Çevresel Faktörler Ve Tekelleşme

ÇEVRESEL FAKTÖRLER TEKELLEŞMEYE HİZMET ETTİĞİ ORANDA EMPERYALİSTLERİN GÜNDEMİNE GİRMİŞTİR

Çevre denince, yeryüzünde yaşayan bütün canlı varlıklar ile onların yaşadığı ortam akla gelir. Doğada uzun süreli iniş-çıkışlar sonucunda bir denge oluşmuştur. Canlı ve cansız bütün varlıklar arasında bir denge hali mevcuttur. Bu denge ancak çok uzun süreçlerin sonunda içsel veya dışsal etkenlerle (meteorlar, vb) değişebilir.  Değişik tarihsel dönemlerde yaşanan buzul çağları bunlara örnek gösterilebilir. Genellikle periyodik olan bu örneğin dışında, insanın yeryüzünde görünmeye başladığı 3 milyon yıl öncesinden günümüze kadar doğada iniş çıkışlar çeşitli biçimlerde devam etmiş ama konumuzun ekseninde yer alan iklim, vb. konularda nitelik değişimi sayılabilecek oranda önemli farklılıklar gözlenmemiştir. Ama çok önemli değişimlerin olmaması, insanların günlük yaşam grafiğini altüst eden doğal afet vb. gelişmelerin olmadığı anlamına gelmiyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamı felç eden kasırgalar, seller, vb. olabiliyor. Bu tür gelişmelerle küresel ısınma, iklim değişimi, vb. olgular karıştırılmamalıdır.

17-18. yüzyıla, yani kapitalizmin ortaya çıkışına kadar insanlar doğada, doğanın bir parçası olarak ihtiyacı kadar tüketerek, yaşamına yetecek kadar enerji kullanarak hayatta kalabilmeyi başarmış; doğaya diğer canlıların müdahalesinden çok daha fazla müdahalesi olmamıştır. Belki ateşin bulunmasıyla birlikte CO2 emisyonu artmış ancak atmosferde köklü bir değişiklik yaratabilecek bir noktaya gelmemiştir. Çünkü o dönemde insanlar ateşi sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılamanın bir aracı olarak kullanmıştır ve salınan karbondioksit oranı doğal yollardan -çürüme gibi- salınan karbondioksitin yanında çok az bir miktarı oluşturmuştur.

Doğada genellikle bir kuraldan bahsedilir; bu, mikro düzeyde başlayıp makro düzeye kadar, evren boyu devam eden bir genel kuraldır: minimum enerji düzeyi ve maksimum düzensizlik . İnsanların enerji harcaması da yakın zamana kadar hemen hemen aynı düzeyde kalmış; ama kapitalizmin ortaya çıkışı ile birlikte tüketim, zorunlu ihtiyaçları karşılamanın ötesinde bir meta, ticari bir faaliyet haline gelmiştir. Artık insanlar kendi yaşamlarını sürdürebilmek için zorunlu olan şeyleri tüketmek yerine, kendilerine sunulan, tüketilmesi için önerilen şeylerden gücü oranında satın alarak tüketme eğilimine girmiş; dolayısıyla kapitalizmle birlikte insanın, tüketim hızı artmıştır.

Milyonlarca yıldır insan doğaya büyük boyutta zarar vermezken, yani diğer canlılar kadar doğanın bir parçasıyken, kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte tüketim; aşırı karın, aşırı merkezileşmenin bir aracı haline gelmiş, insanlar kendi ihtiyacı kadar tüketmek yerine, onun  ötesinde aşırı bir tüketime yöneltilmiştir.

Bu, kapitalizmin yasasıdır; piyasaya bol miktarda ürün sürülür, insanlar da imkânlarına göre satın alırlar. Ve ihtiyaçlar giderek şekillenir, çeşitlenir ve artar. O aşamaya dek doğada çok önemli bir değişim gözlenmezken, o aşamadan sonra doğadaki bazı kaynaklar tükenmeye başlar. Bu nedenle, bazı ürünler, doğadaki kolay elde edilebilen bazı kaynaklar insanların saldırmasıyla çok çabuk tükenmiştir. Örneğin insanlar doğada ilk olarak en sevdikleri ürün olan altını bitirmiştir. İnsanlar altını önceleri sadece takı, süs eşyası olarak kullanırken bir süre sonra alışverişte değişim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. O dönemde altının değişim aracı olabilmesinin nedeni, kalıcı özellikleri ve bol miktarda bulunabilmesiydi. Kayaların aşınmasından ortaya çıkan altın, dere yataklarında kumlar arasında yaygınlıkla bulunmaktaydı. Ve insanlar bu altın yataklarına saldırmış, bu şekilde kolay elde edilebilecek altınları bitirmişti. Hatta Avrupalılar Amerika’ya taşındıkları zaman, oralarda altına hücum dönemi başlamış; Kızılderililerin altını değişim aracı olarak görmeyip sadece bir takı olarak kullanmaları nedeniyle, tükenmemiş olan altın yatakları saldırıya uğramıştır. Sonuçta oradaki sekonder yatak dediğimiz, kolay elde edilen altınlar bitmiştir. Bugün artık 1 gr. altın elde etmek için tonlarca kayayı öğütüp ayrıştırmak gerekiyor. Dolayısıyla Artık altın elde etmek hem zor hem de doğaya, çevreye, insana zarar veren bir işlemdir.

