Çevre Sorunları ve Felaketler Kapitalizmin Kar Hırsından Ayrı Tutulamaz

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. (Karl Marks)

Egemenlerin kar hırsı insan yaşamını hiçe sayarak sömürüsünü tüm alanlarda devam ettirmek ister. Bu yüzden tersane işçisinin, maden işçisinin güvenliksiz/güvencesiz çalışması, kot taşlama adı altında işçilerin adeta ölümle burun buruna bırakılarak çalıştırılmaya zorlanması, enerji kazanımı yalanlarıyla doğanın cennet denilebilecek köşelerinin cehenneme çevrilmesi vb. gibi birçok pratik onların yaşama, doğaya verdiği özenin göstergesidir. Bu yüzden kar hırsı sömürüde sınır tanımaz ve çıkarı için her yolu mübah görür.

Kapitalizm adeta bir vahşet senaryosu üreticisidir. Ülkelerin her karış toprağının talan edilmesi, emperyalist çıkarlar için bölgeler arasında gerilimler yaratma yada özgürlük adı altında fiili işgallere başvurulması da bu talan yönteminin bileşikleridir. Bu nedenle emperyalist/kapitalist sistem kendi bunalımlarını emekçilerin üzerine yıkmakta ve savaş ikliminden en yüksek karla çıkma anlayışıyla halkları birbirine kırdırtmayı bir görev olarak görür.

Kapitalizmin evrensel ve doğal sömürüsü somut olarak hem emeğin sömürülmesi hem de doğanın/doğal kaynakların sömürülmesi olarak genel anlamını bulur. Bu nedenle insanın doğayla ilişkisini tamamıyla rant üzerine oturtur. Bilindiği gibi Rant geliri, tanım olarak, ekonomik değeri olan bir şeyin mülkiyetinden emek harcanmadan, bir mal veya hizmet sunmadan elde edilen gelir türüdür. Ve dolayısıyla da kazanılmamış bir gelirdir. Toprak ve doğal kaynaklar üzerinde ise bu durum, kaynağın (toprağın yada herhangi yerüstü/yer altı zenginliğinin) farklı yerlerde farklı niteliklere ve verimliliğe sahip olmasıyla farklılık arz eder. Ancak somut olarak Tekel biçimi, kira biçimi, toprak biçimi veya adı her ne olursa olsun arasında bir farklılık yoktur. Son tahlilde rantın her biçimi sömürüyü teşkil eder ve para babalarının ceplerini doldurma işlevi görür. Marks Kapitalist Rant üretimi üzerine makalesinde bu durumu öz itibariyle şöyle açıklar. “Nerede doğal güçler tekel altına alınabiliyor ve onları kullanan kapitaliste bir artı-kâr güvencesi veriyorsa, ister çağlayanlar, zengin madenler, balıkla dolu sular, ister daha elverişli bir yerde bulunan bir arsa olsun, burada, yeryüzünün bir bölümüne tasarruf nedeniyle bu doğal nesnelerin sahibi haline gelmiş olan kişi, kârı, rant biçiminde, çekip alacaktır. ” (Karl Marks Kapital 3. Cilt Rant Üzerine)

Bu bağlamda karı amaç edinmiş üretim tarzı doğal kaynakları toplumun çıkarı için değerlendirmek yerine rant için kullanmayı kendine amaç edinir. Bu nedenle akarsularımızdan orman arazilerine, yer altı zenginliklerimizden tüm toplumsal alanlara kadar her şey egemenlerin elinde bir kazanım aracı olarak kullanılır.

