Değişim Sevdası “Devrim Dergisi”ni Marksizm’de Sınıf Tahlilini Tahrifata Zorluyor

Bilindiği gibi son 10 yılda solun gündemini en çok meşgul eden olgulardan biri de değişim olmuştur. Bunda reel sosyalist cephede yaşanan çözülmenin rolü var ise de, bir diğer faktör de karşı devrim güçlerinin konumundaki değişimi algılama gayretleridir. Bu iki faktör, değişimi doğru algılayıp, Marksizm zemininde kalarak yola devam etme sonucunu doğurabildiği gibi, yanlış tahlillerle veya öznel nedenlerle Marksizm’den uzaklaşmayı da beraberinde getirdi. Bu da geniş bir yelpaze oluşturacak şekilde farklı renk ve oranlarda geliştiği için meseleye salt tasfiyecilik veya salt tahrifat demek de yeterli olmamakta; her örneğin kendi özgünlüğü içinde ele alınması değerlendirilmeleri daha isabetli kılmaktadır.

Yazımıza konu olan Devrim Dergisi, çıkarken yer verdiği sunu yazısında bile değişim baskılanmasını, bir çeşit belirsizlik/bilinemezcilik eşliğinde ele aldığının ilk ipuçlarını verdi. Birinci sayısından itibaren, tasfiyeciliğin Türkiye’deki sembolü haline gelen ÖDP ile mesafe koymaya ve satır aralarında Devrimci Yol’un argümanlarına yer vermeye özen gösteriyormuş gibi görünen Devrim; aslında sürekli olarak, değişim baskılanmasının sebep olduğu bir fikirsel dağınıklık hali içinde olmuştur. Bir çeşit tartışma süreci olarak da algılanabilecek, fikri kayganlık hali genelleşir ve halkevleri, tek mekan haline gelirken; tartışma sürecine “kepazelik” denecek denli mesafe koyma ve iddialılık gayretleri elden bırakılmamıştır.

Ağustos 2003 sayısında Devrim, orta sayfa konusu olarak, “Yoksullar”ı işlerken; bunu, yeni bir toplumsal kategori, yeni bir devrimci özne olarak sunmuştur. Gerçekte ise bilinir ki emek-sermaye, ezenler-ezilenler, burjuvazi-proletarya, zenginler-yoksullar, toklar-açlar, patronlar-işçiler, asalaklar-emeğiyle geçinenler, mülksüzler-mülk sahipleri gibi yapılan pek çok sınıflamanın/tanımlamanın anlattığı bir öz vardır. Bu öz, bütündür; bir düşünsel sistematiktir. Bu sistematik içinde konu bağlamında genellemelere gitmek, hatta sınıf ve tabakalar arasındaki farkı ihmal etmek içeriği bozmamakta ve 150 yıldır Marksistler, yoksullar denince aynı şeyi anlamaktadır. Tekrar belirtiyoruz; konu bağlamında bir özgünlük için yoksullar, farklı bir niteliği öne çıkarılarak ele alınabilir. Örneğin “sahip olduğu bir varlığı yitirerek yoksullaşan kesimlerin, radikal tutum alma eğilimi yüksektir.” diyerek, yoksulların bir niteliğini/özelliğini konu etmek mümkün ve doğrudur. Ne var ki, Devrim Dergisi’nin çabası, bu sınırları çokça aşan boyutlardadır.

