Çocuk Emeği Sömürüsü Bir Kapitalizm Gerçeğidir

giant-crowd

Marks’ın deyimiyle insanlık öncesi son toplum biçimi olan kapitalizm, 1929 buhranından sonra tarihinin en derin krizi ile karşı karşıya. Kapitalist üretim biçiminin ana karakteri olan anarşik üretim, bir yandan metaların, insanoğlunun ihtiyacının çok üzerinde üretilmesine sebep olurken diğer yandan da bu metaları üreten işçi ve emekçilere sefalet düzeyinde bir yaşam dayatıyor.

Anarşik/düzensiz üretim, aşırı üretim olarak kendini gösterirken herhangi bir metanın üretim maliyetinin olabilecek en alt düzeye çekilmesi işçi ve emekçilerin en üst düzeyde sömürülmesi anlamına geliyor. Üretilen metaların/nesnelerin potansiyel alıcısı durumundaki geniş halk kitlelerinin yaşadığı ve kapitalizmin sebep olduğu sefalet hali esasında krizin temel sebebini oluşturuyor. 1929 Buhranı’nın da, 1974 Krizi’nin de ve son olarak bugün yaşanmakta olan krizin de temel sebebi; eksik tüketim diğer yanıyla da aşırı üretimdir.

Kriz dönemlerinde kapitalizm kendini alabildiğine teşhir eder. Emekçilerin sisteme karşı olan öfkeleri artar, sistemden beklentileri azalır. Sistem dışı arayış ve alternatifler ön plana çıkar. Kriz dönemlerinde kapitalizm insanlara işsizlikten dolayısıyla açlıktan ve sefaletten başka bir şey veremeyeceğini artık gizleyemez duruma gelir. Bu gibi dönemler esasında devrimciler için örgütlülüğü daha yüksek noktalara çekme, mevcut birikimleri devrim havuzuna daha fazla akıtma bağlamında önemli tarihsel dönemlerdir. Devrimcilerin doğru yönlendiriciliği eşliğinde kitlelerin kapitalizmin alternatifini yaratmak için harekete geçmesi uzak bir ihtimal olmaktan çıkıp gözle görünür bir olgu haline gelir.

Böyle bir durumda belki de on yıllar alan bir süreçte oluşacak birikimler birkaç yıla hatta aya sığar. Zamanın kalp atışları daha da hızlanır. Tabii, sözünü ettiğimiz ve halk açısından kazanımla sonuçlanabilecek bu sürece devrimci bir müdahale şarttır. Yoksa, krizin kendiliğinden bir olumluluk olarak görülmesi ve devrimci süreç yaratacağı düşünülmesi bütünüyle boş bir beklentidir. Böyle bir beklenti hiçbir tarihsel kesitte yaşanmamıştır.

Kapitalist kriz dönemlerinde devrimcilerin ve onların önderliğindeki emekçilerin müdahalesi yetersiz kaldığı oranda sömürünün de, baskının da dozu artar. Toplumsal çürümenin boyutları -çaresizliğin de etkisiyle- tahmin edilemeyecek noktalara ulaşır. Her kriz döneminde sermaye daha merkezileşir; tekelleşme daha da artar. Bu olgu beraberinde birçok olguya etki eder. Örneğin emekçilerin sahip olduğu haklar teker teker tırpanlanır. Ülkemiz özgülünde örnek vermek gerekirse; SSGSS, İstihdam Yasası son dönemde en öne çıkan örneklerdir.

Tüm yasal düzenlemeler/pratikler kriz esnasında yükü burjuvazinin sırtından emekçilerin sırtına kaydıracak biçimde yapılır. Ülkedeki tüm birikim ve değerler emperyalizme haraç mezat satılır. 2B ve Vakıflar Yasası adlı yasalar da sözünü ettiğimiz durumun en öne çıkan örnekleridir.

Ayrıca, her kriz dönemi emekçilerin sisteme yönelen öfkelerinin bastırıldığı ve faşizmin dağarcığındaki tüm araçların kullanıldığı dönemlerdir. 1929 Buhranı’ndan sonra özellikle Avrupa’da faşizmin egemen olması ve 1974 Krizi’nden sonra birçok ülkede cuntaların ve açık faşizmin yaşanması bir tesadüf değildir.

Kriz dönemlerinin öne çıkan özelliklerinden biri de üretim maliyetlerinin olabilecek en asgari düzeye çekilmesidir. Burjuvazi, kendi sömürü ve baskı aygıtı olan devlet eliyle bunu çok çeşitli yöntem ve araçlarla uygular. Örneğin kapitalistin ödemek durumunda olduğu işçi sigorta primleri çeşitli yollarla emekçilerin oluşturmuş olduğu fonlardan ödenir. Böylelikle kapitalistin yükü biraz daha hafiflemiş, emekçininki ise biraz daha ağırlaşmış olur. Vergilendirme sisteminde yapılan değişikliklerle işverenin ödeyeceği vergiyi düşürmek yine bir başka yöntemdir.

