Devrimci Yol Hafızasıyla Yeniden Üretim

Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini! Goethe

Bugün sol, belki de tarihinin en boyutlu kafa karışıklığını yaşamaktadır. Yaklaşık 150 yıl boyunca teorik ve pratik düzlemde Marksistlerin ısrarla koruduğu ölçekler bugün aşılarak değil, ya yeri boş bırakılarak ya da karşıtı sayılabilecek ölçeklerle ikame edilerek mevcut fikri bütünlük büyük oranda parçalanmıştır.

Sol, zayıf düştükçe kahramanlık hikayelerine daha çok öykünür, içeriği değil biçimi öne çıkarır hale geldi. 1 Mayıs’ta olduğu gibi kimi yapıların büyük oranda kendisinin moral ihtiyacını gidermek üzere dönem dönem ortaya koyduğu dar pratikler, o dar çerçeve içinde anlam taşısa da dönemin mücadele ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır.

Anımsanacak olursa 1 Mayıs’ta Elmadağ’da önü polis tarafında kesilen ve bırakalım Taksim’i, ters yönde Nişantaşı’na doğru yürümesine dahi izin verilmeyen TKP, orada dağılmış ve ikinci gün “Taksim’i zaptettik” manşeti atmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse TKP’nin böyle bir söyleme ihtiyacı olabilir . Ama geçmişlerinde çok daha özel pratiklere imza atmış ve ona rağmen mütevazılığı elden bırakmamış diğer devrimci yapılara TKP’ninkine benzer övünç ve söylemler yakışmamıştır.

Bilinir ki yaşananlardan ders çıkarmamak tekrara düşmenin önünü açar. Gerçekte konfederasyon başkanlarının bu yılki duruşlarının öz itibarıyla geçen yıldan bir farkı yoktur. Bu yıl 1 Mayıs sonrasında çok ağır eleştirilere maruz bırakılan Süleyman Çelebi’nin geçen yıl 1 Mayıs’ı takip eden süreçte gittiği her ortamda “Taksim Fatihi” edasıyla mikrofonlara çağrıldığı anımsanırsa, ortadaki çarpıklığı görmek daha kolay olur. Bu, genelde solun özelde devrimci yapıların gerçekliğini kabule hala ne denli uzak olduğunun göstergesidir. Halbuki bugün devrimcilerin gelişmeleri doğru okuyup çözüm üretebilmesi için hiç olmadığı denli diyalektik bir algıya ve yaratıcılığa ihtiyacı vardır.

Yakın geçmişte F tiplerinin tek gündem maddesi yapılmış olmasının neler kaybettirdiği inanıyoruz ki bugün çok daha net biçimlerde görülebiliyor. Buradan çıkarılan derslerin 1 Mayıs’a izdüşürülmesi halinde ise, gündemin tanımındaki daralmanın güne dair diğer devrimci görevlerin ihmalini beraberinde getirdiği görülecektir.

Öznel hesaplarla belirlenmiş gündemleri tek gündem olarak görüp bunun dışında kalan tüm olasılıkları devrimciliğin kapsama alanının dışında görmek ve kısa periyodlarla çıkan dergiye, tartışma yoğunluklu konular oluşturmak, yeni karşılaştığımız bir olgu değildir. Biz bu gerçekliği tanımlar ve iki yıldır Taksim’i “kazananlar”la aynı söylemi kullanmazken belki yapay söylemlerle kabartılmış küçük burjuva ilgiden mahrum kalıyoruz, ama gerçeği söyleme ve gerçek gündemler oluşturma onurunu yaşamış oluyoruz.

1 Mayıs’ı önceleyen haftalarda GSS Meclis’te görüşülürken kendilerine tek gündem olarak Taksim’i seçip yasanın zahmetsizce çıkmasının önünü açanlar, 1 Mayıs sonrasında İstihdam Yasası geçerken de gelecek yıl 1 Mayıs’ta nerede olacaklarını ilan etmekle, yani yine tek gündemle meşgullerdi. Bu şekilde, sınıflar mücadelesinin dışında öznel ihtiyaçlar çerçevesinde gündem oluşturmanın diğer versiyonu, önüne bugünden gelecek yıl Nisan ayında yapılma ihtimali olan yerel seçimleri koymak ve bu ihtiyaca bağlı olarak düşünülmüş Çatı Partisi tartışmaları ile vakit geçirmektir.