Yazıya Marx’ın “ …bütün büyük kentlerde sanayi proletaryasından kesinlikle ayırt edilen bir yığın oluşturan, toplumun çöplüklerinde yaşayan her çeşitten hırsızların ve canilerin kaynağı, belli bir mesleği olmayan aylaklar, yersizler ve serseriler… ”den oluşan, “ tüm sınıfların inkarı lümpen proletarya tanımıyla başlayan Devrim, ikinci paragrafta “ Marks’ın, ‘kendi devrimci kurtuluşunun araçları haline gelecek olan modern üretim araçlarının yaratıcısı’ olarak selamladığı sanayi proletaryası ile, ‘tüm sınıfların inkarı bir tortu’ olarak nitelendirdiği yoksullar yığını arasında yaptığı ayrımdan bu yana, yoksulluk ve sınıf, sol için kavramsal açıdan gerilimli biçimde yan yana varolmayı sürdürüyorlar.” diyor. Altını çizerek dikkat çekmeye çalıştığımız bölümde görüldüğü gibi Devrim, yoksullarla lümpen proletaryayı aynı anlamda kullanıyor. Üstelik bunu “ tüm sınıfların inkarı bir tortu olarak nitelendirdiği bir yoksullar yığını” diyerek, Marks’a atfediyor. Marks’ın tortu dediği aylaklar, serseriler; bugün de tortudur ve bunlar sistemin ürünü ve de yoksul olsalar dahi; genel anlamda kullanılan ve içine proletarya dahil tüm ezilenleri alan yoksullar tanımı ile hiçbir benzerliği/ilişkisi yoktur. Burada, “ ezildiği halde yoksul olmayan kesimler gibi tartışmalara yanıt bile vermek istemiyoruz. Yoksulluk, marksist literatüre girmiş bir soyutlamadır ve her soyutlama gibi gerçeğin bir yanını ihmal edebilir. Ama bu, onun yanlış yerde kullanılmasına gerekçe oluşturmaz.

Yoksulluk ve sınıf, hiçbir zaman sol için gerilim sebebi oluşturmamış; olsa olsa, proletaryaya oranla ara sınıf ve tabakaların yoğun olduğu yeni sömürge ülkelerde, o özgünlüğün tahlilini gerektirmiştir. Nitekim bugün solun büyük çoğunluğu için, örneğin Türkiye’nin bir metropol ülke ile sınıfsal doku açısından benzemezlikleri hiç de yabancı değildir. Hele ki Devrimci Yol mirasıyla hareket ettiğini söyleyen bir yapı için bu anlaşılır türden bir “acemilik” değildir.

Görünen o ki sözü edilen gerilim Devrim’in kendi (koordinat belirleme) gerilimidir.

Aslında yazıdaki tüm açıklığa rağmen, insan yanlış anlamış olmayı temenni ediyor; ne var ki Devrim, yanlış anlama olasılığını bütünüyle ortadan kaldırıyor. Klasik Marksist gelenekte (Engels’in ‘İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’ kitabı sayılmazsa) yoksulluğun sınıf kavramıyla ilişkisi esaslı biçimde ele alınmış değildir. Üstelik bu gerilim, ‘lümpen proletaryanın’ 20. yüzyıl boyunca faşizmin kitle temeli haline getirilmesinin de katkısıyla, neredeyse bir zıtlık ilişkisine dönüşmüştür. Gelenekse l solun kavramsal çerçevesinde sanayi proletaryası toplumsal ‘devrimci özneye’ denk düşerken, ‘yoksullar’ neredeyse her zaman karşı devrimin ve faşizmin kitle temeli nitelikleriyle ele alınmaktadır. (a.g.y, abç.)

“Klasik Marksist gelenek” ve “geleneksel solun kavramsal çerçevesi”; dikkat edilirse, bu ibareler, yenilik sevdalılarının joker ifadeleridir. Nedir bu “klasik marksist gelenek” denen şey? Bunun dışında kalıp, daha derinlikli tahlil yapan çevreler mi söz konusu? Aslında bu bölümde de yoksullar ile lümpen proletarya karıştırılmamış olsaydı; klasik Marksist gelenekte yoksullardan ne kadar çok bahsedildiğini anlatmaya çalışacaktık. Ne var ki burada bizim anladığımız yoksullar kategorisi dışında bir tanımlama var. Ayrıca, arkadaşların; 20. yüzyıl önderlerinin tahlillerini “klasik Marksist gelenek” içinde sayıp saymadıklarını da merak ediyoruz doğrusu.

Lümpen proletaryanın faşizme kitle tabanı oluşturduğu doğrudur. Ne var ki “yoksullar” için aynı şeyi söylemek zordur. Yoksulluk yer yer faşizm tarafından istismar edilmiş olsa da, bu genel bir olgu değildir.