İnsanların hızla tüketime başlamalarıyla birlikte önce kömür ve giderek petrol tüketimi artmıştır. Buna bağlı olarak doğada CO2 emisyonu artsa da doğada küresel düzeyde değişimler çok yavaş gerçekleştiği için bu boyutta bir değişim gözlenmemiştir. Örneğin bundan 40-50 yıl öncesinde, CO2’nin atmosferde artamayacağı bunun ormanlar tarafından yok edileceği veya benzer şekilde atmosferde artan CO2’nin okyanuslarda çözüleceği, dolayısıyla atmosferdeki CO2 miktarının belirli bir dengede kalacağı iddia ediliyordu.  Gerçekten de dünyadaki bitki yoğunluğu, özellikle de okyanuslardaki sular, CO2’yi emerek kapitalizmin atmosferdeki CO2 etkisini geciktirmiş ve sanki ne kadar enerji harcanırsa harcansın bunun çevresel bir zarar vermeyeceği düşüncesi oluşmuştur. Hatta tek enerji kaynağı olan ısı enerjisinden sonra elektrik enerjisinin, jeneratörün keşfedilmesi, yıllar önce yapılmış olan akarsulardan, rüzgârdan, denizdeki dalgalardan, vb. elektrik elde etme deneylerinin yaşamda somutlanması, yenilenebilir kaynaklardan enerji elde edilmesi olanaklarını genişletmiştir. Ne var ki bu durum, kapitalizmin gelişimine özgü başka bir olguyla, tekelleşmeyle beraber yaşanmıştır.

Üretimin, kapitalizmin temel olgularından biri olması kapitalistleri öncelikle enerji kaynakları üzerinde hâkim olmaya yöneltmiş, bu nedenle de ilk tekelleşme kömür ve petrol sektöründe ortaya çıkmıştır. Ekonomi üzerinde hakim oldukları oranda başka enerji kaynaklarının bir biçimde gelişimini engelleyen ve kömüre yönelmeyi sağlayan tekeller, daha sonra da önceleri ilaç olarak kullanılan petrolün yakıt olarak da kullanılabileceğinin ortaya çıkmasıyla beraber,  özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, bu enerji kaynağına ilgiyi arttırmış, kapitalizmin gelişim düzeyine de bağlı olarak hızla petrol tekelleri ortaya çıkmıştır. Bir taraftan kömür ve petrol kaynaklarının olduğu alanlar paylaşılırken diğer taraftan önce buhar makinesinin sonra da içten patlamalı motorun bulunmasıyla birlikte, kapitalizmin ağırlıklı üretimini otomotiv, ulaşım ve bunlarla doğrudan ilintili olan demir-çelik oluşturmuştur.

Sonuçta 20. yüzyılın başına gelindiği zaman dünyada petrol, kömür, otomotiv, demir çelik tekelleri pazara hâkim olmuş ve bunlar, doğada var olan diğer alternatif enerji kaynaklarının ön plana çıkmasını bir biçimde engellemiştir.

O süreçte kapitalizmin yaratabileceği ikincil sonuçlar pek ön görülemediği için, örneğin 20. yüzyılın başlarında o tüketim hızıyla ilk bitecek doğal kaynağın fosfor olduğu düşünülüyordu. Doğadaki fosfor kaynaklarının belli alanlarda yayılmış olması, çok yaygın olmaması ve çok fazla kullanılması nedeniyle dünyada bu hızla en fazla 100 yıl sonra fosforun biteceği varsayılıyordu. Henüz CO2 emisyonunun farkına varılmamış, en azından sayısal anlamda belirgin bir artış gözlenmemişti. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalizmin dünya genelinde hızla yaygınlaşması ve gelişmiş kapitalist ülkelerdeki enerji tüketiminin olağanüstü düzeylere çıkmış olması nedeniyle atmosferdeki CO2 konsantrasyonu artmaya başladı. Bugün verili sıcaklıkta okyanuslardaki suyun CO2’yi tutma kapasitesinin sonuna gelindiği düşüncesi buna bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Doyma noktasına geldiğinde okyanusların atmosferden aldığı CO2 miktarı ile atmosfere verdiği CO2 dengeye girer. Bu denge kurulduğu anda okyanusların CO2’yi tutma kapasitesi ortadan kalkar. Ancak bugün hala okyanusların CO2’i tutma kapasitesinin sonuna gelindiğine dair kesin veriler yok. Benzer şekilde, dünyada belirgin bir ısı artışından da söz edemeyiz.

Eğer ölçütümüz yaz aylarının sıcak ve kurak geçmesi biçiminde olmayacak ve bilimsel verilere dayanacaksak, bugün küresel ısınmanın varlığından söz etmek için henüz erken olduğunu düşünüyoruz. Tabii bu ne küresel ısınma tehdidini ne de bugünden önlem alınması gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Önemli olan olguyu doğru kavramaktır. Aksi takdirde tekellerin son dönemlerde ortaya çıkan çevre seviciliğinin nedenlerini veya Kyoto Protokolü’nün arka planını göremeyiz.