Evet soruyoruz; Taksim için mücadele etmiş olmak biçimindeki “kazanç”, son yüz yılın en büyük kayıplarının 1 Mayıs öncesi ve sonrasında yaşanmış olması ile kıyaslanabilir mi?

Devrimciler, devam eden ve sebep olduğu kayıplar giderek büyüyen saldırılar karşısında bir

çözüm öznesi

olarak sahnedeki yerini almak yerine, dar grup çıkarları etrafında içe dönük hesaplarla vakit tüketmeyi sürdürecek mi?

Bugün güncel sorunlara çözüm üretmek kadar sol değerlerin halkın nezdinde tekrar hak ettiği yere oturtulması için, teorik düzlemde yapılacak üretimler ve yolgösterici fiili adımlar büyük önem taşımaktadır. Süreç bu niteliği ile 70’li yılların ikinci yarısını anımsatıyor.

O süreçte devrimciler, bir taraftan doğru bir ideolojik-politik hattın üretimine kafa yorarken, diğer taraftan hayatın içinde sınıflar mücadelesinin önlerine koyduğu sorunlar bağlamında halkın içinde ve önünde fiili görevler üstlenmişti. Kızıldere’de kesintiye uğrayan sürecin dersleri hayatın içinde yeniden üretimin sebebi ve rehberi olurken, THKP-C hafızası 77’de Devrimci Yol ismiyle yenilendi. “Bir sorunun doğru tanımlanması, çözümün zorunlu koşuludur” diyen ve ne ezbere ne tekrara düşmeden üretimlerini hayata da kitaba da doğrulatan Devrimci Yol, Türkiye’nin Marksizmi’ni yazdı.

Bugün de sorunların çözümü, doğru tanımlanmayı gerektiriyor. Devrimcilerin karşısında cevaplanmak üzere duran soruların sayısı giderek artıyor. Bölgede de Türkiye’de de gündem ısınıyor. Bu yaz, sanıldığından daha sıcak geçecek.

Ülkemizde arkasında ABD’nin olduğu çok kapsamlı bir müdahale yaşanıyor; iktisadi olandan siyasi ve askeri olana kadar hemen her alanda taşların yeniden dizilmesi amaçlanıyor. Bu çerçevede, bir süredir çatışma halinde olan sermaye çevreleri arasında bir uzlaşma sağlanmış ve çatışmanın sivri ucu sayılan Kanaltürk devre dışı bırakılmıştır. Lübnan’da da Akdeniz ve Basra Körfezi’nde de izlerine tanık olduğumuz bu kapsamlı müdahalede PKK’ye yönelik, imkanları ABD tarafından arttırılmış operasyon

da var. Dikkat edilirse ilk kez Kuzey Irak’ta PKK gerçekten vuruluyor. Bu imkanların Türkiye’ye neler karşılığında verildiği de değerlendirilmesi gereken olgular arasındadır.

Bu konulara dair bugüne dek ortaya konan üretimler, ya öznellikle ya da konjonktürel güçlere yedeklenmekle malul, dolayısıyla da umut verici olmaktan uzak bir çerçevede kalmıştır.

Bu nedenle süreç bugün Devrimci Yol hafızasıyla yeniden üretimi zorunlu bir ihtiyaç haline getirmiştir.

KRİZ, OLASILIKLAR VE DEVRİMCİ GÖREVLER

Bir süredir varlığını sürdüren ve hemen her toplumsal kesimin gündemine şu veya bu oranda giren emperyalizmin küresel krizi, farklı boyut ve biçimlerde de olsa bütün ülkeleri etkilemiş durumda. Dünya ölçeğinde küresel stagflasyondan bahsediliyor ve Türkiye için de stagflasyon uyarısı yapılıyor. Bilindiği gibi ekonomide büyüme durma noktasına gelirken, enflasyonun yükselmeye devam ettiği durum stagflasy on olarak adlandırılır.

Türkiye, emperyalizme bağımlılığı ve daha önce çeşitli biçimlerde değindiğimiz sorunlar sebebiyle, krizin sonuçlarıyla en fazla yüzleşecek ülkelerden biri olarak görülüyor.