Geleneksel solun kavramsal çerçevesinde sanayi proletaryasının toplumsal devrimci özneye denk düşmesi; Marksizm’in doğuşuna yataklık eden süreçler ve coğrafya açısından anlaşılır bir durumdur. Ne var ki “Bütün Dünyanın İşçileri Birleşin” olgusunun “Bütün Dünyanın İşçileri ve Ezilen Halkları Birleşin” olarak değişmesi gibi; ülkeye göre ve devrim modeline göre “özne”nin farklılaştığı ve bunun klasik marksist geleneğe ters düşmediği görüldü. Örneğin proletaryanın zayıf, ara sınıf ve tabakaların güçlü olduğu ülkelerde, devrimde sınıfların mevzilenmesinde farklılık, bir çelişki değil, Marksizm’in dogma olmayışının bir ifadesi olarak bilinir. Örneğin Türkiye’de devrimci öznenin halk olması; halkın, içinde bulunulan tarihsel süreçte devrimden yana çıkarı olan tüm sınıf ve tabakalardan oluşması ve demokratik halk devriminin bir çeşit geçiş için irade oluşturması; ama, sürecin kesintisiz bir biçimde sosyalist devrime evrilmesi; proletaryanın tarihsel rolünün yadsınması değildir.

“Devrim”in iddiasının aksine; yoksulluk, bugün doğru bir çözüm önermeyenler dahil, pek çok kesimin en çok dillendirdiği sorunlardan biridir. Kendine Marksist’im deyip, kapitalizmin açlık, yoksulluk, işsizlik ve savaş ürettiğini bilmeyen yoktur. Örneğin Arjantin’de özelleştirmelerin peş peşe yapıldığı dönemde bundan yarar sağlayan çevreler “artık önümüz açık” demiş ve Arjantin Sendikalar Birliği’nin sol kanat liderinden şu yanıtı almıştı: “ Descamidos’ların artık kıçı da açık!” Descamidos, “çulsuzlar, yoksullar” demek. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Devrim’in handikapı, yoksulları işsizlerle, işsizleri de lümpen proletarya ile özdeş tutmasıdır. Yoksa, yoksulluk kadar tanınan/bilinen başka hangi kavram vardır ki? Örneğin 21. Dünya Felsefe Kongresi’nde, Bulgar Jelyu Zhelev, “demokrasiyi tehdit eden en büyük sorunun yoksulluk olduğu ”nu ve bunun “ demokrasiyi ve modern dünyanın gelişmesini tehlikeye attığını söylerken; çözümünü yoksul ülkelerde piyasa ekonomisinin gelişmesinde görüyor. Demek ki yoksulluğun ayırdında olmak yetmez, ona dair çözümleri de doğru yerde aramak gerekiyor.

Marksist perspektif dahilinde, “lümpen proletarya”dan ne anlamak gerektiği, muğlak veya bilinmez değilse de biz yine de Engels’den bir anımsatma yapmak istiyoruz: “ Bizim büyük burjuvalarımız, 1870’de, tastamam orta burjuvaların 1525’de davrandıkları gibi davranıyorlar. Küçük burjuvalara, zanaatçılara ve dükkancılara gelince onlar da hep aynı kalacaklardır. Onlar büyük burjuvazi katına yükselmeyi umar, proletarya içine düşmekten korkarlar. Korku ile umut arasında savaşım sırasında postlarını kurtaracak ve sonra da kazananla birleşeceklerdir; onların özelliği budur.

(……)

Küçük burjuva’lardan daha önce söz ettik. Onlara ancak zaferden sonra güvenilebilir ve o zaman da, ‘meyhanede’, kulakları patlatan zafer çığlıkları atarlar. Gene de onlar arasında, işçilere kendiliklerinden katılan çok iyi öğeler vardır.”

“Lümpen-proletarya, bu karargahını büyük kentlerde kurmuş, bütün sınıflardan gelen en bozulmuş bireyler tortusu, olanaklı tüm bağlaşıklar içinde, en kötü olanıdır. Bu ayaktakımı, tamamen satılık ve küstahtır. Fransız işçileri, devrimler sırasında, evlerin duvarlarına;

‘Hırsızlara ölüm!’ yaftasını yapıştırdıkları ve hatta bunlardan bir çoğunu kurşuna dizdikleri zaman, bu işi, kuşkusuz, mülkiyet aşklarından ötürü değil, ama her şeyden önce, bu güruhtan kurtulmanın gerektiği bilinci ile yaptılar. Bu serserileri savunucu olarak kullanan, ya da bunlara dayanan her işçi önderi, sadece harekete ihanet ettiğini kanıtlar.” (F. Engels, 1 Temmuz 1874, Köylüler Savaşı’na Önsöz’den)

Dikkat edilirse, Devrim Dergisi’nin söz konusu yazısı, bir okur mektubu veya satır arasında geçen bir “gaf”, bir dil sürçmesi değil. Bizim, bu yazıyı ciddiye alıp, üzerinde durmamızın sebebi, söz konusu yapının önümüzdeki süreçte nasıl bir yönelim içinde olacağının da ipuçlarını veriyor olmasıdır.

