Devrimciliğin Yaşamı Tektipleştirdiği İddiası; Ya Bir Karşıdevrim Propagandasıdır Ya Da Bir Cehalet Halidir

Bahadır Deniz

İnsanın ilkel komünal özgürlük sonrasında; sınıflı toplumla beraber ezen-ezilen ilişkisi içinde bir çeşit tutsaklığa mahkum edilmesi ve insandışılaşmanın egemen kılınması nedeniyle girdiği özgürlük yoksunu serüven, öyle çok çeşitli ve inişli-çıkışlı bir seyir izlemiş ve öyle uzun sürmüş ki, artık gerçek bir özgürlüğe dair tasarımlar bile güdük kalır olmuş veya böyle bir özgürlüğün gerçekleşebilirliğine olan inançta bir aşınma/sarsılma yaşanmıştır.

İşte bugün bu nedenle, devrime giden yolun, salt slogan veya biçimsel göstergelerle değil, bilimsel veri ve kanıtlarla beslenmesi, başarı için özellikle önemlidir. Çünkü özgürlük, salt bir iddia değil; insanlığa en çok yakışan bir nitelik ve mutlaka koparılıp alınması gereken bir haktır. Özgürlük, insanca yaşamın koşulu olsa da, ona kendiliğinden bir evrimle ulaşılamaz . Sistemin taktığı maddi ve ruhsal kelepçeler, yanılgı ve alışkanlıklar, geleceği kazanma değil, bugünkü sistemi sürdürme yönünde biçimlendirilmiştir. Bu nedenle, sistemi mücadele ile aşmak ve geleceği kurmak; örgütlü ve programlı bir güç gerektirir. Kapitalizmi anlamayan, onu teşhir edip, alternatifini üretemez

. Kapitalizmin insanlığa ne büyük zararlar verdiğinin ayırdında olmayanlar, kapitalizmin ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gerektiği bilinciyle hareket etmezler. İnsanın yaratıcı etkinliğinin önündeki tüm engellerin kalktığı ve tüm imkanların insanın yararına kullanıldığı; insanlığın bir ırmak gibi özgürce aktığı bir dünyanın düşlere konu olabilecek güzelliklerini bugünden öngöremeyenler, bunun için mücadele etmezler.

İnsanın, güzelliğe doğru uzanan bir merdivende kesintisiz biçimde tırmanmasının mümkün olduğunu bilen ve bu amaç için organize olan devrimciler, bu yolu hakkıyla yürüyebilecek eğitimli kadrolar yetiştirirken koydukları kurallar, bir yanıyla, bir spor hocasının öğrencilerine koyduğu kurallara benzer. Gerçekte kurallar (ve de yasaklar) kendinden menkul bir yarar veya zarar taşımazlar. Nerede ve nasıl kullanıldıklarına, hangi amaca hizmet etmek üzere işlevlendiklerine bağlı olarak etkili olurlar. Her toplum kesiminde ve yaşam biçiminde olduğu gibi devrimcilikte de aslına uygun olmayan biçimlere/örneklere rastlamak mümkündür. Ama konumuz, devrimciliğin yanlış uygulanması değil, bizzat kendisidir.

Devrimciler, özgürlük kapısını sonuna dek açarken, sisteme açılan kapıyı kapalı tutar. Oraya yönelimleri engellemeye çalışır. Bunun için temel aracı bilinçlendirme ise de ihtiyaç halinde o kapıya yönelimi kimi ya saklarla önler.

Yani kurallar, özgürlüğe karşı değil, özgürlük içindir ve tektipleştirici değil, zenginleştiricidir. Çünkü, sistemden uzaklaşıldıkça, özgürlüğe daha çok yaklaşılmış olacaktır. Spor yapan birine sigara yasağı konması, uykusundan beslenmesine kadar yaşamını çeşitli kurallar dahilinde sürdürmesinin istenmesi, onu daha iyi ve daha sağlıklı bir sporcu yapar. Buradaki yasak ve kurallar , spor dışı yönelimlere karşıdır. Bu, bir çeşit yaşam disiplini olarak algılandığında, gerçekte kuralların yaşamın önüne geçmediği, aksine antiyaşam olasılıklarının önüne geçmek için geçici olarak bir çeşit uyarı mekanizmasının oluştuğu görülür. Bunun tektipleşme ile hiçbir ilgisi yoktur. Aksine insanları bir kışla disiplini içine sokan, yasaklar toplumu yaratan kapitalizm, tektipleştirmenin en katı biçimine sebep olur. Ve gerçekte tektipleştirme, kıyafet vb. öğelerden çok; bilinçlerde, kişilik özelliklerinde kendini gösterir.