Son yıllarda AKP iktidarıyla beraber yoğunlaşan emperyalist tekellerin yağması, Türkiye’de önemli oranda bir mülkiyet değişimine sebep olurken, bu süreçten AKP’ye yakın duran veya küresel sermayenin bir bileşeni olarak varlık gösteren kesimler avantajlı çıkmış, bunun dışında kalan sermaye kesimleri ise varlığını korumada zorlandığı ölçüde bir iç çatışmayı gündeme getirmişti. Anımsanacak olursa bu çatışma en somut biçimde Cumhuriyet Mitingleri’yle dışavurmuştu. 22 Temmuz seçimlerine kadar bu şekilde devam eden süreç, özellikle sonbaharda ABD’yle yaşanan diplomatik trafik sonrasında farklı bir nitelik kazandı. İlerleyen süreçte daha net biçimde ortaya çıktığı gibi ABD, bölgesel ihtiyaçları gereği Türkiye’deki çelişmelere müdahale etmiş ve tarafları geçici de olsa bir uzlaşma zeminine çekmişti. Bu nedenle, sonraki süreçte, çatışmanın kaynakları tümüyle varlığını korumasına rağmen siyasal düzeydeki yansıması aynı ölçüde keskin olmadı.

ABD müdahalesini önceleyen sürecin nitelikleri anımsanacak olursa, laik-antilaik kutuplaşmasının yanında Türk-Kürt çatışmasını doğuracak türdeki gerilme ve yönlendirmeler tehlikeli bir boyuta ulaşmış, her iki gerilme, ülkede uzun süreli ve kapsamlı bir istikrarsızlaştırmayı hatta giderek gerici bir iç savaşı dayatabilecek kadar önemli bir dinamiğe dönüşmüştü.

AKP, Cumhuriyet Mitingleri’ndeki kitleselliğin karşısına çıkabilecek türde farklı bir zeminde kitlesel ve militanca bir hazırlığa kimi yerde örtük bir biçimde kimi yerde açıkça girişti. Özellikle Cumhuriyet Mitingleri’ne yedeklenen yoksul kitlelerde, 12 Eylül’ün koşulladığı apolitizasyonun tersine, politikleşme ve sürece müdahale edip sonuç alınabileceği inancı gelişmeye başladı. Sistem içi manevralar eşliğinde de olsa bu gelişme, sistemin gerçek sahiplerini ve bölgede

Türkiye’yi kendi politikaları eşliğinde işlevlendirme

hesapları yapan ABD’yi rahatsız etti. Sonuçta, egemen sınıfların geniş halk yığınlarını kendi menfaatleri için alanlara sürüklemiş olması giderek bir çelişmeyi beraberinde getirdi. Bu çelişmeyi öncelikle farkeden ve müdahale ihtiyacı duyan tekelci burjuvazi ve onların arkasındaki ABD oldu.

İran’dan Irak’a, Afganistan’dan Lübnan’a bölgede toplam hesapları iyi gitmeyen ABD’nin, ülke içindeki gerilimi azaltma ve PKK’ye yönelik operasyonlar konusunda sunduğu desteğin eşliğinde, kendi politikalarını medya aracılığıyla iyimser düşüncelerle anlatarak Amerikan karşıtlığının azaldığı bir toplum yaratma konusunda çatışan kesimleri ikna ettiği ve belirli bir uzlaşma noktasına getirdiği anlaşılıyor.

Bu süreçte öne çıkan iki olgu, AKP’ye kapatma davasının açılması ve Kanaltürk’e sunulan desteğin geri çekilmesi oldu. Yani bu uzlaşma sürecinde her iki tarafın sembol radikal uçları törpülenerek, ABD’nin ve işbirlikçi sermayenin en irilerinin çıkarları doğrultusunda bir adım atıldı.

Bu geçici uzlaşmanın tarafları kısaca, geleneksel oligarşinin en irileri ile AKP döneminde öne fırlayan ve oligarşik nitelik kazanan kesimler olarak özetlenebilir. Ne var ki ne AKP’nin etrafındaki egemen sınıflar sadece dar bir oligarşiyle açıklanabilecek kadar sınırlıdır, ne de Cumhuriyet Mitingleri’yle alanlara çıkan insanların beklentileri farklı birkaç tekel grubunun menfaatleri ile açıklanabilir. Yani, uzun vadeli çıkarlar açısından sınıfsal anlamda geçici bir uzlaşma sağlanmış olmasına rağmen bu uzlaşma, tabandaki bundan sonra da alabildiğine yoğun bir şekilde sürecek olan mücadeleyi kapsamıyor. Kısacası bu, halkla egemen sınıflar arasında bir uzlaşma değil, egemen sınıfların en irilerinin yeni bir oligarşik yapı anlamında uzlaşmalarıdır.