Devrim Dergisi’nin Ağustos 2003 sayısındaki bu orta sayfa yazısı, siyasi arenada bir kimlik ortaya koyabilecek herhangi bir düşünsel sistematiklerinin olmadığını gösteriyor. Bu şekilsizlik, sadece devamı olduklarını iddia ettikleri siyasal zeminle değil, marksizmle de ilişkilenmede kendini gösteriyor.

Sanayi proletaryasının devrimci özünü kaybettiği vurgusu, gerçekte sosyalizmin gerçekleşebilirliğine olan inanç yitimiyle doğrudan ilintilidir. Üstelik, yoksulluk ile lümpen proletarya arasında, marksizmin hiçbir zaman müsamaha etmeyeceği biçimde bir eşitlik kurmak, son tahlilde yoksulluğun devrimci özünü de boşaltmaktır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer boyut da, işçi sınıfı yerine devrimci özne olarak yoksulları ikame eden bu anlayışın dayanaklarının ‘90 sonrasını tanımlıyor olmasıdır. 1990’lardan sonraki işçi eylemlerinin daha çok yoksullar tarafından gerçekleştirilen eylemler olarak tanımlanması; tam da dünya genelinde solun ve marksizmin değer kaybettiği, devrimcilerin neredeyse “günahkarlık”la suçlandığı bir ortamda ortaya çıkmış bir durumun fotoğraflanması ve genelleştirilmesidir. Bu sürecin egemen eğilimlerinden biri de olgulara sınıfsallıktan uzak bir bakış açısıyla yaklaşmaktır. Devrim’in yaptığı da budur; sanki yoksulluk, tümüyle sol ideolojiden arındırılmış, aktive edilebilecek bir kitle gibi yansıtılıyor.

Emperyalizmin yoğunlaşan sömürüsünün işçi sınıfını, köylülüğü, küçük ve orta burjuvaziyi yoksullaştırdığı doğrudur. Yoksullar heterojen bir bileşimdir ve devrimde sınıfların mevzilenmesinde yeri var ise de bu, işçi sınıfının alternatifi bir kategori değildir. Aynı şekilde, emperyalizmin yeni politikaları yerine, “yeni liberalizm” kavramını kullanmak da emperyalizmin sınıfsal niteliğini gizlemeye yarar. Ve bunun tesadüfi bir tanımlama olmadığını, yazıdaki genel içeriği tamamladığını düşünüyoruz. Yoksullara da bilinç dışarıdan taşınacaktır.

İster işçi, ister yoksul olsun, hiç kimse salt bu nedenle bilinçli bir duruma gelmez. Yani yoksulluk, doğrudan doğruya bilinçlenmeye yol açmaz. Kişi ne denli yoksullaşırsa yoksullaşsın, kendiliğinden devrimci bilince ulaşması beklenmemelidir. Genel anlamda mülksüzlerden işini kaybedenlere, işçilerden bütün emekçilere kadar tüm bu kesimlere kadar bilinç dışarıdan, örgütlü kesimler/devrimciler tarafından ulaştırılacaktır. Geçmişte, bu sorunun doğru kavranmasına yardımcı olacağı düşüncesiyle, “her işçi proleter değildir” denir ve proleter,

“sınıf bilinçli işçi” olarak tanımlanırdı. “Proleterleşmek” için işçi olmak da şart değildir. Köken olarak, burjuva veya küçük burjuva olduğu halde, düşünce sistematiği gereği olarak proleterleşmiş (proleter devrimci) pek çok insanın olduğu bilinir.

Marksizmi üreten de proletaryanın kendisi değildir. Ancak, proletarya, sonuna kadar devrimci bir sınıftır ve bu ideolojiyi ancak onlar sonuna kadar taşıyabilir/gerçekleştirebilir.

