın yöntemleri arttırılacaktır.

Bu dönemde emperyalizmin ihtiyaçları çerçevesinde türk-islam sentezli eğitim anlayışında islami yönün ağırlık kazandığı bir gidişe tanık olacağız. “Ulusal bayram”ların kutlanmasında yaşanan tartışmaları böyle okumak gerekmektedir.

ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ VE BOLOGNA SÜRECİ

Üniversiteler sermaye için olmazsa olmaz alanların başında gelmektedir. Yine üniversiteler, sistemi sarsan, toplumsal kalkışmaların fitilini ateşleyen devrimci gençlik hareketlerini bağrından çıkardığı için korkulan alanların da başında gelmektedir. Bu nedenle üniversitelerde her daim sıkı bir kontrol mekanizması hakimdir. 12 Eylül sonrası YÖK’ün kurulmasının başlıca nedenlerinden biri de budur. Diğer neden ise neoliberal tezlerin üniversite alanında uygulanmasıdır.

Üniversite denince akla halk için, her türlü baskıdan bağımsız, özerk bir şekilde, bilim üreten yerler gelmektedir. Üniversiteli kimliğini ise toplumun lokomotifi olan, sorgulayan, itiraz eden, bağımsız düşünebilen, bilimsel bakabilen, demokrat aydın tipi oluşturmaktadır. Ancak gerçeklik hiç de böyle değildir. 61 Anayasası’nın nispi demokratik ortamındaki özerk üniversite yapısını 12 Mart darbesi sakatlamış, 12 Eylül yok etmiştir.

Bugün üniversiteler tamamıyla sistemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmektedir. Üniversitelerdeki devrimci muhalefet 90’lı yıllardaki yükselişiyle bu süreci geri püskürttüyse de günümüzde üniversite alanı gittikçe sermayenin denetimine girmektedir.

Özellikle reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte Avrupa Yükseköğretim Alanı adı altında oluşturulan birliktelik üniversite alanının ticarileşmesi ve bütünüyle sermayenin denetimine girmesi için çeşitli girişimlerde bulundu. 1999 yılında İtalya’nın Bologna kentinde bir araya gelen 29 ülkenin eğitim bakanları Bologna adıyla anılan ticarileşme ve sermaye ile bütünleşme sürecine aktif katılım sağlayacaklarını beyan ettiler. Sürece 2001 yılında Türkiye’de dahil oldu. Şuan bu sürece dahil olan ülke sayısı 47 civarındadır.

Bologna Süreci üniversite alanının AB’sidir demek herhalde yanlış olmayacaktır. AB süreci ile gerçekleşen düzenlemelerle sermayenin önündeki engeller nasıl kaldırıldıysa Bologna Süreci de yükseköğrenim alanındaki engellerin kaldırılarak üniversitelerin serbest piyasa kurallarına göre şekillendirilmesini öngörmektedir. YÖK de bu sürecin yereldeki uygulayıcısıdır. Bu süreci ilerletmek için, muhalif öğrecilere dönük uzaklaştırmadan, okuldan atmaya, polisin okula alınmasından özel güvenlik terörüne kadar elinden geleni yapacaktır. Tüsiad vb sermaye çevreleri bu sürecin doğrudan takipçisi ve aktif bileşenidir.

Bologna sürecinin hızlı bir şekilde hayata geçirilmesi için bir yandan vakıf üniversitesi adı altında sermaye üniversiteleri açılırken diğer yandan da sayıları gün geçtikçe artan devlet üniversitelerine eğitimden pay ayrılmayarak devlet üniversiteleri piyasanın kucağına bırakılmakta ve böylelikle üniversite-sermaye işbirliği oluşmaktadır. Bu süreç gitgide üniversitenin piyasa koşullarına göre şekil almasına neden olmaktadır. Üniversite eğitiminin içeriği sermayenin istekleri doğrultusunda değişmektedir.

Ar-Ge adı altında sermaye için çalışmalar yapılır hale gelmekte, öğrencilerin kullanması gereken imkan ve alanlar kiralanarak üniversiteye kaynak bulunmaya çalışılmaktadır. Üniversite için kar getirmeyen bölümler kapatılmakta bunların yerine sermayenin ihtiyacı olan alanlara öncelik verilmektedir. Bu çerçevede toplumlar tarihi, felsefe, sosyoloji, sanat tarihi vb alanlar üniversite için kar getiren alanlar dışına çıkmakta, böylelikle git gide üniversitelerde bu alanlara ayrılan kaynak kısılmaktadır. Birçok üniversitede de karlı olmayan bölümler kapatılmaktadır.