Kyoto Protokolü’nde amaç, “atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamak ” olarak belirtilmiştir. Anlaşma Aralık 1997’de Japonya ‘nın Kyoto şehrinde görüşülmüş, 16 Mart 1998’de imzaya açılmış ve 15 Mart 1999’da son halini almıştır. Rusya ‘nın 18 Kasım 2004’te katılmasıyla 90 gün sonra 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Aralık 2006 tarihinde toplam 169 ülke ve devlete bağlı örgütler anlaşmaya imza atmışlardır.

İlk bakışta olumlu çağrışımlar yapsa da protokol ve gelişim süreci egemen yönlendirmenin etkisi dışına çıkılarak incelendiğinde çok farklı sonuçlarla karşılaşılabiliyor. Bu noktada “Çevres el sorunların bugün bu kadar yaygın şekilde ortaya çıkmış olmasının, güncelleşmesinin nedeni nedir? ” sorusuna cevap aramak, gelişmelerin arka planını görmeye yardımcı olacaktır.

ÇEVRESEL FAKTÖRLER TEKELLEŞMEYE HİZMET ETTİĞİ ORANDA EMPERYALİSTLERİN GÜNDEMİNE GİRMİŞTİR

Dünyadaki toplam karbondioksit emisyonunun dörtte birinin müsebbibi olan Amerika’nın imza atmadığı Kyoto Protokolü’nün görünür amaç ve yaptırımlarının yanında özellikle tekelleşmeye hizmet eden boyutu üzerinde durmak, amacın dünyayı kurtarmak değil, emperyalist tekellerin tekel konumlarını güçlendirmek olduğunu ortaya koyacaktır.

Yaklaşık 300 milyon nüfusuyla Amerika, dünyadaki enerjinin tamamının %25’ini tüketiyor. Benzer şekilde Avrupa dahil gelişmiş kapitalist ülkelerde enerji tüketimi Amerika düzeyinde olmasa bile oldukça ileri düzeydedir. Amerika’nın kabul etmediği KYOTO protokolü, bu tüketim oranları içinde Amerika’ya 2008’den itibaren 5 yıl içerisinde CO2 emisyonunu %5 düşürmesini öneriyor. Aynı protokol, kişi başına enerji tüketimi itibariyle Amerika’nın yirmide biri kadar enerji kullanan Çin’in bugün tehdit oluşturmasa da CO2 emisyonunu 10 yıl içerisinde 3 kattan fazla arttırmamasını istiyor. Bu, Amerika’nın çok çok gerisinde kalan ve Çin için bir anlamda temel ihtiyaçları karşılamadaki modernleşmenin, hayat standardının sınırlanması anlamına gelen bir uygulamadır. Zaten enerji kullanımını yeterince arttırmış olan ABD için önerilen %5’lik azaltma kimi alanlarda alternatif enerji kaynaklarına yönelerek kolaylıkla sağlanabilir. Kaldı ki ABD bunu bile kabul etmemiş durumdadır.

Kısacası, KYOTO protokolü, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin önünün kesilmesinin, emperyalist ülkelerin yaşama standartlarının ve tekellerin geleceğinin garanti altına alınmasının araçlarından bir tanesidir. Diğer bir ifadeyle protokol, emperyalist tekellerin kendilerine alternatif bir gücün oluşumunu önleme atraksiyonlarından biridir. Dolayısıyla, kar hırsının olmadığı, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre düzenlendiği bir sistem olmadan yani kapitalizm koşullarında çevre sorunlarına çözüm beklenmemelidir.

Kapitalizm için her koşulda kar önceliklidir. Çevresel faktörler, sağlık sorunları ikincil hatta üçüncül önemdedir. Bu Çin’de de Amerika’da da böyledir. Bir çevresel faktörü ancak politik olarak işlerine yarıyorsa, gündeme getirirler. İngiltere’de 35 kişinin ölümüne yol açan nükleer kaza ve yangın, kamuoyuna duyurulmaz, içme sularına karıştığı haberi hiç verilmez, ama Çernobil bir sistemi yıkmaya katkısı oranında öne çıkarılır. Bu bağlamda kapitalizmden hiçbir zaman evrensel bir dünya çıkarı, insanlık çıkarı beklenmemelidir.

Avrupa’da kapitalizmin gelişimi sırasında doğa tahrip edilmiş, ormanlar yakılmış, çevre zehirlenmiş, asit yağmurları Balkanlar’daki ve Marmara’daki ormanları büyük oranda yok etmiştir. Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde aşırı kömür tüketimi, kuzey batıdan esen rüzgarların etkisiyle meşhur Uludağ ormanları dahil pek çok ormanı yok ederken, bu çevre felaketi kapitalizm için bir sorun olarak görülmemiştir. Çünkü orada çevreyi kirleten de bundan kar sağlayan da egemen sınıflardı. Bu nedenle 1965-70’lere kadar dünyada çevrecilik oluşmadı. Avrupa’daki ormanlara bakıldığı zaman ağaçların sıra halinde dizili olduğu görülür. Adeta yanlış dikilmiş tek bir ağaç yoktur. Çünkü Avrupa’daki ormanların büyük bir kısmı sunidir. Gerçekte bunlara orman da denemez; yakılan ormanların yeri ağaçlandırılmıştır. İşte kapitalizm budur. Avrupa’da da, Amerika’da da böyledir; altın bulma gerekçesiyle Alaska ve Colorado vadisini yok eder; sonra da gün gelir çıkarı gereği çevre sevici görünür.