Saydığımız bu yöntemler içerisinde maliyeti düşürme/karı yükseltme açısından en çok başvurulan ise işçi ücretlerini en asgari düzeyde tutmaktır. İşçi ücreti üretim maliyetlerinde önemli bir yer tutar. Bu yüzden kriz dönemlerinde hedef tahtasının tam ortasında daima işçi ve işçi ücretleri vardır. Kapitalist, işçi çıkararak normalde on işçiye yaptırdığı işi örneğin altı işçiye yaptırır. İşçinin sigorta pirimini ödemekle yükümlü olduğu halde ödemez. İşçinin yol-yemek-fazla mesai gibi ücretlerinden kesinti yapar.

Kapitalizm açısından maliyeti düşürmenin bir başka yöntemi vardır ki, o da; varolduğu günden bugüne en acımasız biçimde sömürdüğü çocuk emeğini yoğun biçimde kullanmaktır. Yetişkin bir işçinin aldığı ücretin neredeyse dörtte birini alır çocuk işçi. Fakat yetişkin bir işçinin yaptığı işi, hatta zaman zaman daha fazlasını yapar. Bunun yanında işyerinde uygulanan baskı ve haksızlıkların en koyusuna maruz kalır. Çocuk işçiler ayak işlerinden ağır işlere kadar her işe koşulur. İşyerlerinin temizlenmesi, herhangi bir şey gerektiğinde kilometrelerce öteye yürüyerek gitme vb. işler çocuk işçilerin sırtındaki işlerden bazılarıdır. Yaşlarının küçüklüğü onları dayak ve fiziki şiddet gibi durumlarda da bütünüyle savunmasız bırakır.

ÇOCUK EMEĞİ SÖMÜRÜSÜNÜN YENİ SÖMÜRGE ÜLKELERDE DAHA SIK GÖRÜLMESİ BİR TESADÜF DEĞİLDİR.

Çocuk emeğinin sömürülmesi kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde de görülen bir olguydu. Fakat, kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte bu olgu sistematik bir hal aldı. Karl Marx, bir makalesinde 1860’ların İngiltere’sinde yayımlanan bir rapordan yaptığı anlıntıyı şöyle aktarıyordu:

“9-10 yaşındaki çocuklar sabahın ikisinde, üçünde ya da dördünde çul yataklarından zorla kaldırılmakta, bir dilim ekmek için gece saat ona, onbire, onikiye kadar çalıştırılmaktadır. Elleri ayakları yorgunluktan bitkin, vücutları kavruk, yüzleri kireç gibi, insanlıkları taş gibi bir uyuşukluğa dönüşmüş; düşünmek bile insana dehşet veriyor.”

Kapitalizmin ortaya çıktığı ve yeni yeni gelişmeye başladığı dönemlerde acımasız bir sömürü hüküm sürüyordu. Bugün de özünde aynı durum yaşanmasına rağmen o günlerde işçi sınıfı 8 saatlik işgünü vb. haklarını henüz elde etmemişti. O şartlarda insanlar günde 16-18 saate varan sürelerle çalıştırılıyordu. Bu sömürüden çocuklar da nasibini alıyordu. Marx’ın betimlediği durumun üzerinden yaklaşık yüzelli yıl geçmesine rağmen çocuk emeği sömürüsü özünde değişmemiş sadece biçimsel birtakım değişiklikler yaşanmıştır. Örneğin, bugün 16-18 saatlik çalışma saatleri yaygın olmasa da halen birçok ülkede yüzbinlerce hatta milyonlarca çocuk zorla çalıştırılmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması hepimizin bildiği gibi “Yeni Dünya Düzeni”, “Küreselleşme” diye ifade edilen yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Sovyetler’in varlığı sürecinde halklara karşı saldırılarını belirli bir düzeyde tutma zorunluluğu hisseden emperyalizm, SSCB’nin dağılmasından sonra çok daha geniş bir hareket alanı yakaladı. “Demokrasi”nin, “refah”ın küreselleşmesi yalanları eşliğinde uygulanan küreselleşme, esasında dünyadaki mevcut pazar alanlarını bir bütün halinde sömürü çemberinin içine almak ve oralardaki halkları iliğine kadar sömürmek demekti.

Küreselleşme sürecinde emperyalist ekonomi politikalarında en öne çıkan uygulamalardan biri de üretimi işgücünün ve üretim maliyetlerinin en düşük olduğu coğrafyalara kaydırmak oldu. Örneğin bir Alman otomobil tekeli olan Opel, üretiminin önemli bir bölümünü Almanya dışındaki coğrafyalara taşıdı. Çünkü Almanya’da ortalama 1500 euro’ya çalışan bir işçi kapitalist için yüksek bir maliyet demekti. Türkiye, Brezilya, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde bir işçinin ücreti ise hepimizin bildiği gibi maksimum 300-400 eurodur. Diğer bir ifadeyle Opel, Almanya’da bir işçinin aylığı için ödediği miktar ile Türkiye’de yaklaşık dört işçi çalıştırmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu durum sadece otomotiv sektörü için geçerli bir olgu değildir. Diğer birçok sektörde de maliyeti düşürme amaçlı üretimi yeni-sömürge ülkelere kaydırma biçiminde bir yönteme başvurulmuştur. İşte bu durum, yeni-sömürge ülkelerde, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde (daha çok atölye tipi üretim birimlerinde) çocuk emeğinin yoğun sömürüsünü beraberinde getirdi. Çünkü çocuk işçilerin ücreti işçi ücretleri içerisinde en düşük olanıdır. Yeni sömürge ülkelerde bu süreçte çocuk işçi çalıştırma oranı artarken metropol kapitalist ülkelerde bu oran düştü. Örneğin bugün Nike’ın Endonezya’daki fabrikasındaki çocuklar günde ortalama 1 dolara çalıştırılmakta. Türkiye’de de bundan çok farklı olmayan bir durum yaşanmakta.