Örneğin, Bologna Sürecinin üniversitelerde yaratacağı tahribatı ortaya çıkaracak bir araştırmayı bugün hangi üniversite/sermaye kesimi finanse eder? Kısaca bilimsel özerkliğin cenazesi şimdiden kokmaya başlamıştır.

Ayrıca daha önce sosyal hak olarak verilen eğitim tasfiye edilerek yerini ticarileşen eğitime bıraktıkça sınıfların yerini bireyler/müşteriler almaktadır. Kariyer yapma, birbiriyle yarış ve rekabet eğitimin temel dokusu haline gelmektedir. Tabii bunun da bireysel bir bedeli olacaktır. Çan eğrisi, yaz okulu, kariyer, sertifika, yaşam boyu eğitim vb. şeylerin arkasında bu yatmaktadır.

Bologna Süreci, üyesi olduğu ülkelerin üniversitelerini birer şirkete dönüştürürken bu şirketlerin birbiriyle rekabetini de alabildiğine keskinleştirmekte ve piyasa ile bütünleşmesine hız kazandırmaktadır. Böylelikle üniversiteler sermaye için ucuz ve nitelikli kadro ve bilimsel çalışma üreten alanlar haline gelmektedir. Emperyalist ülkeler bu alanlardan kendilerine dönük beyin göçü sağlamaktadır. Araştırma görevlilerinin ve öğrencilerin değiş tokuşu Bologna Sürecinin başlıca unsurlarındandır. Bilgi ve nitelikli unsurların çevre ülke üniversitelerinden merkez ülkelere doğru akımı öngörülmektedir. (Erasmus ve Sokrates vb programlar)

Ayrıca Bologna Süreciyle üniversitelerin yönetim yapısında da bütünüyle değişimi gerekli kılan düzenlemelere gidilecektir. Bugün bile üniversiteler kendi yönetim kademelerini seçemez ve özerk bir şekilde yönetemezken, daha ileri gidilerek sermaye ile bütünleşmeyi kolaylaştırıcı vakıf üniversitelerinde olduğu “mütevelli heyetleri”yle tüm üniversiteler yönetilmek istenmektedir. Bu mütevelli heyetlerinin içinde sağlıkta hastanelerin ticarileştirilmesinde olduğu gibi sermayedarlar, işletmeciler, muhasebeciler, sanayi ticaret odalarından unsurların vb.’nin yer alması öngörülmekte böylelikle üniversitelerin sermaye ile bütünleşmesi amaçlanmaktadır.

Bu köklü değişim üniversitenin tüm bileşenlerini etkileyecektir. Üniversite alanının bileşenleri öğretim üyeleri, çalışanlar ve öğrencilerdir. Öğretim üyelerinin kadroları git gide kaldırılacak, sermaye için tekno-bilim üretiminde performansına göre üniversitedeki kaderi belirlenecektir. Parça başı çalışan birçok öğretim elemanı da söz konusu olacaktır. Esnek üretim temel yaklaşım olacaktır. Bilimsel, bağımsız makaleler yazmanın önünde sermayenin kılıcı sallanacaktır. Bugün bile HES’ler konusunda halkı aydınlattığı için hocalarımıza soruşturma açılırken ve bakanlar tarafından hocalarımız hedef gösterilebilirken böyle bir üniversitede Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı’ndaki gibi öğrencilerine her daim sahip çıkan Mahmut Hoca’yı bulma imkanı pek mümkün olmayacaktır. Böyle bir üniversitede halk için bilim kapı dışarı edilecektir. Halka karşı işlenecek suçlarda toplumsal ikna için üniversiteden alınan raporlar maske işlevi görecektir.

Sermayenin içsel bir olgu haline geleceği üniversitede çalışanlar güvencesiz bir şekilde taşeron olarak çalışacak, hiçbir şekilde üniversite içerisinde söz hakkına sahip olamayacaktır. Birbiriyle yarıştırılacakları gibi tüm özlük hakları ortadan kalkacaktır.