ÇİN’DE GİYİLEN TEK TİP ELBİSE BİR DARALMANIN DEĞİL BİR BAŞARININ İFADESİDİR

Sosyalist yaşam biçimine, devrimci kültüre karşı gerçekleştirilen saldırıların inceltilmiş biçiminde; kapitalizmin övgüsü eşliğinde, moral değerler, örnek alınan kişi ve yapılar da boy hedefi yapılır ve sağlanan birikimin yeni kuşaklara devrinin ya önüne geçilir ya da bozuk/çarpık biçimde algılanması sağlanır. Kulaklara fısıldanan ve önemli bir araştırmaya dayanmadan kabulü için çaba harcanan yönlendirmelerden biri de Çin’de Mao’nun tek tip insan yetiştirdiği iddiasıdır. Bu da tek tip elbise tercihi ile ilişkilendirilir.

Çokça bilinen bir resimdir; Çin Komünist Partisi’nin önderi ve ordu komutanı olarak: Mao ile bir erin fotoğrafı vardır. Sadece er değil, Mao da tek tip elbise giymiştir. Ve aynı Mao’nun yaşamının sonuna dek böyle giyindiği biliniyor. Kapitalizmin tüketim çılgınlığına, cafcaflı çağrılarına verilmiş önemli bir yanıtın simgesidir, Mao’nun şahsında yansıyan sadelik. Bu, açlığa karşı doygunluğun, gösterişe karşı sadeliğin ve ülke kaynaklarını insan yaşamının hizmetine en uygun biçimde sunmanın ifadesidir. Hatırlanacak olursa, daha sonra örneğin Beatles’da ve genelde 68’in muhalif hareketlerinde, kapitalizmin tüketim aşırılıklarına karşı tüketmeme tavrı gözlendi.

Çin’de üzerinde durulması gereken noktalardan biri de o sadeliğin halkın rızası ile ve yöneten-yönetilen ayrımı gözetmeksizin gerçekleşmiş olmasıdır. Çin sıradan bir ülke değildir. Orada değerler, Sorosvari politikalarla 200-300 milyon dolarla bir anda yaratılmış sahte ürünler değildir. Hatta Çin, Sovyetik ayaklanma ile iktidarın ele geçirildiği örneklerden de çok farklıdır. Orada her şey çok uzun bir sürece yayılmış, adım adım ve bedel ödeyerek üretilmiştir. Halk, nasıl savaşa gönüllü katılım sağlamışsa, tek tip elbiseyi de gönüllü giymiştir. Ayrıca, Çin’in kültürel geleneğinde Konfüçyüs felsefesinde de aşırı tüketimi kutsayan bir boyut yoktur.

Aksine “bir lokma bir hırka” ile somutlanmış ama gerçekte insanın zorunlu ihtiyaçlarını karşılamayı gözeten bir anlayış vardır. Tabii o gün için o iktisadi koşullarda kimsenin çıplak bırakılmamış olması da sosyalimin bir başarısıdır. O günün koşullarında Türkiye’de 100 bin çift ayakkabı üreten fabrika “devasa” diye tanımlanıyorken haftada 500 çift ayakkabı üreten atölye, fabrika kabul ediliyorken; Sovyetler Birliği’nde 20 milyon ayakkabı üretmeyen tesis rantabl sayılmıyordu. Bunun Çin’deki karşılığı ise 100 milyondu ve Çin 600 milyon insana ayakkabı giydirmiş olmakla da başarılıydı.

Tektipçilikle suçlanan aynı Mao’nun Yüz çiçek yan yana açsın”, Yüz fikir akımı birbiriyle yarışsın ” biçimindeki Çin atasözlerini benimsediği de bilinir. Yani Mao, insanların farklılıklara tahammül etmesi gerektiğini, halkın kültürel yönden, bireysel farklılıklar açısından olağanüstü zenginlikler taşıdığını, söz konusu çeşitliliğin bir rekabet/çatışma zeminine çekilmemesi gerektiğini savunur. Bu bağlamda genelde devrimcilere, özelde Mao’ya en son yakıştırılabilecek şey tek tip insan yetiştirme eğilimidir.