CO2 EMİSYONU KAPİTALİZMİN DOĞAYA VERMİŞ OLDUĞU ZARARLARDAN SADECE BİRİDİR

Küresel ısınma, egemen çevrelerin yönlendirmelerine bırakılmadan araştırılması gereken bir sorundur. Ciddiyeti de yakın veya uzak bir tehdit oluşturup oluşturmadığı da bilimsel ölçülerle ele alınmalı ve sonuçlar insanlıkla paylaşılmalıdır. Bugün sorunun hem bilimsel boyutu hem de istismar edilmiş biçimi iç içe geçerek insanlara yansıdığı için adeta sapla saman birbirine karışmış durumdadır.

Gelinen aşamada, kapitalizmin olumsuz etkileri yani, doğadaki kaynakların kar hırsıyla aşırı şekilde kullanılmasının ve kontrolsüzlüğün sonuçları en kötü bir biçimde CO2 emisyonu ile görülüyor. Ama CO2 emisyonu, kapitalizmin doğaya vermiş olduğu zararlardan sadece biridir. Bunun dışında çevresel pek çok faktör var. Örneğin kanser gibi birçok hastalığın bu kadar yaygınlaşmış olmasının en büyük nedeni çevresel sorunlardır. Su kirlenmesi, atıkların doğaya kontrolsüz bir şekilde atılmış olması, okyanus diplerinin bile atıklarla dolu olması, bu çevresel faktörlerin başlangıcıdır. Ama, ilk belirtileri veren CO2 oldu.

Bir süredir gözlenen onda bir düzeyindeki sıcaklık artışını küresel ısınma olarak tanımlamak için henüz erken ama, gerçekten de örneğin 1 dereceyi bulacak şekilde bir ısınma ortaya çıktığında bu kez olayı tetikleyecek başka gelişmeler yaşanacaktır. Kömürün, petrolün yakılmasıyla ortaya çıkan CO2’den çok daha fazlasını, yıllarca absorbe etmiş olan okyanuslar, ısınma sebebiyle bu karbondioksiti atmosfere verecektir. Çünkü su ısındıkça CO2’nin çözünme kapasitesi azalır. Örneğin, gazoz soğukken daha fazla CO2 içerir ama ısındığı zaman CO2 uçar . Buna göre ısınma durumunda okyanuslar tüm yakıtlardan ortaya çıkan CO2’nin çok daha fazlasını atmosfere vermeye başlayacaktır. Tabii burada kastettiğimiz ısınma, yazın gözlenen rutin ısınma değildir. Küresel anlamda okyanuslardaki ortalama suyun sıcaklığının yarım derece civarında bile artmış olması çok önemli bir emisyona yol açar, çünkü artık okyanuslar doymuş halde olacaktır.

İşte atmosferde tehlikeli sınıra geldiği söylenen söz konusu değişimin nedeni insanın ihtiyaçlarının karşılanması veya nüfustaki artış değildir. İnsanlar isterse doğayı bitki cenneti haline getirebilir. Bütün ihtiyaçlarını bitkilerden karşılayabilir ve atmosfere salınan CO2’i oksijene dönüştürebilir. Ama tarım üretimi konusunda küçük ölçekli işletmelerde tekel sağlamak güçtür. Aynı şekilde hidroelektriğin yaygınlaştırılması konusunda, rüzgar enerjisinin kullanımında da tekel sağlanamaz. Yeri geldiğinde bir dereden bile enerji sağlanabilecek şekilde santral kurulabilir. Basit bir pervaneye jeneratör bağlayıp elektrik enerjisi üretilebilir. Benzer şekilde, fotoelektrik (ışıkla elektrik elde etme olayı) 100 yıldır biliniyor. Bu konuda gelişmiş olağanüstü teknolojiler var. Güneş ışığından elektrik enerjisi elde etme teknolojisi hızla artarak yaygınlaşıyor. Ama, nedense bunun yaygın bir şekilde kullanılması hiçbir şekilde teşvik edilmiyor. Hatta bazı ileri teknolojilerin kullanımının yaygınlaşmasının önü özel gayretlerle kesilebiliyor. Örneğin BP’nin, Shell’in enerji paneli departmanı var. Fotoelektriğin ileri teknolojiyle, yüksek verimle ve ucuz yöntemlerle elde edilmesini önlemek üzere teknoloji satın alınıyor ve kullanılmaz halde atıl biçimde bekletiliyor.

Görüldüğü gibi çevre sorunlarının sorumlusu insan değildir. Bu nedenle, insanların zorunlu tüketimlerinde kısıntıya giderek sorunu önleme şansları yoktur.  Doğaya, çevredeki ormanlara, tarım alanlarına verilmiş olan zararlar ortadan kaldırılabilirse, dünya 10 milyardan fazla insanı besleyebilecek kapasite ve olanaklara sahiptir. Dolayısıyla, sorun nüfus artışı da değildir. Suçlu olan, doğayı aşırı tüketim ve kar hırsıyla kirleten kapitalizmdir. Ve kapitalizm var olduğu sürece ne KYOTO protokolü ne benzer sözleşmeler çözüm olmayacaktır.