Bu durum ülkemizde pervasızca çıkarılan yasalarla egemenler lehine garanti altına alınıyor. En son TBMM’de Maden Yasası’nın değişimine ilişkin yapılan genel kurulda alınan kararların rantın daha güvenli yaratılması için yapılan bir görüşmeye dönüşmesi de bunun göstergesidir.  Bu yasayla birlikte su sağlanan baraj ve göllere, sulak alanlara, kıyı alanlarına, koruma altındaki canlı yaşama, ormanlara, gen ve tohum zenginliğinin korunduğu ve tükenme tehdidi altındaki endemik bitki türlerini saklayan kesimlerine dahi, doğrudan yıkıcı etkilerinin olacağı ve buraların çokuluslu maden şirketlerine kazanç kapısı olarak sunulması planlanıyor. Alınan kararlar her ne kadar kazanılmış hak kavramı ile sorunsuz gibi gösterilmeye çalışılsa da egemenlerin ve tekellerin bu hakları nasıl kazandıkları malum. Varolan her gelişmede kamu yayarınadır gibi belirlemeler ise tepkileri minimize etmede etkili bir araç olarak kullanılıyor. Doğal olarak idarenin yapılan anlaşmalarda “kamu yararı” vardır demesi toplumun yararını gözetmeyen bir gerçeklikle ele alınıyor.  Buna karşılık, yeraltı kaynaklarımızın ülkemizin çıkarlarına yönelik değerlendirilebilmesi için ise hiçbir hamlede bulunulmaması bu tespiti doğruluyor. Salt madenlerde yaşanan iş cinayetlerine yönelik anlamlı bir adımın atılmaması aksine madenlerde yaşanan kayıpların ardından “çok güzel öldüler” gibi insafsızca değerlendirmelerde bulunulması dahi devletin kamu yararı anlayışının basit bir örneğidir. Son aylarda katlanılmaz düzeylere ulaşan maden işletmelerindeki iş kazalarını engelleyecek önlemler ise bu değişiklik kapsamında gündeme dahi getirilmiyor.

Madencilik halkın doğal kaynaklarının yine halkın ihtiyaçlarına yönelik kullanılabilecek en önemli üretim alanlarının başında geliyor. Ancak daha önce çıkarılmış ve bugün yeniden reforma uğrayarak çıkartılan yasaların bırakalım toplum yararı düşünülerek ele alınması bir avuç zenginin rantını garanti altına alacak önlemler dışına çıkmıyor. Örneğin Ülkemizin daha çok gereksindiği kaynakların aranıp çıkarılmasını özendirecek önlemlerin alınmaması ilgi çekici bir başka yön olarak karşımıza çıkıyor. Ve talep tekellerin ihtiyacı baz alınarak belirleniyor. Madencilik alanında küreselleşme adı altında uygulamaya konan senaryolar Uluslararası Tekellerin bizim gibi yeni sömürge ülkelerde kazanç kapısı yaratma projesi olarak algılanmalıdır. Zira tekeller dünya çapında hammadde gereksinimini bu yolla ucuza karşılama eğilimindedir ve bu yöntemle de zenginliklerine zenginlik katacak bir zeminin yaratılmasını da sağlamış olurlar. Özellikle madencilik alanında çalışan yerli/yabancı sermaye grupları küreselleşen maden borsalarında en karlı alan olarak görülen metallerle ilgilenmeyi tercih ediyorlar. Altın, gümüş, nikel, kobalt vb. gibi metaller ise bu ürünlerin sadece bir kaçı.

Bu nedenle bırakalım madenlerden elde edilen kazancın halkın cebine girmesini aksine halkın sağlığını ve geleceğini tehdit ederek elde edildiği unutulmamalıdır. Akabinde zehirlenen toprak ve halk olurken kazanç kapısı ise sadece egemenlere açılmış oluyor. Bergama’dan Akkuyu’ya, Kaz Dağları’ndan Kütahya Gümüşköy’e dek yaşanılan tüm pratiklerde bunun göstergesidir.