Yukarıdaki Çin örneğinden farklı olarak, devrimci bir iradenin; disiplin ve kuralları, yanlış bir algılayış sonucunda öne çıkarması ve kuralların bir amacın hizmetinde olması yerine, adeta amaç haline gelerek yaşamı belirlemesi mümkündür; bu tür örnekler de vardır. Önemli olan, hem bu örnekler sebebiyle bir bütün halinde devrimciliği/devrimcileri yargılamamak gerektiğini öğrenmek, hem de kurallara vesile olan deneyimlerin güne/an’a taşınırken zaman-mekan farklılığı sebebiyle bir süzgeçten geçirilerek yeniden üretilmesinin gerekliliğinin ayırdında olmaktır. Aksi takdirde, “taş yerinde ağırdır”, “ çiçek dalında güzeldir” misali, Sovyetler’in Naziler karşısında Moskova Önlerinde yazdıkları destanı anlatan kitaptan kurallar devşirip bugüne taşımaya kalkar ve büyük hatalar üretiriz. Gerçekte savaş halinde olmak ile mücadelenin normal seyri, kurallar açısından büyük farklılıklarla ayrılır. Aynı şekilde yeni yapılanmakta olan bir örgütlenme ile partileşmiş (örgütlülüğünü tamamlamış) bir yapı, kurallar açısından ve kuralların uygulanmasındaki esneklik açısından büyük farklar taşır. Devrimci zeminlerde, örgüt içi demokrasi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü çokça tartışılan konulardan biridir. Tarihsel örneklerin, oluşturulan duruşla örtüştürülmek istenmesi yanıltıcı sonuç verebilir. Örneğin RSDİP’in oluşum aşamasında rastlanan kimi fiillere bakarak hizip özgürlüğünü savunmaya kalkmak ciddi bir yanılgı olur.

Önceleri -der Lenin- bizim partimizin resmen örgütlenmiş bir bütün olmadığını, yalnızca ayrı gruplar toplamı olduğunu ve bu yüzden, bu gruplar arasında, ideolojik etki ilişkileri dışında herhangi bir başka ilişkinin olanaklı olmadığını unutmuşlardır. Şimdi örgütlenmiş bir parti haline geldik, bu, bir otoritenin kurulmasını gerektirir, fikir gücünün otorite gücüne dönüşmesini gerektirir, alt parti kurullarının üst kurullara bağlılığını gerektirir .” (Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri; s:291- aktaran Stalin, Leninizmin İlkeleri, s:104)

Azınlığın çoğunluğa uyması ilkesi, parti çalışmalarının bir merkezi organ tarafından yönetilmesi, kararsız unsurların saldırılarına,’bürokratizm’, ‘formalizm’ vb suçlamalarına sık sık neden olur. Tanıtlamaya gerek yok ki, bu ilkeler uygulanmadan partinin bir bütün olarak sistemli çalışması ve işçi sınıfı savaşımının yönetilmesi olanaklı olamazdı. Örgüt sorununda Leninizm, bu ilkelerin sıkı sıkıya uygulanmasıdır .” (Stalin, age, s:104)

Demokratik merkeziyetçiliğin her döneme özgü sınırları aynı değildir . Proletaryanın diktatörlüğü döneminde partinin alacağı biçim ve iç tartışmalara/farklılaşmalara hangi sınıra kadar müsaade edeceği ile RSDİP’in oluşum dönemi doğaldır ki farklılıklar gösterecektir. Eleştiri ve tartışma özgürlüğünü sınırlayabilme nedenlerinden biri de organlar arası işleyişi aksatıcı/bozucu etkide bulunma olasılığıdır.

Bu çetin iç savaş döneminde -diyor Lenin- Komünist partisi, ancak en merkezileşmiş tarzda örgütlenmişse, partide askeri disipline pek benzeyen demir disiplin yürürlükteyse ve partinin merkezi, büyük bir otoriteye sahipse geniş yetkileri varsa ve parti üyelerinin genel güvenini kazanmışsa, görevini başarabilir.

(Aktaran Stalin, Leninizmin İlkeleri, s:110) (a.b.ç)

Diktatörlüğün kuruluşundan önceki savaşım koşullarında, parti disiplini hakkında bunlar söylenebilir.