Yaşanan uzlaşmada en etkili bileşen ABD’dir. Bu da Türkiye’ye dayalı olarak Ortadoğu’da çok önemli çıkarlarının olduğunun göstergesidir.

Doğuda İran, ABD için önemli bir sorun olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin kuzeydoğusunda Ermenistan ve Gürcistan sorunu var. Süreç Gürcistan ile Rusya arasında sıcak çatışmayı beraberinde getirebilecek denli ısınmış durumda. Özellikle Kosova’daki “bağımsızlık” olayından sonra çelişmeler hızla keskinleşiyor. (Halkların kendi kaderini tayin etme mücadelesi, gerek yanlış önderlikler gerekse emperyalist müdahaleler nedeniyle geciktirilmekte veya yanlış kulvarlarda akıtılmaktadır. Gerçekte çıkarları ortak olan ve kardeşçe davranması gereken halklar karşı karşıya getirilebilmekte ve sonuçta bundan emperyalist ülkeler ve işbirlikçileri karlı çıkmaktadır.)

ABD, Karadeniz çevresinde çok önemli stratejik ortaklar elde etmiş olmasına rağmen, Montrö Antlaşması

dahil o bölgeyi askeri bir varlığa dönüştürmesinin önünde hala güçlü engeller bulunuyor. Bunu aşabilmek için Türkiye’deki egemen sınıflara doğrudan ihtiyacı var. Gerçi Montrö Antlaşması, bir biçimde delinmiş sayılır. İngiltere kraliçesinin uçak gemisiyle boğazlardan geçerek İstanbul’a kadar gelebilmiş olması, Montrö Antlaşması’nın ihlal edildiği anlamına geliyor. Tabii ki bu, birdenbire Karadeniz’e Amerikan Altıncı Filosu’nun ya da bir benzerinin dolması anlamına gelmiyor. Ama yine de antlaşmanın ihlali anlamında önemli bir gelişmedir. Bu yönde gelişecek imkanlar (Karadeniz’in silahlandırılması) ABD’ye, tek askeri tehdit gibi gördüğü Rusya’ya karşı önemli avantajlar sağlayacaktır.

ABD’nin beklentilerinden biri de Türkiye’nin doğusunda İran’a dönük olarak radar üssünün kurulmasıdır. ABD bunu öncelikle İsrail’in güvenliği için istiyor. Herhangi bir sıcak çatışmada İran’ın elindeki en büyük koz, oldukça küçük bir coğrafyada bulunan ve çeşitli füzelerle vurulması mümkün olan İsrail’dir. Gerek İsrail’in Golan Tepeleri’nde konuşlandırmış olduğu, gerekse Azerbaycan’daki Rusya’ya ait radar üsleri, İran’la aradaki yüksek dağlar nedeniyle füzeleri ancak oldukça yükseldikten sonra(7-8 km) algılayabiliyor. Ondan sonra da füzeler yeteri kadar hız kazanmış olduğu için hem rota tespitinde hem de zaman anlamında yetersiz kalıyor. Bu nedenle daha füzeleri ilk kalkış anında algılayabilecek radarların Türkiye’ye kurulması, ABD için İsrail’in güvenliği bağlamında çok önemli. Son zamanlarda Kuzey Irak’ta Türkiye’ye sağlanmış olan desteğin nedenlerinden birinin bu olduğu düşünülebilir.

OLİGARŞİK UZLAŞMA EGEMENLERİN SORUNLARINI ÇÖZEBİLİR AMA GENİŞ HALK YIĞINLARININ SORUNLARINI ÇÖZEMEZ

Yapılan müdahale ile sermaye kesimleri arasındaki siyasal çatışmanın geçici bir uzlaşma ile şimdilik en azından AKP’nin kapatılması sürecinin sonuna ertelendiği, ama ekonomik zemindeki çatışmanın devam ettiği görülüyor. AKP, bugün de yandaşlarına her türlü kaynak aktarmada bir adım bile geri durmuyor. Kendi siyasal örgütlenmesini, kadrolaşmasını kalıcı hale getirmek için elinden geleni hala yapıyor. Ama siyasal düzeyde bu çatışma ertelenmiş durumda. Emperyalizmin temel krizinin derinleşmesiyle beraber ortaya çıkabilecek sorunlar neticesinde çatışmaların daha da derinleşeceği düşünülürse, Türkiye’de çatıda oluşabilecek oligarşik bir daralmanın belki o kesimin sorunlarını çözebileceği, ama geniş halk yığınlarının sorunlarını çözmeyeceği görülür.