Öğrenciler için daha niteliksiz eğitimi daha pahalıya alacakları bir süreç yaşanacaktır. Sürekli yanındaki sıra arkadaşıyla yarışması ona dayatılacaktır. Kariyer yapması ve bukalemum gibi sermayenin istediği şekli alması istenecektir. Bu süreçte sermaye karına kar katarken işsizliğinin sorumlusu yeteri kadar kariyer yapamamış “yetersiz” öğrencimiz olacaktır.

Tabi bu öğrencimiz için de sermaye üniversitesi bir şeyler düşünecektir; onun “iş sahibi” olabilmesi için kendini yetiştireceği, geliştireceği “yaşam boyu eğitim” alanları açacaktır. Ancak tabii ki parası varsa.

Bologna Süreci ile öngörülen yaşam boyu öğrenimin, uzaktan eğitim ve sertifika programlarının sermaye için çok karlı alanlara dönüşeceği düşünülüyor. Gün geçtikçe kapitalizmin kriziyle artan işsizliğe bireysel çözüm olarak işsizlerin birbirleriyle yarışarak yeni meziyetler edineceği, edinemediği durumda “işsizliğinin sorumlusu”nun kendisi olacağı bir süreç öngörülüyor.

Kısacası bakanın vatandaşa dediği gibi sermaye de işsize “takla at” diyor.

SONUÇ

“Bologna Süreci” üniversite alanının özelleştirilmesi, sermayeyle bütünleştirilmesi sürecidir. Bilimsel özerklik ortadan kalmakta eğitimin içeriği gibi öğrenci profilinin de değişeceği bir süreç öngörülmektedir. Sürece,“Üniversiteye gelen öğrenci bireysel gelişim için gelmeli ve bunun da bedelini ödemelidir.” , diye bakılmaktadır. Halk çocuklarına üniversite kapıları kapatılmak istenmektedir. Toplumun lokomotifi olan üniversite, bütünüyle topluma yabancılaştırılacaktır.

Büyük resmin eğitim alanında bu hesaplar yapılmaktadır. Tabii ki hiçbir hesap masada yapıldığı gibi yaşama uygulanamamıştır. Üniversitenin asli bileşenleri olan öğrenciler, öğretim üyeleri ve çalışanlar -0- yani etkisiz eleman değildir. Bugüne kadar üniversite gençliği demiri tersine bükecek potansiyeli her daim bağrından taşımıştır. Hiç beklenmediği noktada alanlara binlerce öğrenci amfileri boşaltıp çıkmıştır. Ancak bu süreci örecek devrimci gençlik hareketlerinin sistemin büyük hesapları karşısında küçük hesaplar içine girmemesi gerekmektedir. Ne yazık ki üniversite alanı küçük burjuva eğilimin yaygın olduğu alanların başındadır. Günü kurtarmak için sistemin hastalığı olan rekabet içine girilmemelidir. Önemli olan alanın sorunları üzerinden süreci örgütlemek ve talepleri yükseltmektir. Bu nedenle varolan enerji gereksiz çekişmeler de harcanmamalı, her daim kendini dayatmadan pratiğin ortaklaştırıcı ihtiyaçlarını öne çıkaran bir tavır içinde olunmalıdır.

Unutmayalım ki kapitalizm bize ve bizler gibi milyonlarca gence gelecek vaat etmiyor. Bu nedenle sürekli olarak tepkimizin menzilindedir. Avrupa’da bile her dört üniversite mezunundan biri işsizdir. Bu oran gittikçe büyümektedir. Bilgi kaynaklarına yakın olan ve itiraz refleksini her zaman taşıyan üniversite gençliğinin kendisini sorgulamasını sağlayacak alanları oluşturmak ve buna uygun eylem çizgileri yaratmak biz devrimci gençliğin üzerine düşen sorumluluklardandır. Sadece eğitim alanında da değil, diğer alanlarda da dayanışmayı örmeliyiz. Grevdeki işçilerin yanında olmalı, mahalle çalışmalarına aktif katılmalı, yazları köy çalışmasında yer almalıyız.

İşçiler, emekçiler ve köylülerle birlikte el ele vermeliyiz. Kısacası bu süreci tersine çevirmek için örgütlenmekten başka çaremiz yoktur. Devrimci gençliğin geçmişte yarattığı gelenek bu süreci örgütlemek için sayısız pratiğe sahiptir. Yaşasın Gençliğin Devrimci Eyleminin Birliği!

DEVRİMCİ GENÇLİK