Diktatörlüğün kurulmasından sonra aynı şeyi, ama daha da büyük ölçüde söylemek gerekir.” (Stalin, a.g.e s:110)

Proletaryanın partisinin demir disiplinini, özelikle onun diktatörlüğü sırasında azıcıkta olsa zayıflatan kimse -der Lenin – gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım etmektedir .” (‘Sol’ Komünizm, s:190, aktaran Stalin, a.g.e s:110)

Dolayısıyla hiziplerin varlığı, parti birliğiyle, demir disiplinle bağdaşmaz. (…)

Parti, her türlü hizipçiliği ve parti içinde her türlü iktidar bölünmesini olanaksızlaştıran irade birliğidir.”(Stalin, a.g.e, s:110-111)

Devrimcilerin kendini eleştirmesi, özeleştiri vermesi sağlıklı gelişim açısından özellikle ihtiyaç olan bir durumdur. Ancak, bunun biçimine ve zamanlamasına dikkat edilmelidir. Devrimcilerin, halkın nezdinde sahip olduğu seviyeyi negatif yönde etkileyebilmek için özel çaba harcayan ve şiddette hiçbir sınır tanımayan karşı-devrim güçlerinin varlığı, devrimcileri hataya da zorlayabiliyor. Bu nedenle devrimciler, gerektiğinde, Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) Komutanı Pablo Beltran’ın ifade ettiği gibi ” hatalarımız olabilir ama bu onlardan kaynaklanıyor ” diyebilmelidir. Bu, değerlerine inanç, kendine güvendir. Ve hatta halka karşı gerçek açıklık budur. Çünkü, durumun anlaşılabilmesi, çoğu kez, görüntünün doğru tanımlanabilmesi ile mümkün olabilmektedir.

GELECEĞİ SAVAŞARAK KAZANANLAR

YAŞAMI BÜYÜK BİR AŞKLA ÖRMENİN GÜVENCESİDİR

Devrimcilerin sıkça savaştan veya aşktan söz etmesi, ne savaşa aşık olduklarından ne de aşkı hafife aldıklarındandır. Tersine savaş, onların dışında, çok acımasız ve eşitsiz biçimde zaten var. Devrimcilerin yaptığı, bu savaşa, haklı taraftan müdahil olmak ve savaşsız bir dünya için savaşmaktır. Aynı şekilde aşk, eğer bir “gelin arabası”nın arkasına “ evleniyoruz, mutluyuz ” yazmaktan ibaret değilse; yaşamı aşkla örmek mümkünse; bu, en çok devrimcilere yakışır.

Globalleşen kapitalizmin kendi solunu yaratması sonrasında, “devrimci olmak; rakı şişesinde balık olmaktır ” diyenlerin, zemini bu denli kaydıran kesimlerin olduğunu bizim gibi demokratik kamuoyu da biliyor. Ama, devrimci gıdayı doğru yerden alan ve düşünsel yataklarını, bu türden çarpıklıklara kapatan herkes bilmektedir ki devrimcilik, ABD’nin yeni dünya düzeninden zehirlenmeyecek denli güçlü, güzel ve kendine güvenli bir duruştur. Bizler bu bağlamda, dünden bugüne uzanan devrimci yaşam örneklerini, devrimci savaşları; bu süreçlerin acı ve sevinçlerini bir bütün halinde sahipleniyor ve diyalektik ilişkilenme çerçevesinde yaşamımıza izdüşürüyoruz; tektipçilik, dogmatizm, sınırlanmak iddialarına ise kulak asmıyoruz.

Bizler biliyoruz ki, Kavganın/savaşın kendine has özellikleri, savaşçıda ciddi değişimlere sebep olurken, aynı zamanda yaşamın diğer boyutlarına da sarkarak etkisini gösterir. Savaşın, özneleri üzerinde yaptığı etki, izleyiciler veya duyarak öğrenenler üzerinde yaptığı etkiden farklıdır. Aşk, yaşamın her alanında mümkündür; ama savaş, aşkı ve aşığı farklılaştırır. Savaşta duygular daha çıplaktır. Severek yaşayanlar, savaşa dahil olduğunda; savaşı da sevgiyi de aynı olgunun bileşenleri olarak yaşarlar. Gerçekte sevgi, bir savaşçı özeni ve kararlılığı gerektirir.

Bu nitelik yakalanmışsa eğer, bir savaşçı gibi sevmek, yaşamın tüm ayrıntılarına içerilir. Dışardan bakanların görmesi güç ayrıntı ve nitelikler vardır. Ancak bunlar, savaşçı üzerinde öğretici etkide bulunur.