BETAM (Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi) tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de 6-14 yaşları arasında 320 bin çocuk işçi var. 320 bin çocuğun 125 bini okula devam etmemiş. 30 bini ise hiç okula gitmemiş. 6-14 yaş arasında çalışan erkek çocukların %33.5’i, kız çocuklarının ise %48.5’i okula devam etmiyor.

Aynı araştırmanın verilerine göre;

  • 207 bin erkek çocuk, 113 bin kız çocuk çalışıyor.

  • Çalışan 70 bin erkek, 55 bin kız çocuk okula gitmiyor.

  • Kızların %31.2’sini aileler okutmuyor.

  • Çocukların 109 binine maaş veya yevmiye veriliyor.

  • Kızların %72’si tarlada çalışıyor.

  • 56 bin çocuk inşaatta çalışıyor.

Sözü edilen rakamlar bile başlı başına dehşet verici. Fakat daha da kötü olanı, gerçek rakamların araştırmada geçen rakamlardan daha yüksek olması. Hepimizin bildiği gibi çocuk işçilerin birçoğu tezgahtarlık, işportacılık, ayakkabı boyacılığı, çöp-kağıt toplayıcılığı vb. işlerde çalıştırılmakta. Bu yüzden bu gibi işlerde denetleme şansı az olduğundan gerçek rakamların verili rakamların çok üstünde olduğu neredeyse kesin.

KAYNAĞI SİSTEM OLAN SORUNLAR SİSTEMİN YASALARIYLA ÇÖZÜLMEZ

Çocuk emeği sömürüsünün en temel sebebi olan maksimum kar sağlama amacı, aynı zamanda kapitalizmin en öne çıkan varoluş sebeplerinden biridir. Bu bağlamda çocuk emeği sömürüsünü ortadan kaldırmak veya kaldırmaya çalışmak kapitalist üretimin doğasına aykırı bir olgudur. Bu noktada kapitalizmin çocuk emeği sömürüsünü ortadan kaldırmadığını, fakat kaldırıyor gibi görünmek noktasında atraksiyonlarda bulunduğunu söyleyebiliriz. İşte sözünü ettiğimiz bu duruma en iyi örnek sistemin çocuk işçiliğinin önlenmesi noktasında çıkarttığı yasalar ve imzalanan kimi uluslar arası anlaşmalardır. Bugün Türkiye’de “Çıraklık Eğitimi” ile ilgili kurumlar ve “Çıraklık Yasası” gibi yasalar varsa bu zaten bir olgu olarak çıraklığın (yani çocuk işçiliğinin) devlet tarafından kabul edildiğini, hatta sistemin bir parçası olarak formüle edildiğini gösterir. Herhangi bir yasa ile çocuk emeğinin sömürülmesinin engellenmesi noktasında bazı adımlar atılsa da bunlar hayatta karşılığı olmayan adımlardır. Aynı şekilde Türkiye’nin ILO gibi uluslar arası kuruluşlarla uzun zamana yayılan bir ilişkisi vardır ve birçok anlaşma imzalanmış durumdadır. Fakat, yapılan bu anlaşmalar her ne kadar çocukların çalıştırılmasının engellenmesine ilişkin maddeler içerse de işlev bakımından çok bir şey ifade etmemektedir. Bunun sebebi ise özellikle Türkiye gibi ülkelerde küçük ve orta ölçekli işletmelerin yaygınlığı, denetime tabi işletmelerin azlığı, denetimlerin sağlıklı yapılmaması ve

bu durumu engellemede işlev görebilecek sendikal yapıların yeterli örgütlülüğe ulaşamamalıdır. Buradan “Çocuk emeğinin sömürüsünün önlenmesi için sistem içinde yapılan girişimler nafiledir!” gibi bir sonuç çıkarmıyoruz. Fakat bilinmelidir ki, doğada yakalanıp kafese konulan bir kuşun kafesini istediğiniz kadar genişletin, ona özgürlüğünü vermiş olmuyorsunuz. Bu bağlamda özgürlüğün gerçek biçimi nasıl ki kafesi yok etmeyi gerektiriyorsa çocuk emeği sömürüsünü yok etmek de kapitalizm denen kafesi kırmaktan geçiyor.

Sayı 28 (Mayıs – Temmuz 2009)