KARBON EMİSYONU NEDİR; KARBON EMİSYONU ARTINCA NE OLUR; ISINMA NEDEN OLUŞUR?

Bildiğimiz yakıtların tümü, yandığı zaman atmosfere CO2 gazı verir.  Akaryakıtlarda CO2 ile birlikte açığa su buharı da çıkar. Doğalgazda CO2 oranı çok az, su buharı oranı ise fazladır. Enerji kaynakları açısından bakıldığında çevreye en çok zarar veren, yani CO2 emisyonu en yüksek olan yakıt kömürdür. Petrol, kömüre göre daha iyidir; doğalgaz ise, CO2 emisyonu en az olan enerji kaynağıdır.

CO2, sera etkisi yapan 6 gazdan (metan, nitrous oksit, sülfür heksaflorid, HFC’ler ve PFC’ler) biridir. Atmosferdeki miktarının artması oranında küresel ısınma olasılığını arttıran bir dizi gelişmeye sebep olmaktadır. Bilindiği gibi güneşten gelen ışıkların pek çoğu, görülebilir ışıklardır. Ayrıca çok yüksek enerjilere sahip, mor ötesinde görünmeyen ışıklar vardır. Güneş ışınları içerisinde kırmızı ötesi ışınlar ısı yayar. Bu nedenle Atmosferi kalın olmayan örneğin Merkür, Venüs gibi gezegenlerin yüzeyi 200-300 dereceye kadar ısınıyor. Dünya’da ise, atmosferdeki CO2 kırmızı ötesi ışınları emdiği için bu boyutta ısınma olmaz. Gördüğümüz beyaz ışık ve ultraviyole ışın dahil güneşten gelen tüm ışınlar atmosferden geçip yere çarptığında cisimlerde bir ısınma oluşur. Isınan cisimler bu defa, çıplak gözle görülmeyen kırmızı ötesi ışın yayar. Örneğin ısınan bir ütüye kırmızı ötesi bir gözlükle bakıldığı zaman akkor halinde ışık yaydığı görülür. İşte ısınan cisimlerden yayılan bu ışın atmosferdeki CO2 sebebiyle uzaya geri dönemeyip hapsolmakta ve sera etkisi bu şekilde oluşmaktadır. CO2 olmadığı dönemlerde güneşten gelen enerji ile dünyadan dışarı çıkan enerji arasında bir denge vardı.

Belirli bir ısınma sonrasında varsayılan değişimlerden biri de atmosferdeki metan gazının hızla artmasıdır. Metan, bitkiler dahil canlıların çürüme sürecinde açığa çıkan gazlardan biridir. Bakteriler aracılığıyla organik maddeler parçalandığında bir miktar da metan gazı çıkar. Buzulların, metrelerce donmuş toprakların olduğu yerlerde donma sebebiyle bakteri yaşamıyor. Ancak ısınma durumunda milyonlarca yıl öncesinde orada hapsolmuş olan organik maddeler çözülecek ve yukarıdaki okyanus örneğinde olduğu gibi bu kez de atmosfere metan gazı karışacaktır. Bu zincirleme etkiler gösteriyor ki ısınma başladı mı durdurulması da olanaksız hale gelecektir. Kapitalist işleyiş devam ettiği sürece bu gerçekler bir biçimde gizleniyor. Bugün küresel iklim değişikliğine karşı mücadele için geç bile kalınmış olabilir. Ne var ki bunlar birer varsayımdır ve içinde emperyalistlerin olduğu yönlendirilmiş kararlar veya mücadele hedefleri, genellikle sorunun çözümünü değil istismarını amaçladığı için mümkünse küresel ısınma verileri dahil, her konu egemen yönlendirmelerin etkisinde kalınmadan değerlendirilmelidir.

Küresel ısınmanın, günlük hava raporlarındaki değişimlerle veya su kesintileriyle ilişkilendirilerek hemen her insanın kişisel gözlem alanına girmiş olması, bilimsel yaklaşımdan uzaklaştırdığı için yanıltma ve yönlendirme olasılığını arttırmaktadır.

Dünya ölçeğinde bir yıllık sıcaklığı gösteren grafikte aşırı sıcaklar gibi aşırı soğuklar da görülebilir. Bu konuda alınan ortalamaların her yıl birbirinin aynısı olmaması; %1, %0.3 gibi değişimler göstermesi doğaldır. Hatta sıcaklıkta artış gibi azalma da olabiliyor. Örneğin yanardağların patladığı dönemlerde oluşan toz bu sefer ışınların dünyaya gelişini önlüyor. Böylece küresel ısınma değil, küresel bir soğuma baş gösteriyor. Bu nedenle küresel ısınmadan söz edebilmek için güneş ile dünya arasındaki ısı alışverişi ve değişim periyotları doğru okunmalıdır.