Moskova Önlerinde romanın kahramanı Momiş-Uli, aşkın ne olduğuna dair, “Savaşa kadar ben de bildiğimi sanırdım. Bir kadını seviyordum. Savaşta en büyük aşklar ve en büyük kinler doğuyor. Bunu yaşamamış kimseler düşünemez” (Aleksandr Aleksandroviç Bek, Moskova Önlerinde, s:11) diyor.

Mücadele içerisinde katedilen mesafelerin zorlu niteliği, kazanımları büyütür, önemini arttırır. Duygulardaki keskinleşme, duyulacak sevinç ve heyecanı da keskinleştirir. Elde olanı koruma, daha ileri taşıma, harcanmış emeğin ve ödenmiş bedellerin değerini bilme işinin hakkıyla yerine getirilmesi, çoklukla savaş görmüş/savaşmış olanlarca gerçekleşir. İzleyenlerimiz bilir, ülkemizde yıllardır “Yargı” isimli bir tiyatro oyunu sahnelenmektedir. İçeriğinden ve işlenen değerlerden bağımsız olarak, sadece yapılmış olan bir vurguya dikkat çekmek istiyoruz. Zafer Diper ,oyunun “savunma” aşamasında, neyi neden yaptıklarını anlatmaya çalışırken “

Siz, orada olmayanlar; nereden bilebilirsiniz ki? biçiminde vurgular yaparak, o an’ın yaşanmış olmasının gerekliliğine özel bir dikkat çeker. Elbette ki konumuz “Yargı” değil ve belki o oyunu tartışmamız gerekirse, ” biz olsak farklı davranırdık diyebileceğimiz pek çok yanı var. Ve hatta kimi yetenekler ve kişilik özellikleri vardır ki, insana, içinde doğrudan yer almadığı bir durumu yorumlayabilme imkanı tanır. Ancak yine de, oyundaki söz konusu vurgunun, yöntem açısından dikkate değer olduğunu düşünüyoruz. Benzer bir konu bağlamında, Momiş-Uli’nin adeta resmederek aktardığı bir savaş karesini anımsamayı anlamlı buluyoruz.

Asker bölüğü ile saldırıya geçiyor. Karşıdan makineli ateşi açıyorlar. Yanlarında arkadaşı düşüyor. O ise emekliyor… Emekliyor. Bir saat geçiyor. Altmış dakika. Her dakikanın altmış saniyesi var. Ve her saniyede onu yüz defa öldürebilirler. O ise emekliyor. Savaşan askerin iç duygusu budur. ” (age, s:12)

İnsanların, savaş tarafından içine sokulduğu sınav, başka sınavlara benzemez . O güne dek başarıyla geçirilmiş çeşitli evrelere rağmen, insan(lar)ın birden bire düşüşüne tanık olunabilir. Bunun, nedenleri kadar, ne yapılması gerektiği de yeni bir sorun olarak orta yere dikiliverir. Aslında içinden geçilmekte olan koşullar, meselelerin nasıl değerlendirileceği ve alınacak tavır üzerinde etkili olur. Örneğin Teğmen Bourdcan, alarm verip silah başı yaptığında bir manga tümüyle kaçar. Bir dakika sonra ise toparlanıp geri döner. Sadece manganın komutanı Çavuş Barambaev dönmez. Üstelik cepheden kurtulmak için kendi kendini yaralar.

Tüm ruhsal gerginliklere, çavuşun af talebine ve öfke ile acıma arasındaki gelgitlere rağmen Teğmen, manga komutanını aynı manga tarafından kurşuna dizdirir. Ve sonrasında olayı kısaca şöyle tanımlar:

Bir zamanlar göçebe babamı çölde zehirli bir böcek sokmuş, kurumların içinde yapayalnızmış. Bu örümceğin zehiri öldürücüdür. Babam bıçağını çekerek, örümceğin ısırdığı yeri, kesip atmış.

Ben de böyle hareket ettim. Bıçakla kendi vücudumdan bir parça kestim .” (age, s:34-35)

İnsanın mücadele/savaş gerçeğine inandırılması, gereklerinin tavizsiz bir hazırlıkla ve ustaca yerine getirilmesi kolay değildir. “ Nasıl olsa polis, çok istediği taktirde bizi bulabilecektir düşüncesiyle, zor olan ve zahmet gerektiren önlemleri ihmal etmek gibi; savaşta da başarıya inançsızlıktan veya ciddiyeti içselleştirememekten dolayı tembellik , kendine yaşam şansı bulabilmektedir.