Proletarya, kapitalist üretim tarzı devam ettiği sürece var olacak bir sınıftır. Mesela köylülük, giderek tasfiye olabilir, tarım işçisi haline gelebilir. Orta ve küçük burjuvazi giderek yok olabilir; tekeller, alabildiğine egemen hale gelip, bunların bir sınıf olarak varlığını büyük oranda ortadan kaldırabilir. Bu süreç yaşandıkça, bir tarafta burjuvazi, bir tarafta işçi sınıfı olacak; temel sınıflar büyüyecektir. Bu, proletaryanın varlığına olduğu kadar, ağırlığının artmasına da işarettir.

Proletaryanın yanında yoksul kesimlerin, köylülüğün ve genel anlamda emekçi sınıfların olması; devrime, bu kesimlerin sınıfsal taleplerini de gözetecek tarzda demokratik bir içerik kazandırır. Yani, demokratik devrim aşamasından geçilmesini sağlar. Aynı demokratik devrim, kesintisiz olarak sosyalist devrime geçişi bir model olarak sunar. Çünkü proletarya, demokratik halk devriminden sonra, yeni toplumun alabildiğine tepeden tırnağa demokratikleşmesinden sonra bunu sosyalizme kadar götürebilecek olan tek sınıftır. Bu anlamda proletarya ideolojik olarak önderlik etmek durumundadır; bu, giderek fiili önderliğe dönüşecektir. Zaten sosyalist devrimin talepleri ancak işçi sınıfının talepleridir.

Yazıda, demokratik devrimden bahsetmeden “sosyalist devrime kesintisiz geçiş”ten söz ediliyor. Gerçekte ise bugün, toplumun neredeyse oligarşi dışında kalan bütün kesimlerinin demokratik talepleri var. Yani bu, salt yoksulların talebi değil. Bugün için yoksulların, en dinamik kesim olduğunu söylemek mümkün. Maddi yaşam koşullarına sahip olmayan, sürekli bir açlık hali yaşayan kesimler, işçi veya işsiz yoksullar, köylü ve küçük burjuva yoksullar gibi çok geniş bir yelpaze söz konusu. Aynı şekilde, dil özgürlüğü, inanç özgürlüğü de dahil demokratik talepler, en geniş kesimlerin beklentisi durumundadır. Toplumun pek çok kesiminin mevcut rejimle çelişmesini görebilmek ve bunun demokratik devrimin bir bileşeni olduğunun ayırdında olmak, Marksistlere özgü bir niteliktir

. Bu bağlamda, yukarıda saydığımız kesimlerin talebini “kesintisiz sosyalist devrim” gibi öznellik kaynaklı bir kavram karşılamıyor. Marksizmde bunun karşılığı, iktidarın ele geçirilmesinden sosyalist devrime kadar kesintisiz geçişi hedefleyen bir demokratik halk devrimidir. Eğer bugünün hedefi sosyalist devrim olarak konursa, yoksulların önemli bir kısmı

dahil pek çok kesim, bu talebin etrafında bütünleşmeyecektir. Ayrıca, böyle bir hedef, mücadele ve örgütlenme tarzı dahil, pek çok şeyi değiştirecektir. Halbuki süreç doğru okunabilirse, görülebilecektir ki emperyalizm, sürdürdüğü kapsamlı saldırılarla orta sınıfları hatta yerel tekelci

burjuva katmanları yok ediyor. Ve dünya genelinde az sayıda (40-50’yi geçmeyen) tekel grubunun tam egemenliğine yol açıyor. Dolayısıyla emperyalizmin böylesine kapsamlı saldırısına şu veya bu şekilde tepki duyan pek çok kesim, köklü demokratik talepler etrafında verilebilecek bir mücadelede ya etkisizleştirilebilir ya da saflara katılması sağlanır. Ama, bu tarzda toplumun en geniş kesimini emperyalizmin karşısına dikmek yerine, sosyalist devrim gibi çok dar bir programla gidildiği zaman, bir çeşit yalnızlaşma hali tercih edilmiş olacak ve emperyalizmin saldırıları karşısında edilgen duruma düşülecektir.

