Devrimciliğin Ehlileştirilmesine İzin Vermeyeceğiz

Devrimcilikte mesai saati, devrimcilikte ücret, devrimcilikte emeklilik yoktur. Devrimcilik, bir yaşam biçimi olarak kavrandığında; severek ve isteyerek yapıldığında, böyle bir kimliği öznel renklerle boyayarak yansıtmaya gerek kalmaz.

Sistemdışılık, böyle bir kimliğin sahipleri için, en doğal niteliklerden biridir. Gerçekte devrimciler, sistemin kabul mekanizmalarından onay almak, dayatılan turnikelerden geçmek gibi bir zorunluluk hissetmezler. Hele ki, sistem sahiplerinden şu veya bu nedenle, “vize” dilenmezler. Böyle bir yaşamın gereklerini yerine getirenler, kendini kısıtlanmış hissetmez; aksine, kendi hareket seçenekleri içinde daha mutlu ve güçlü olmanın ayırdında olarak yaşar. Ne var ki, tüm güzelliğine rağmen, içerdiği zorluklar sebebiyle devrimciliğe sırt çevirenler olduğu bilinmektedir. Bunlardan, durumlarını samimiyetle kabul edenler olabildiği gibi, çeşitli örtüler eşliğinde gerekçe sunanlar da olabilmektedir. Bunların yanında en samimiyetsiz ve tehlikeli olanlar ise, kendisini sistem dışına çıkarmak yerine, devrimciliği sistem içine çeken ve ehlileştirme yoluna gidenlerdir.

Özellikle, ödenen kimi bedeller sonrasında, devrimciliğe “günahkârlık” atfedildiği görülmüştür. Halbuki yapılanlardan pişmanlık değil, mutluluk duymak için sebeplerimiz hiç de az değildir. Bir örnektir; İsrail’in Negev Çölündeki gizli nükleer silah üretim merkezinde 1976’dan 1985’e kadar teknisyen olarak çalışan ve İsrail’in gizli nükleer silah programını açıkladığı için 18 yıllık hücre cezasına çarptırılan Mordechai Vanunu; bu cezasının 11 yıl 6 ayını doldurduğu ve İsrail devletinin, onu şartlı salıverme imkanından yararlandırmayarak tutsak etmeye devam edeceğini öğrendiği günlerde “ yaptığımdan mutluluk duyuyorum” dedi. Ülkemizde, devrimci bir geçmişe sahip olup, bugün hiç de mutlu olmayan veya geçmişi ile onur duymayan kesimlerin bu örnekten çıkarması gereken önemli dersler vardır.

Kişi, eğer devrimci yaşamın dışına çıktıktan sonra, bir dönem yaşayıp paylaştığı değerlerine ve bu değerlerin sahiplerine, kısacası devrimciliğe kara çalarak yeni konumunu gerekçelemeye yönelmişse ortaya bir garabet çıkar. Bu duruşla aynı atmosferi soluyan duruşlardan biri de; kendisi devrimciliğe yükselemeyince, devrimciliği kendi alçalmışlık seviyesine çekmektir. Böyle bir konumlanıştan sonra, taşları öznel saiklerle dizilmiş bir devrimcilik(!) tanımı gelir. Bu ülkede mevcut rejimde pekâlâ mutlu olunabileceği, bunun için mücadeleye gerek olmadığı, olacaksa da düzen sınırları içinde yapılabileceği anlatılır. Buna bilimsel(!) dayanaklar oluşturulur. Böyle bir duruş için Avrupa Birliği, bir umut kapısıdır. Burjuva demokrasisine ait kimi normlar, tartışmalarda adeta bir makyaj malzemesi olarak kullanılır. Ehlileşen kişilik, ehlileşmiş devrimciliğin yapıcısı ve taşıyıcısı olarak sahnedeki yerini alır. Düne kadar bütünüyle reddedilen sistemin içinde küçük ve ucuz sığınaklar bulunur ve buna dayanarak –direkt veya dolaylı olarak- sisteme güzelleme yapılır.