Savaşta insanın duyguları gibi içgüdüleri de çarpışır; karmaşık haller, denge durumları oluşur. Örneğin görev bilinci ile kendini savunma güdüsü karşı karşıya geldiğinde, üçüncü bir faktör olarak disiplinin devreye girmesi halinde, görev bilincinin ağır basacağı söylenir. Momiş-Uli, ” içgüdülerimiz bize düşman değil, arkadaş olmalılar ” der.

Yaşama içgüdüsü yaşamayı koruma çabası, doğanın ilk davranışıdır. Sadece kaçmakla doğmaz bu içgüdü başka türlü de belirebilir. Vahşi bir güç haline gelebilir. Canlı yaratık saldırıya uğradığı zaman savaşır, dövüşür, tırmalar ve kendi varlığını savunmak için saldırır .” (General Panfilov, age, s:38)

Savaşın, doğada içerilmiş durumda bulunduğunu tanımlayan bu satırların yanında, doğanın muhteşem uyumunu/barışını anlatan satırların da olduğu bilinir. Doğada savaş ve barış yan yana aynı mekanda varlık gösterir. Bunun sınıf savaşı ile ilişkilendirilmesi indirgemeci bir tarzda yapıldığında işlerin kendisi gibi kafaların da karışması muhtemeldir. Sınıf savaşımının kendine has ölçütleri vardır ve “haklı”, “haksız” tanımı bu ölçütler bağlamında sınırlarını bulur. Lenin’in “

Pedagojiyi pedagoglara bırakın, siyasetçilere ve örgütçülere değil değişi gibi; pedagoglara değil, siyasetçilere bırakılması gereken meseleler de vardır. Bu ölçünün hassasiyetle gözetilmesi, “savaş” gibi, hataların büyük kayıplara sebep olduğu konularda daha büyük önem kazanır. “

Savaşta duygulara yer yoktur ifadesi belki gerçekliğin yanlış anlaşılmasına sebep olur. Hatta savaşta ve savaşçılarda duygular daha yoğun biçimde yaşanır. Ancak, ticarettekine benzer bir yararcılık, arkadaş ilişkilerindekine benzer bir esneklik getirilip savaş kurallarının yerine geçirilirse; kaybedilecek olan şey, öncelikle savaşın kendisi olacaktır.

Sınıflar mücadelesini tavizsiz bir kararlılıkla yürütmek üzere organize olmuş yapılarda da, sorunun özü ve ciddiyeti kavranamadığında, mücadelenin hakkını vermek olanaksız hale gelir. İnsanın iyi yanlarının da bulunması veya vaktinde iyi işler becermiş olması, gelip dayatan mücadele görevleri ve zorunluluklar karşısında bir muafiyet veya örgütsel yaşamda bir keyfiyet hakkı vermez.

DEVRİMCİ İRADE;TAŞLARIN TOPLANMASINDA MIKNATIS, BİR ARADA TUTULMASINDA TUTKAL,

DOĞRU HEDEFE FIRLATILMASINDA YÖNETMEN ROLÜ OYNAR

1890 Eylül’ünde Joseph Bloch’a yazan Engels , tarihin gelişim tarzını anlatırken her bireysel irade bir diğeri ile engellenir ve ortaya çıkan şey, kimsenin önceden tasarlamadığı bir şey olur ” der. Bir iradenin diğerini engellemesi ve ortaya “tasarlanmamış” sonuçların çıkması, devrimcilerin kendi örgütsel tarihlerinde de rastlanması mümkün bir olasılıktır. Böyle bir olasılık, doğaldır ki, örgütlü bir zemin için tehlikeli ve bozucudur. Bu nedenle; öngörerek, tasarlayarak ve irade koyarak geleceğini tesadüfler zincirine bırakmayan devrimciler; aynı zamanda, tasarlanmamış sonuçları da asgari seviyede tutmaya çalışır.

Her devrimci örgütlenmenin örgütsel haritasında yer yer, akışkanlığı güçleştirici direnç noktalarına rastlanır. Bu noktaların oluşturduğu tonlama farkı ve oluşan eşitsiz gelişim; aynı zamanda uyumun ve irade somutlanmasının da eşitsizliğini yansıtır. Böyle bir haritayı, mühendislik yaparcasına inceleyen ve bütünü gözeterek çözüm üreten mekanizmanın geliştirdiği irade, sakatlanmadan uygulanabilmelidir. Bunun gözetilmesi, aynı zamanda örgütsel bütünlüğün ve devamlılıkta güvencenin gözetilmesi demektir.