Dünya için temel enerji kaynağı olan güneşte de değişimler olmaktadır. Bu değişimler tek düze değildir. Örneğin basitçe bakıldığında güneşin dünyaya hep aynı oranda enerji gönderdiği sanılır. Gerçekte ise salınan enerji miktarı da periyotları da sabit değildir. Güneşte genellikle 8-11 yıllık aralıklarla enerji salınımında sinüs eğrisine benzer bir dalgalanma oluşur. Radyo dalgaları, telsiz haberleşmeleri etkilenir, güneş fırtınaları meydana gelir. Bu dalgalanmalar ister istemez yeryüzündeki sıcaklık değişimlerine etkide bulunur; 8-11 yıllık aralarla bazı iniş-çıkışlara yol açar. Bu süreçte gözlenen dünyadaki sıcaklık ortalamasındaki değişimler süreklilik arzetmediği için küresel bir ısınma değildir.

Dünyadaki sıcaklıklar yaklaşık 300-400 yıldır düzenli olarak ölçülüyor. Dünyanın bir bölgesinde, hatta tüm dünyada küresel düzeyde dahi olsa bazı dalgalanmaların olması doğal karşılanmalıdır; ancak, eğer ortalama sürekli bir artış gözleniyorsa, yani o iniş çıkışlarla birlikte belli bir tarihsel periyotta (20-30 yıl gibi) salınımların orta noktası dahil, bir yükseliş trendine giriyorsa, küresel bir ısınmadan söz edilebilir.

Geçmişte bugünkünden çok daha sıcak ve kurak dönemler yaşandığı gibi daha soğuk dönemler de olmuştur. Öyleyse bugün karşılaşılan sıcaklık değişiminin gerçek anlamıyla küresel ısınma belirtisi olduğunu söylemek için henüz elimizde yeterli kanıt/veri yoktur. Yukarıda küresel ısınmanın geri dönülemeyen aşamasından söz ettik. O noktadan sonra okyanuslar CO2 verecek, metan gazı salınımı artacak ve geri dönüş olanaksız hale gelecektir. İşte bugün bu olasılığın ne denli yakın olduğu veya mevcut trend devam ettiğinde kaç yıl sonra o noktaya gelineceği tümüyle belirsizdir. Ne var ki kapitalizmin kömür, petrol gibi enerji kaynaklarına dayalı aşırı üretimi ve bu paralelde teşvik edilen tüketimi devam ettiği sürece o korkulan noktaya giderek yaklaşıldığı düşünülmelidir. Böyle bir tehdidin varlığı ve boyutu konusunda bilim insanları dahil hemen herkes hem fikir. Ne var ki çevresel sorunların bugün bu kadar yaygın bir şekilde ortaya çıkmış olmasının nedeni konusunda aynı şeyleri söyleyemeyiz.

ÇEVRESEL SORUNLARIN BUGÜN BU KADAR YAYGIN ŞEKİLDE ORTAYA ÇIKMIŞ OLMASININ NEDENİ NEDİR?

Dünyadaki sıcaklık değişimleri uzun yıllardır incelendiği ve buna etki yapan faktörler bilim adamları tarafından bilindiği halde, küresel ısınma olgusunun daha önce değil de bugün Kyoto Protokolü ile güncelleşmesi düşündürücüdür. Eğer tekeller birden bire çevreci olmaya karar vermediyse bu konuda akla ilk gelen neden tekelleşmedir. Örneğin pil üretimini ve pazarını ele alalım. Dünyada her şirket önemli bir teknolojik birikime sahip olmaksızın pil üretip satabilir; girdisi bol, pazarı geniş bir üründür. İşte üretimi kolay olan ve elektronik cihazların yaygınlaşmasıyla pazarı giderek yaygınlaşan böyle bir üründe tekel sağlamak gerektiğinde imdada çevresel faktörler yetişiyor. Son zamanlarda pil konusunda’ %0 cıva, %0 kadmiyum içerme’ biçiminde bir standart getirildi. Pilin yapımında kullanılan çinko içerisindeki kadmiyumu ve cıvayı  %0 düzeyinde ayrıştırmak çok zordur. Pili yapmak ileri teknoloji gerektirmez; ama cıva ve kadmiyumu bu oranda ayrıştırmak ileri teknoloji gerektirir. İşte böyle bir standart dayatıp pil üretimini tek elde tutmanın en meşru aracı “çevreci pil” gerekçesidir. Gerçekte ise benzer maddeler sadece pilde değil, farklı üretim alanlarında da kullanılıyor. Örneğin bazı ürünleri korumak için kadmiyum, çinko kaplama kullanılıyor. Su boruları paslanmasın diye çinko ile kaplanıyor (galvaniz). İçme suyuna geçme olasılığına rağmen bu alanda çinkoya hiçbir denetim getirilmiyor; diğer bir ifadeyle galvaniz boruda kullanılacak çinkoya % 0 cıva koşulu getirilmiyor. Benzer şekilde pildeki manganez de zararlıdır; ama o tekelleşmeye hizmet etmediği için bir koşul olarak öne çıkarılmıyor.