Sistemle uzlaşmadığını, karşı durduğunu, devrimci olduğunu; hatta daha ileri giderek Devrimci Yolcu olduğunu söyleyen, ama terbiye edilmiş bir canlı veya kurulduğu şekilde hareket eden bir alet gibi sistemin dışına bir santim dahi çıkmamak için gayret edenleri, sistemle ve Yeniden keşfettikleri “küçük mutluluklar” la baş başa bırakıyoruz. Mesele yasallık veya yasadışılık olmadığı için, onlara bir yasal parti ile de ne çok şey yapılabileceğini; devrimci –hatta demokrat- olmak için sistemin jopuna ve hatta silahına neden ve nasıl karşı durulması gerektiğini anlatmayacağız. Çünkü, inanıyoruz ki bu arkadaşlarımız, söz konusu gerekleri hiç de bilmez değiller. Ne var ki, hem devrimci olarak anılmak hem de elini küçücük taşların altına bile sokmamak tercihi ağır basmakta ve ülkemizde, yeni devrimcilik(!) tanımları gibi yeni örgütlenme(me) modelleri de yaygınlaştırılmaktadır. Örneğin halkevlerini kendilerine tek mekan olarak seçen arkadaşlarımız da benzer bir yanılgının diğer yüzünü oluşturmaktadır.

Bir kez bedel ödeyip bir daha ödemek istemeyenler, eğer samimi olurlarsa, onlara uygun bir konumlanma elbette ki bulunur. Ancak bunun, genel devrimci duruşu ve örgütsel biçimlenmeyi etkilemeyecek şekilde olması, devrim yapmak isteyenler için bir zorunluluktur.

Ödenen bedeller, çekilen acılar, alınan ruhsal ve fiziki yaralar, kişilerde moral bozukluğuna veya yük alma kapasitesinde bir düşmeye sebep olabilir. Bu, anlaşılır bir durumdur. Ne var ki, söz konusu gelişmeler kişiyi devrimcilik dışı tercihlere yöneltmiş ve hatta karşı-tavır koyan bir konuma düşürmüşse, ortada kişiye ait nedenler var demektir. Mesele, devrimci zeminde dururken bir takım kayıplar vermiş, zarara uğramış olmak ise, bilinmelidir ki bu, sadece Türkiyeli devrimcilere has bir durum değildir. Kazanımlar gibi kayıplara da, onur örnekleri gibi yakışıksız örneklere de çeşitli coğrafyalarda rastlanmaktadır. Örnek alınacaksa, olumsuz gelişmeleri devrimciliğe fatura etmeyen ve her vesileyle mızrağın sivri ucunu sisteme yöneltebilen duruşlar örnek alınmalı; en zor koşullar bile tanımlanırken, yakınmayı yakışık görmeyen bir kültürün ağırlığı hissettirilmelidir.

Savaşta yaşanan kayıpların, uğranan zararların sadece kendi ülkelerine özgü sanan ve meseleyi, örgütünün zaafı ile açıklama yoluna gidenler için Bulgaristan pratiği son derece öğreticidir. 1942 yılında Merkez Askeri Komisyonu’nun ve Parti Merkez Komitesi’nin üyelerinin çoğunluğu polisin eline düşüyor ve kısa süren bir yargılamadan sonra kurşuna diziliyor. Bu süreçte kendisi de kurşuna dizilen, MK üyesi Anton İvanov’un, yargılama sırasıda eşi Vanya ve iki çocuğuna yazdığı veda niteliğindeki mektup, bu tür süreçlerin nasıl kavranması gerektiğine dair, sadece ailesi için değil, “devrimciyim” diyen herkes için öğreticilik niteliği taşımaktadır.