Giderek şekillenen ve renkleri ortaya çıkan haritada, önümüze serili olan mevcudun dışında kalarak “çözümler” üretmek, gerçeğe uygun düşmez. Meselenin bu yanı; gerek, ” sürece çözüm getirecek olanlar, sürecin içindeki öznelerdir ” gerçeğinin altını çizmek, gerekse de önüne serili olan harta üzerinde, mühendislik yapma işlevi taşıyan iradenin yolgöstericiliğini dikkate almak açısından özellikle önemlidir. Buradaki yolgöstericilik, sanıldığının aksine, mevcut yapıdaki renkliliği öldürmez. Hatta, devrimci yaşamın mümkün olduğunca renkli kılınmasının, bir tercih sebebi olduğunu söyleyebiliriz. Bu tercihten amaç, ilişkilerin yedi rengini , daha kaliteli bir uyum için işlevlendirebilmektir.

Devrimin güvencesi; İspanyolca, Rusça, Farsça, Arapça,… her türlü deneyimi ustaca bir araya getirip bir başka coğrafyada çimlendirebilmekse; devrimci irade, bunun vazgeçilmez koşuludur. Ve bu, yenilgiden dahi umut, kararlılık ve gelecek damıtılabilmeyi sağlar. Çoğumuz biliriz; “

No Passaran! “(Geçemeyecekler) sözü, savaş sırasında İspanya’da direniş simgesi haline geldi. Franco’nun birlikleri ise 28 Mart 1939’da ” Han Pasado ” (geçtiler) nidalarıyla Madrid’e girdiler. Güçlü ve onurlandırıcı bir imaj bırakan “No Passaran”dan sonra “Han Pasado”, elbette ki acı ve hatta yürek yakıcı bir etki yapar. Ne var ki tarihi ve sınıflar mücadelesinin biriktirdiği tecrübeleri salt bu ikilem bağlamında değerlendirirsek, avuçlarımıza sık sık acının dolması gibi yanıltıcı bir sonuçla karşı karşıya kalırız.

Devrimciler, elbette ki Madrid sokaklarına dolan faşizmin kanlı izini unutmayacak; ama bugün halen canlı tuttukları “No Passaran!” mirasının da önemini bilecek ve dikkatini geçmişteki kayıplara değil, gelecekteki kazanımlara yöneltecektir. Daha da önemlisi, bir iç savaşı süzerken, ellerinde yenilgiden öte şeyler bırakan bir süzgeç kullanmalıdır . Aynı tarihsel öğeler, kullanılış yerine ve biçimine göre, umut veya karamsarlık sebebi oluşturur.

La Pasionaria adıyla anılan İspanyol devrimcisi Dolores İbarruri, faşizme karşı ayağa kalkan direnişçilere, 1936’da radyodan seslenirken, “No Passaran!” diyordu. İşler ters gidip yenilgi somutlanınca yaptığı konuşma da umut ve gelecek doluydu. 15 Kasım 1938’de Uluslararası Tugaylar İspanya’yı terkederken, yine Pasionaria konuşuyordu:

Analar! Kadınlar! Yıllar geçip de savaşın yaraları sarıldığında; nefret dinip de yerini özgürlük, sevgi, huzur aldığında; bir gün tüm İspanya özgürlüğüne kavuştuğunda, bu zorlu ve kanlı günleri hatırlayıp çocuklarınıza anlatın. Anlatın onlara Uluslararası Tugayları. Bu insanların dağları, denizleri aşarak, süngülerle kapatılmış sınırları geçerek, ülkemizin özgürlüğü için savaşmaya nasıl geldiklerini anlatın… Onlar her şeyi geride bıraktılar: Vatanlarını, yaşamlarını, ailelerini, çocuklarını… Geldiler ve ‘işte buradayız. Sizin davanız, İspanya’nın davası bizim davamızdır, tüm ilerici insanlığın davasıdır’ dediler. Bugün geri dönüyorlar. Ama binlercesi burada, İspanya toprağına gömülü kaldı. İspanya halkı onları unutma!

Sayı 17 (Mayıs – Temmuz 2005)