Hem güçlü bir sanayi proletaryasının olmadığını söylemek hem de sosyalist devrim önermek, bir çelişkidir. İşçi sınıfının bileşiminde birtakım değişimlerin yaşandığı doğrudur; ama bu değişim doğru okunmalıdır. Bugün de kafa emeğiyle kol emeği arasında bir çelişme var; ama 40-50 yıl öncesinde görülen boyutlarda değil. Birincisi, hizmet sektöründe (ki onlar da işçi sayılır) bir yoğunlaşma yaşanıyor. İkincisi, teknolojik gelişmelere bağlı olarak pek çok üretimin küçük atölyelere, hatta evlere kadar taşınmış olması, gibi gelişmeler, Fordist üretimi gereksiz

kılabiliyor. Bu, işçi sınıfının mücadelesinde kimi sorunları beraberinde getiriyor. Yani, onbinlerce işçinin çalıştığı işyerlerini örgütlemek, oralarda mücadeleyi yükseltmek, nispeten kolaydır. On kişinin, yirmi kişinin çalıştığı küçük işletmelere dağılmış olan işçileri örgütlemek ise daha

zordur. Bugün “Devrim” çevresine “sanayi proletaryası yok” dedirten gelişmelerin yani işçi sınıfı içerisinde yaşanan ideolojik kimlik erimesinin

nedenleri arasında, devrimcilerin o kesimlere yönelik politikalarda düştüğü kısırlığın/ üretimsizliğin de payı vardır. Bugün hala, güçlü işçi örgütlenmesi dendiğinde, çok sayıda işçinin çalıştığı yerler akla gelmekte ve işyeri temelinde örgütlenme düşüncesinden hareket edilmektedir. Halbuki az sayıda işçinin çalıştığı yerleri (ki bu alan giderek büyümektedir) örgütlemenin yolu, işyeri temelinde değil, bölge temelinde bir örgütlenmedir. Örneğin Gedikpaşa’da binlerce atölye var ve her birinde 3-5 işçi çalışmaktadır. Burada işyeri temelinde yapılacak çalışmada verim almak zordur; orayı, bölge bazında örgütlemek gerekiyor. Aynı şey, binlerce konfeksiyon atölyesi bulunan Çağlayan vb. yerler için de geçerli. Bu tür bölgeleri örgütlemek artık bölge bazında olmak durumundadır. Bunun için, geçmişte denenmiş ve başarılı sonuçlar vermiş bölge örgütlenmelerinden birikmiş olan deneyimler büyük öneme sahiptir. Tersine, bölgeyi bir örgütlenme birimi olarak kabul etmeyip, sosyalist devrim için işyeri ölçeğinde sendikal örgütlenme baz alındığında, yeni koşullarda yapabilecek fazla bir şey yoktur. Günümüzde geniş çaplı üretim yapan fabrikaların sayısının, hem üretimin paylaştırılması, hem de teknolojik gelişme sebebiyle düşmüş olması, sadece fabrikalar eksenindeki örgütlenmelerin önünü büyük oranda tıkamıştır.

KENDİNİ DEMOKRATİK MÜCADELENİN BİR ALANINA HAPSETMEK TEORİDE VE PRATİKTE DARLAŞMAYA SEBEP OLUR

Sadece demokratik mücadelenin bir aracı içinde örgütlenmiş olan yapılar, o alanda gelişip o alanın talepleri doğrultusunda örgütlenince, ufukları da o alanın ihtiyaçları ile sınırlanmış olur.

Dolayısıyla, “Halkevci”liğin varabileceği en kapsamlı yer, bir demokratik talepler zinciri olabilir. Çünkü halkevleri, sendikalar vb. örgütlenmeler, çok geniş bir kitleye yönelik, demokratik talepler doğrultusunda biçimlenmiş yapılardır. Bugün demokratik kitle örgütlerinin başarısızlığının sebebi iyi sendikacı, iyi dernekçi, iyi halkevci, vb. olamamak değil, siyasal önderlik yoksunluğudur. Yakın bir tarihe kadar bir milyona yakın insanı sokağa dökebilen kamu emekçileri örgütlenmesinin, bugün basın açıklamalarında 10’lu rakamlarla görünmesi bir sonuçtur; bir başarısızlıktır. Ve kaynağında “kötü sendikacı” değil, asıl olarak; güçlü talepleri olan radikal kesimlerin önünü açabilecek, onları varolan egemen sınıfların karşısına dikebilecek bir siyasal perspektife sahip bir siyasal önderliğin olmaması yatmaktadır.

Sayı 11 (Ocak 2004)