Çevre ve İnsan

İçinde yaşadığımız dünyanın halini ne kadar düşünüyoruz. Şuan dünyanın kalbi yüksek tansiyonla çarpıyor. Ormanlar zatüre olmuş bir insan gibi hırıl hırıl ses çıkarıyor. Kimse dönüpte bakmıyor dünyanın haline. Bir kızılderilinin anlattığı hikâyeyi anımsatıyor bu durum:

Newyork’un en işlek caddelerinden birinde yürürken Kızılderili beyaz adama soruyor sesi duydun mu diye. Beyaz adam ne sesini diyor. Kızılderili yanıtlıyor, karıncanın sesini. Sonra da eğilerek taşların arasındaki karıncayı gösteriyor. O sırada ise caddeden bizlerce insan yürümeyi sürdürüyor. Kızılderili ayağa kalkıyor ve cebinden bir bozuk para çıkarıp yere bırakıyor. Bir anda kalabalık paranın sesinde dikkat kesiliyor. Ardından Kızılderili, doğruya siz bunun sesini duyarsınız diyor.”

Öykü, yaşanan yabancılaşmanın boyutlarını tam olarak ifade etmese bizlere ip ucu veriyor.

Çoğu zaman günlük yaşamın/kapitalist üretim ilişkilerinin önümüze çıkardığı olaylarla öyle çok boğuşuyoruz ki, bir dünyada yaşadığımızı ve onun bir parçası olduğumuzu unutabiliyoruz. Bugünkü sistemin isleyişinin, insana ve doğaya karşı ne gibi zararlar verdiğini göremiyor ve nedenlerle sonuçlar arasındaki bağları medyanın çarpıtmalarından ötürü kuramıyoruz.

Çevre sorunu demokratik devrim programında yer alması gereken çok ciddi sorunlardan biridir. Ancak mevcut sistem çevre sorununu “herkes kendi dükkanının önünü temizlese her yer tertemiz olur ”, darlığında/yüzeyselliğinde ele alıyor. Ya da yaşanan çevre kirliliğini, “bir kümesi kirleten tavukların durumu”yla özdeşlik kurarak insan faaliyeti sonucu oluşan bir zorunluluk olarak göstermektedir.

Böylelikle çevre kirliliğinde emperyalist tekellerin/kapitalist işleyişin rolü gizlenmektedir. Kısaca kapitalizm kendini aklamış olmaktadır. Hakim sınıfın kendi faaliyeti sonucu oluşan kirlilik tüm insanlığın yaşayışını doğal sonucu gibi sunulmaktadır. Bu sorun birçok insanın zihninde insan faaliyeti olarak algılanmakta ve politik olarak bu sonucu yaratan sınıfa karşı mücadele etme nedenini ortadan kaldırmaktadır. Gerçekte tekellerin/kapitalizmin yarattığı kirlilik çok üst boyutlara varmıştır. En son Japonya’da yaşanan depremden sonra ortaya çıkan tsunamiyle oluşan nükleer felaket çevresel sorunların geri dönüşsüz çok ciddi sonuçlara yol açabileceğini gösterdi. Son 200 yılda sera gazları salınımı fosil yakıt kullanımından kaynaklı oldukça arttı. Dünyanın akciğerleri olarak bilinen Amazon Yağmur Ormanları’nın yarıya yakın kısmı tahrip edildi. Meksika Körfezi açıklarında çok uzunca bir süre denize BP’nin petrol kuyusundan ham petrol aktı. Ve birçok canlı türü yaşanan çevre felaketinden yok oldu.

Yine Türkiye’de HES yapımıyla birçok doğal park alanı tahrip oluyor, bu bölgelere has/endemik bitkiler yok olacak. Bugün Türkiye’ye baktığımızda çevresel konulara hiç önem verilmediği siyasilerin dünyada yaşanan çevresel felaketlere bakışından, yeni çıkan yasa ve düzenlemelerden belli olmaktadır. Örneğin tüm dünya üzerinde nükleer santral yapımının (söküm, saklama ve kaza halinde tehlike) maliyeti tüm yönleriyle düşünüldüğünde birçok gelişmiş kapitalist ülke bu enerji kaynağından elini çekiyor. Ancak Türkiye’ye baktığımızda tüm maliyetine ve tehlikesine rağmen nükleer santral yapmakta inat ediyor. Üstelik halkın aklıyla alay edercesine başbakan “tüp gaz da kullanmayın o zaman” diyerek konuyu saptırma ve çarpıtmayı tercih ediyor. Yine 2500 adet HES projesinde aranan, kısaca ÇED denen çevresel etki değerlendirme raporu zorunluluğunu ortadan kaldıran yasalar çıkarılıyor. Bugün çok daha iyi görülmektedir ki, çevreyi kirleten, sağlığımızı elimizden alan kapitalizme karşı mücadele etmek yaşamsal bir sorumluluk halini de almıştır.

En son Kütahya Gümüşköy’de gümüş madeninde siyanür havuzunda yaşanan çökme çevre felaketine yol açtı. Bölgedeki köylü ayaklandı. Valiliğin siyanürün baraj suyuna karışmadığını söylemesine rağmen, Çevre Mühendisleri Odası’nın yaptığı araştırmada insan sağlığını tehdit eden sınırların üzerinde siyanürün içme suyuna karıştığını tespit etti. Daha önce de Uşak Eşme’de Tüprag Maden İşletmesi’nin neden olduğu zehirlenme vakasında Türk Tabipler Birliği’nin yöre halkından aldığı kan örneklerine kaymakamlık el koymuştu. Bu olayda 1500 kişi zehirlenmişti. İş yaşamında yaşanan sömürünün neden olduğu kazaları, taşeron çalışma, güvencesizlik, dışında, çevre felaketleri, ezilenlerin yaşam kalitesini düşürmekte ve yaşamı onlar için bir zindana çevirmektedir. Bu nedenle çevre sorununa karşı mücadeleyi toplumdaki diğer sorunlarla birlikte alan bir mücadele hattı izlemek bir zorunluluktur. Bu nedenle bizler işçi sınıfının yanında olduğumuz gibi köylülerin mücadelesinin de yanında olacağız, ezilen inançların inanç özgürlüğünü, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunduğumuz gibi kadın sorununa da duyarlı olacağız. İnsanı ve doğayı bir bütün halinde ele alıp kapitalizmi tarih sahnesinden silip doğa ve insan uyumunun ufuk açtığı bir dünya kurana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.