Emperyalist tekeller, kirleten ve bundan yarar sağlayan kendileri olduğu sürece, çevreyi gözetme ihtiyacı duymazlar. Aslında emperyalistler sosyalist ülkelerin varlığı döneminde de çevresel sorunları bir tehdit olarak algılamadı. Çünkü, o dönem için özeleştiri vermek gerekirse, sosyalistler emperyalist kapitalist sisteme en can alıcı noktadan saldıracakları yerde, yani çevreye vermiş oldukları zararları öne çıkaracakları yerde, çevresel faktörleri önemli oranda dikkate almadılar. Hatta kullandıkları yöntem ve araçlar bakımından kapitalizmi bir biçimde kopya ettikleri söylenebilir. Sosyalizmin beşiği sayılan SSCB’de petrol ve kömür yataklarının fazla olması bu tercihte etkili olmuş olabilir. Ama doğada dengeyi kurabilecek yeni bir enerji politikası için önemli adımlar atılmadı. Bu konuda ortaya bir program konmadı. Ancak 1968’lerde, Sovyetler’deki solun bir eleştirisi bağlamında Avrupa’da entelektüel bir tartışma düzeyinde de olsa bu konu gündeme getirildi. İşte dün çevre sorunlarını bir tehdit olarak algılamayan emperyalistlerin bugün böyle bir tehdidi gündemlerine almaları süreçteki yönelimleri eşliğinde değerlendirilmelidir. Sosyalizmin sistem olarak ortadan kalkışından sonra globalleşme olarak tanımlanan süreçte emperyalist tekeller, dünya genelinde üretimi en ucuz yerlerde yapacak şekilde yaygınlaştırmayı hedefledi. Emeğin ve hammaddelerin ucuz olduğu ülkelerde yatırımlar yoğunlaşırken hiçbir çevresel kriter göz önüne alınmadı. Ancak, bu süreçte yeni sermaye birikimleri oluştu.

Mesela Kore, Filipinler, Endonezya, Çin, Hindistan, Brezilya, Arjantin gibi kapitalizmin yeni geliştiği ülkeler olarak ortaya çıktı. İşte emperyalist tekeller bu tür ülkelerde oluşan burjuvazinin ciddi bir tehdit oluşturmasını engellemenin bir aracı olarak çevresel faktörleri buldu. Sahip olunan teknolojiyle üretimi kolay ve basit olan ürünlerin üretiminin yaygınlaşmasını ve dünya pazarında karşılarına ucuz olarak çıkmasını önlemek için çevresel faktörler standartlaşmanın aracı haline getirildi. Mesela AB, Türkiye’nin zorunlu olarak koymuş olduğu 640 adet TSE kalite belgesini ortadan kaldırdı; yani rakip olarak görmediği, kalitesiz ürünlerin ülkeye girişini serbest bıraktı. Belli bir standartta olmayan sıhhi tesisat malzemelerinin bile Türkiye’de pazarlanması yasaktı. Şimdi ise, emperyalist tekellerin Çin’de üretip Türkiye’de pazarladığı ürünler her tarafı işgal etmiş durumda. Yani bir taraftan Türkiye gibi pek çok yeni sömürge ülkede, var olan standartların bile kullanımına kısıtlamalar getirilirken, sadece çevresel nedenlerle bazı ürünlerin ön plana çıkarılmış olması ancak tekelleşmeyle, tekel çıkarının gözetilmesiyle açıklanabilir.

KÜRESEL ISINMANIN NERESİNDEYİZ?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist tekeller çıkarları gereği çevre konusundaki duyarlılıkları kullanabilmekte hatta bazen savaş yerine bu tür yönlendirmelerle sonuç alma yolunu tercih etmektedir. İşte hem emperyalizm kaynaklı yönlendirmelerin etkisine girmemek hem de gerçekliği görmek için “küresel ısınmanın neresindeyiz?” sorusuna yanıt aramak gerekiyor.

Birkaç yıldır iklimlerin alışkanlıkların dışında bir seyir izlemesi, buzullarda erime gözlenmesi, vb. gelişmeler küresel ısınmayı gündemin önemli bir yerinde tuttu. Ne var ki mevcut trendin bir süreklilik arzedeceğine dair henüz kesin veriler elde edilebilmiş değildir. Yukarıda geri dönülmez nokta olarak belirttiğimiz, okyanusların atmosfere CO2 vermeye başlaması biçiminde bir gelişme de henüz gözlenmemiştir. Sadece bir ısınmadan, kutuplarda erime belirtilerinden söz ediliyor. Kaldı ki bu güneş ışınlarındaki devresel değişimle de ilintili olabilir. Nitekim kimi bilim adamları bir taraftan erime gözlendiğini diğer taraftan orta kesimlerde bir kalınlaşma yaşandığını Antarktika kıtasında eriyen buzuldan daha fazla buzun üst üste yığılarak kalınlaştığını söylüyor.

Öyleyse hala mevcut veriler, “küresel ısınma kesin olarak başlamıştır” demeyi gerektirecek boyutta değil. Bu konuda tekellerin duruşunu sorgulamayı gerektiren pek çok soru işareti mevcuttur.

Emperyalist tekeller eğer gerçekten böyle bir tehdit algılamış olsaydı, enerji kullanımında farklı tercihlere de yönelebilirdi. Örneğin 1KW saat enerji elde edebilecek bir güneş panelinin fiyatı bugün 400 YTL civarında. Hatta kullanımın ve talebin artması halinde, mesela bir nükleer santralin kapasitesine eşit enerji verebilecek güneş paneli doğrudan bir defada sipariş verildiğinde, dünyadaki fiyatlar birdenbire en az yarı yarıya düşer. O koşullarda,  büyük bir termik santralden çok daha ucuza güneş paneli santrali elde edilebilecektir. Gerçekte karlı da olan bu alana bugün hala hiçbir tekel grubunun yatırım yapmamış olması; böyle bir tehdit algılamış olmaktan çok, tehdit sömürüsü yaparak ayrıcalıklı konumlarını sürdürmeye çalıştıklarına dair kuşkularımızı büyütmektedir.