Bugün en büyükler arasında geçici bir uzlaşma sağlanmış da olsa, süreç, çatışmanın her iki tarafını da etkileyerek gelişecek ve büyük bir olasılıkla, oligarşi dışında kalan burjuva katmanların büyük bir kısmının tasfiyesiyle sonuçlanacaktır.

Anımsatma yapmak gerekirse, ABD’nin krizi derinleşiyor. İngiltere’deki kriz yoğunlukla yaşanıyor. AB’de kriz belirli bir aşamaya kadar geldi. Bunlar doğru, ama krizler hiçbir zaman tek başına emperyalizmi çöküşe götürmez. Çünkü kriz derinleştikçe değişik yöntemlerle emekçilerin üzerindeki sömürü biraz daha artırılır. Yani, krizle beraber emekçiler üzerindeki baskının daha da artması, sömürünün yoğunlaşması, bunu en iyi başarabilen tekel gruplarının ayakta kalması ve diğerlerinin tasfiye olması bu tür süreçlerin niteliklerindendir. Kısacası bu tür sorunlara/krize tekelci burjuvazinin çözümü, hemen her dönem emekçilerin üzerindeki baskı ve sömürüyü artırmak biçiminde olmuştur.

Aslında, emekçi sınıflar muhatap edilecekleri baskı ve sömürüye tepki göstermedikleri sürece, emperyalist tekeller krizin sonuçlarıyla yeterince yüzleşmez. Bilinir ki emekçi sınıfların mücadelesi olmaksızın derinleşen hiçbir kriz kendi kendine emperyalizmi çökertmez.

Böylesi dönemlerde emperyalizm kendi çöküşünü ertelemek için sürekli baskı ve sömürüyü artırabilir. Mevcut veriler, önümüzdeki süreçte krizin 1929’lardan beri karşılaşılan en kapsamlı, en derin kriz olarak yaşanacağını gösteriyor. Bu, o dönemlerde bile uygulanandan çok daha kapsamlı ve yoğun bir baskının uygulanacağının da habercisidir. Bu süreçte, sınırlı sayıdaki demokratik iktidarlar hariç, bütün dünyada siyasal iktidarların daha da gericileşmesi, faşist yönetimlerin daha da baskıcı hale gelmesi beklenmelidir.

Benzer şekilde Türkiye’de de orta ve küçük burjuva katmanlar dahil geniş emekçi halk yığınları yoğun bir tasfiye ve mülksüzleştirme eşliğinde baskı altına alınacak, uygulamaların tepki alma olasılığı oranında, yasaklardan fiili saldırılara kadar faşizmin dağarcığındaki her yöntem de nenecektir. Kanaltürk’ün devre dışı bırakılması sonrasında, oraya yedeklenmiş olan kesimlerin aynı motiflerle yakın vadede bir hareket geliştirmesi zor görünüyor. Ancak, eğer AKP kapatılmaz ve ABD’nin dayatmasıyla sağlandığı düşünülen uzlaşma bir biçimde bozulursa, o zaman bir yıl önceki sürecin benzeri bir süreç yaşanabilir. Kaldı ki böyle bir tekrar da kolay olmayacaktır. Çünkü yaşanacak ekonomik kriz ve saldırılar nedeniyle hareketliliğin gündeme geleceği bir noktada, geniş halk yığınları laiklik veya Kürt karşıtlığı gibi sınıfsal içerikten yoksun motifler etrafında değil, daha da can alıcı olan ekonomik demokratik haklar ve sınıfsal mücadele ekseninde bir tavır alış içine girme eğiliminde olacaktır. Ama ne yazık ki bugün Türkiye’de bu kesimleri doğru bir zeminde buluşturacak devrimci ortak bir irade oluşturulabilmiş değildir.

Sürecin bir özelliği de daha önce kazanılmış hakların gaspına, sömürüye ve mülkiyet değişimine bir an olsun ara verilmiyor olmasıdır. Türkiye’de her yıl ortalama 1 milyona yakın köylü topraksız kalırken sürecin hızlanarak devam edeceği artık biliniyor. Tarım büyük oranda çökerken, petrol fiyatları ülkedeki enflasyonu tırmandırıyor. Yıl sonuna kadar yüzde 50’lere varabilecek enflasyon karşılığı bir kayıp beklenmelidir.