Bugün tüm bilimsel araştırmalar ve veriler de göstermektedir ki kapitalizm koşullarında ne temiz ne de insanca bir yaşam mümkün değildir.  Gelinen aşamada yaşanılan her canlı örnek bunun göstergesi olurken; kapitalist sistem, üzerindeki tüm canlılarla birlikte, dünyayı bir erken ölümün eşiğine de hızla sürüklüyor. Her ne kadar adımı atılan atraksiyonlar “insanlığın çıkarı” yalanlarıyla örtbas edilmeye çalışılsa da sonuçlar ve veriler yaşanılanların insanlığın yıkımı ile sonuçlandığı gerçeğinin üstünü örtemiyor. Bu yıkımın etkisini gördüğümüz en önemli alanlardan biri de gıda üretimidir.  Gıda üretiminin teknolojik bir alan olarak ele alınması da en düşük üretimle yüksek kar marjlarının hedeflenmesi anlamına gelmektedir. Zaten varolan sömürü biçimi ekosistemdeki tüm dengeleri yok etmekte/alt üst etmektedir. Bugün gıda teknolojisi adı altında biyoteknolojik yöntemler kullanılarak kendi cinsinden olmayan gen’lerin kullanılması yöntemi oldukça yaygınlaştı. Bu sayede genlerin değiştirilmesi ile farklı özelliklere sahip gıda üretimleri artmakta ve bu ürünler tekeller sayesinde dünya pazarlarına sunulmaktadır. İnsan sağlığında kalıcı etkilere neden olan bu durum, bir yandan da doğaya verdiği tahribatlarla yıkıcı etkilere neden oluyor. Bugün GDO’lu besin yetiştirilen alanlarda toprağın ekilebilirlik veriminin düştüğü bilimsel verilerle kanıtlanmış durumda. Bunun yanında tekellerin ihtiyaçları noktasında hemen her alanda gündem yaratan spekülatörler vasıtasıyla yaratılan kıtlık karmaşası da, gıda tekellerinin bir atraksiyonu olarak düşünülmelidir. “Kaynaklar kısıtlı, ihtiyaçlar sınırsız” diyerek ihtiyaçlara yapılan vurgu ise tamamen kapitalizmin ihtiyaçlarına denk düşen bir vurgudur.  Bu Halklara “ölümü göstererek sıtmaya razı etmenin” sadece basit bir örneğidir. Sözgelimi atılan her adımı açlığı ortadan kaldıracak bir hamle olarak düşünmek, yaratılan yıkımın üzerini örten bir örtü rolü oynamaktadır. Oysa ki yarattıkları açlık da kendi sistemlerinin doğal bir yansımasıdır. Kaldı ki kıtlık vb. tartışmalar ise dünyadaki verimsiz alanlarla açıklanabilecek bir olgu değildir. Zira verimliliği çok yüksek bölgelerde dahi insanlık dışı benzer uygulamalar ihtiyaçmış gibi lanse edilmekte ve toplum rızası bu yöne kanalize edilmeye çalışılmaktadır. Doğaldır ki bu durum da kapitalizmin kar hırsının malulu bir yaklaşımdır ve tekellerin ihtiyaçları dışında açıklanması olanaksız bir vakadır. Kaldı ki kanser yapan, ciddi sağlık sorunlarına sebep olan GDO’lu besinler, yoksul, gelir seviyesi alt-orta kesim tarafından tüketilmektedir. Bu nedenle organik tarım üretimi adında yaratılan sektör ise yine zenginleri besleyen ve onların cebine onlarca trilyon dolarlık gelir sağlayan alanlara dönüşüyor.

Bilindiği gibi sanayi devrimleri ile birlikte önü açılan kapitalizm salt sanayi alanında değil tarım alanında da tekelleşmeye giderek halklara yoksulluk, burjuvaziye ise talanın yolunu açmış oldu. Küçük ve parçalanmış topraklarda düşük yoğunluklu üretim yerine makineleşmeyle birlikte büyük şahıs çiftliklerine döndürülen alanlarda tekelleşerek tarım alanında üretimini/sömürüsünü devam ettirdi.  Bugün ise modernleşme ile birlikte tarımsal üretim de kapitalist tekellerin elinde bol kazançlı bir alan olarak kullanılıyor. Hatta bu alanda faaliyet yürüten en büyük tekellerden biri de Cargill. Cargill’in ülkemizde de uyguladığı politika emperyalistlerin tüm özelliklerini yansıtan önemli bir örnek.