Üçünüzün de büyük acının kölesi olmayacağınıza ve benim başıma gelen bu kazaya kişisel zarar görmüş bireyin gözlüğü ile değil, bugün milyonlarca ve milyonlarca insanın başına gelen milyonlarca olaydan biri olarak bakacağınıza tamamen inanıyorum. Kanlı faşizmin karanlığının yenilebilmesi için binlerce ve milyonlarca değerli insanın kurban gitmesi gerekecektir. Halkımız ın ve bütün insanlığın mutluluğu için kurban gerekli olduğuna göre, hangi hakla biz bu ceremeyi çekmekte azade bırakılmamızı isteyebiliriz ki?

Buna hakkımız yok! Görevimizi sakin sakin, ağlayıp sızlanmadan yerine getirmek zorundayız. Yalnızca savaşta ve zaferde mertlik, coşku ve sükûnet bulabiliriz!…

(Tsola Dragoyçeva, Yenilgiden Zafere, s:353-354, a.b.ç.)

Hiç kuşkusuz, bu örnekleri çeşitlendirerek çoğaltmak mümkün; ne var ki, sorunun özü, bu türden bir ihtiyaca değil, kararlı ve net bir duruşun gerekliliğine işaret etmektedir. Ödedikleri bedellerin ve aldıkları işlevlerin boyutunu çokça aşan oranlarda feveran eden ve liberal değerler havuzunda yüzmeyi tercih eden kesimlere “sizler daha ne gördünüz ki” dedirtecek gelişmelerin sınıflar mücadelesi pratiğinde içkin olduğunu bilenler için söz konusu duruşlar göründüğünden çok daha fazla alçalmış bir seviyeyi tarif eder.

Bizler devrimciyiz. Bu işin zor, bedelinin de ağır olduğunu biliyoruz. Ama, içerdiği güzellikleri ve yüreklere mutluluk akıtabilme potansiyelini de biliyoruz. Bu bir oyun veya geçici bir heves değildir. Ciddiyet ister; oyunu kurallarına göre oynamayı ister. Sistemle uzlaşmamayı, söküp almayı; zoru başarmaya olan inançta istikrar ve kalıcılık ister. Karşılaşılan tüm sorunların devrimci bir çözümü vardır. Yeter ki devrimci zeminde kalalım; yeter ki devrimcilikte ısrar edelim. Kitleselleşme sorunu mu var; illegaliteyi uygulamada problem mi var; maddi ve moral üretkenlikte kısırlık mı söz konusu; bunlar, söylemimizi liberalleştirerek, sistemden icazet dilenerek, meşruiyetimizi tartıştırarak aşılmaz. Aksine, devrimcileri başarıya götürecek olan yegane tarz; kendi yöntem ve araçlarında ısrardır. Sistemin kendisi gibi, dolaylı savunucuları da (demokrat yüzlü olsalar da) devrimciler üzerinde “tarz değiştirici” bir etki yapmaz/yapmamalıdır. Onlarla aynı “ölçü havuzu”nda yüzersek daha çok oksijen almaz, aksine boğuluruz; veya onlara benzeriz.

Bizleri haklı, bizleri meşru kılan; tarihsel haksızlığa başkaldırmış olmaktır. Bu tür başkaldırılar, tarihin hiçbir evresinde, meşruiyet sınırlarını, kavgalı olduğu gücün ölçülerine göre oluşturmadı. Bugün, öyle tartışmalara tanık oluyoruz ki, tüm zamanların en meşru gücü olan devrimciler, meşruiyet kaygısına düşmekte, diline ve eline görünmez zincirlerin dolanmasına fırsat vermektedir.

Eğer, pervasızlaşan sermayenin sonu gelmeyen saldırı ve taleplerine dur diyeceksek; eğer, bizler için bir onur olan devrimci tutsakların sahipsiz olmadığını ve onlara dokunmanın bedelinin ağır olduğunu göstermek gerekiyorsa; eğer, hücreleri yıkma işini, sınırlı sayıdaki tutsak ailesinin sırtına yüklemeyeceksek; bu coğrafyada yapacak çok şey var. Aciz veya çözümsüz değiliz; biz Devrimci Yolcuyuz…