Bundan yaklaşık iki ay kadar önce Kore’de güneş panellerinin, şu andakinin onda biri fiyatına üretilebileceğine dair bir haber yayınlandı. Eğer emperyalist tekeller ciddi anlamda bir tehdit algılamış olsalardı şu anda o patenti almak için yarış halinde olurdu. Ancak böyle bir yatırım değişikliğine ihtiyaç duyulmuyor.

Bugün dünyada kapitalist gelişmeyi belirleyen otomotiv, petrol, demir çelik tröstleridir. Dikkat edilirse, küresel ısınmadan tehdit algılaması gereken kesimler de bunlardır. Onlar ise, böyle bir tehdit algılamak yerine uzun vadede bir biçimde rakip, alternatif olabileceğini düşündükleri ülkelerin gelişimini engellemenin bir aracı olarak KYOTO Protokolü, vb. sınırlamalara başvuruyor.

Mevcut tüm veriler gösteriyor ki kapitalizm kar dürtüsüyle hareket ettiği için hiçbir zaman çevresel sorunlara çözüm üretemez. Hatta bugün küresel ısınmaya karşı önerilen kişisel önlemler de bir önlem alma niyetini değil, kirlenmenin nedeninin insanın günlük aktiviteler sırasındaki özensizliği olarak gösterme gayretini ele veriyor.

“Otomobilde kurşunsuz benzin kullanılması, toplu ulaşım araçlarının tercih edilmesi, yemek pişerken fırın kapağının gerekmediği sürece açılmaması, tatil günleri evinizden ayrılıyorsanız ısıtıcınızın veya radyatörünüzün vanasının kapatılması, ısıtıcının veya radyatörlerin önüne kesinlikle eşya konulmaması, pencerelerden güneş çekildiği zaman ısının kaçmasını önlemek için perdelerin kapatılması, enerji koruyucu lambaların kullanılması, bulaşık makinelerinin yarı dolu veya aşırı dolu çalıştırılmaması, daha az su harcayan makine satın alınması, odadan ayrılınca lambanın kapatılması ve daha iyi çalışması için kuru bezle temizlenmesi, duş yapmak için ortalama 5-6 dakika ile yetinilmesi, dış fırçalama için ortalama 3 dakika ile yetinilmesi ve bu esnada musluğun kapatılması “ bireysel olarak yapılması gerekenler olarak sıralanıyor.

Gerçekte ise, tüm bu önlemlerin dünya ölçeğinde uygulanması halinde ancak Türkiye’deki Elbistan Afşin Termik Santrali’nin 4 ünitesinin atmosfere yaymış olduğu CO2 emisyonu kadar tasarruf sağlar. Dolayısıyla bu tür uygulamalar, kişiyi sorumlulardan biri olarak görüp önlem almaya iterken aynı zamanda “çevreci davranış sergilendiği” yönünde bir motivasyon sağlar ve asıl tehlikeyi, kapitalizmin kirleticiliğini gizler.

Dikkat çekici bir diğer nokta da kömürün tükenmeye yüz tuttuğu ve giderek salt endüstriyel alanda kullanılan bir ham madde olarak gündemden düşmeye başladığı; CO2 emisyonuna en az yol açan doğal gazın kullanımının tüm dünyada hızla arttığı, hatta dünyada doğal gaz rezervlerinin petrolden daha fazla olduğu, dolayısıyla emisyonun kendiliğinden azalmasının beklendiği bir dönemde Kyoto Protokolü, vb uygulamalar devreye sokulmuştur. Öte yandan, Çin’e emisyonunu arttırmaması için baskı yapılırken, Brezilya hükümeti her yıl dünyanın akciğeri sayılabilen yağmur ormanlarından 16 milyon hektarın kesilmesine izin veriyor.

Kyoto Protokolü’nden sonra nükleer santral yapımı konusunda da bir kampanyanın başlamış olması iddialarımızı güçlendirici bir diğer gelişmedir. CO2 emisyonu olmadığı için nükleer yakıtı en temiz yakıt gibi göstermeye başladılar. Avrupa’da yapımı durdurulmuş olan birçok nükleer santralın inşaatına tekrar başlandı. Amerika nükleer santral yapımını arttırdı. Rusya bir taraftan kendisi nükleer santral üretirken diğer taraftan başka ülkelere, Amerika’ya sipariş vermeye başladı. Daha önce nükleer santrallerin dünya genelinde bu kadar kolay yaygınlaşmasının altında soğuk savaş yıllarının nükleer silah üretimi politikası yatıyordu. Ama bugün böyle bir durum olmadığı için uzunca bir süre nükleer santrallere yatırım yapmak, onların teknolojisini geliştirmek gereksiz bir olgu gibi görünmeye başlanmıştı. Bugün nükleer santrallerin çevresel sorunlar açısından zararsız gösterilmesi de bir aldatmacadır. Gerçekte nükleer santraller çevre için en az CO2 kadar zararlıdır.

Sayı 25 (Aralık 2007 – Şubat 2008)