IMF’ye verilen son niyet mektubunda yer alan, “Kamu emekçilerinin ücretlerini düşürmek, emekçiyi işveren karşısında ‘sosyal güvencesiz’ bırakmak, eğitim ve sağlığı hak olmaktan çıkararak metalaştırmak, köprü, otoyol dahil özelleştirilmeyen ne kaldıysa satışını gerçekleştirmek” olarak özetlenebilecek vaat paketiyle, küresel sermayenin beklentilerinin tümüne dair gerçekleştirme sözü verilmiş oldu. İşte tam da bu noktada sorun, bu uygulamalar karşısında halkın tepkilerinin nerede yoğunlaşacağı, hangi siyasal kesimlerin etrafında odaklaşacağıdır.

Normal şartlarda, Cumhuriyet Mitingleri’ne güç katan halk kesimlerinin son gelişmelerden sonra Tuncay Özkan, vb etrafında tekrar kümelenmesi zordur. Ancak, sınıfsal çatışmaları örgütleyecek gerçek temsilcilerin olmadığı koşullarda, küçük-burjuva radikalizminin ön plana çıkabildiği biliniyor. Bu bağlamda, Türkiye solunda geniş halk yığınlarının siyasal mücadelesini örgütlemeyi önüne koyan, böyle bir mücadelenin gerekliliğini kavrayan bir devrimci alternatif olmadığı sürece, Tuncay Özkan gibi politika yapma özürlü bir kişi sahip olduğu mevcut ilişkiler ağı vasıtasıyla tekrar ön plana çıkabilir. Bu, olanaksız değildir. Halbuki bu süreçten çıkarılan dersler ışığında bugün halk kesimlerine, sorunlarını sermaye odaklarının siyasal önderlerinden birine yedeklenerek

çözemeyeceğini anlatmak çok daha kolaydır. Yaşanan dersler ışığında doğru bir politik önderlik, sadece emekçi kesimlerin değil, bu sürecin mağduru orta ve küçük sermaye sahiplerinin de tepkisini sistem karşıtı bir zemine taşıyabilir. Süreç bu bağlamda, solun/devrimci yapıların önüne ciddi imkanlar çıkarıyor.

AKP, yaşayabileceği tüm yıpranmalara rağmen, sahip olduğu vakıf, tarikat, vb örgütlenmeler aracılığıyla belli bir oranda kitleselliğini koruyabilir. Gelişmeler, tabandaki çözülmeden çok AKP’ye destek vermiş olan sermaye kesimlerinde bir daralmaya sebep olabilir. Oligarşik uzlaşma nedeniyle birçok kesim dışlanacağından, çatışma olasılığı da gündemde olacaktır.

Bu süreçte devrimcilerin önündeki en önemli görev, mücadelenin ne tarikat ilişkilerine ne de küçükburjuva radikallerine yedeklenmeden yürütülmesini sağlamaktır. Bu, yapılacak bir yerel seçimde bir ya da birkaç tane belediye başkanlığını ele geçirmek gibi sembolik bir görevle yer değiştirilemeyecek kadar önemli bir görevdir.

Solun iktidar hedefli bir rotaya girmesi de ancak bu şekilde geniş halk yığınlarının muhalefetinin örgütlenmesiyle mümkün olabilecektir. Bu koşullarda hiçbir yapının mevcut imkanları hafife alma veya gündemi yapay sorunlarla ikame etme lüksü yoktur.

Mevcut potansiyel, doğru bir programla devrimci bir önderlik tarafından yönlendirilebilirse, devri mcilerin şu anki sübjektif konumlarının çok daha ötesinde örgütlü bir güce kısa sürede ulaşması ve siyasal dengeleri altüst edebilecek güç ve olanaklarla buluşması uzak bir olasılık olmaktan çıkacaktır.

Devrimci yapılar, eline geçen bu fırsatı doğru değerlendirebilmek için öncelikle, kendi ihtiyaçlarını tek gündem olarak sola dayatma anlayışını bir an önce terk etmelidir. Bu süreçte, ülkedeki her gelişmede halka gerçekleri açıklama ve fiili duruş için önderlik etme görevi hiçbir nedenle ihmal edilmemeli, birliktelikler seçim ittifaklarıyla sınırlanmamalı, yöntem ve araçlar sınıflar mücadelesinin yakın ve uzak olasılıkları dikkate alınarak geliştirilmelidir.

3 Haziran 2008

DEVRİMCİ HAREKET

Sayı 27 ( Ekim – Aralık 2008 )