Emperyalizm kendine refah, yolsul halklara ise sömürüyü layık görür

1990’larda yaygınlaşmaya başlayan GDO kullanılan ekim alanlarının sayısı 147 iken 2000 li yılların sonlarına doğru bu sayı 50 kat artarak 81 milyon hektara ulaşmış durumda. Ve bu artış nedense GDO üretimi konusunda en büyük tekel olan ABD’de tersine bir orantıyla büyüyor. Örneğin GDO üretiminde tekeli elinde bulunduran ABD’de yüzde 5’lik bir artış görülürken Hindistan’da ekim alanının yüzde 160 artması, doğaya ve insan sağlığına tehdit oluşturan tarım ürünlerinin bağımlı ülkelerde yaygınlaştırıldığını gösteriyor. (Elif Görgü “Zehirli Tarlalar Büyüyor”,Evrensel 1 Şubat 2006 s.9)

Kapitalist üretim tarzının neden olduğu çevresel sorunlar yoksul ülkelerde emperyalist ülkelere nazaran çok daha vahşi ve doğrudan yaşanmaktadır. Bunda yoksul ülkelerin emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda doğrudan sömürülmesi başrolü oynuyor. Bu gerçek anlamıyla kapitalizmin anarşik bir üretim biçimi olmasından kaynaklıdır. İhtiyaca göre üretim tekellerin kar ihtiyacı olarak düşünülüp ele alındığında kapitalizmin anarşik yapısı da ortaya çıkmış olur. Buradaki ihtiyaç vurgusu ise halkların ihtiyacı değil aksine sermayenin pazarlarını genişletme ihtiyacıdır. Bu anarşik kurmaca ise halklara en düzenli işleyiş olarak sunulmakta ve bilinçler bu propagandaya göre çelmelenmektedir. Dolayısıyla çevresel felaketler ya bireylerin hatalarıyla açıklanmaya çalışılıyor yada dünya nüfusunun artmasıyla ilişkilendiriliyor.

Bilindiği gibi toplumlar tarihi aynı zamanda insanın doğayla mücadelesinin/ilişkisinin bir tanımlamasıdır. Diyalektik bir bütünlük içerir. Marks bu anlamda “Tarihi doğa tarihi ve insanların tarihi diye ikiye ayırabiliriz. Bununla birlikte bu iki yön birbirlerinden ayrılamazlar; insanlar var oldukça, insanların tarihi ile doğanın tarihi karşılıklı olarak birbirini koşullandırırlar” der. Ve bir başka yerde şöyle bir vurgu yapar; Doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez, çünkü insan doğanın bir parçasıdır. (Karl Marx, 1844 Elyazmaları)

Kapitalizmden önceki sınıflı toplumlarda çevre sorunları daha çok yerel ve bölgesel düzeylerde yaşanıyordu. Ancak günümüzde bu durum yerel ve bölgesel olmaktan çok dünyayı ve halkları bütünüyle etkileyen bir faktör. Hatta bilim insanları doğanın kendini yenileyebilmesinin olanağının dahi kalmadığını ve küresel anlamda felaketlerle sonuçlanabilecek süreçlere ilerlendiğinin altını önemle çiziyorlar. Ancak buna ilişkin alınan tedbirler ise lise münazaralarını aratmayacak bir basitlikle ele alınıyor.

Bilindiği gibi her yıl 5 Haziran günü çevre günü olarak kutlanır. Hatta bu çerçevede tekeller en militan ruhla çevreci bir role bürünür ve medya aracılığıyla doğaya karşı verilen zararlara karşı tavırlar koyar. Greenpace, Çevre Bakanlıkları vb. ise sorunun özünden çok görünen kısmıyla ilgilenmeyi adeta kapitalizme borç ödeme anlayışıyla ele alırlar.

Ancak yaratılan çevre korumacılığı algısı sokaklardan plastik torba toplama, birkaç fidan dikme pratiğinin önüne geçmez. Bu ise çevre koruma anlayışının egemenler lehine nasıl bir manipülasyonla ele alındığının ifadesidir.

Çevre bakanlıklarının resmi törene dönüşen bu günü kutlamaları hiçbirşey ifade etmiyor. Zira kendilerinin ve dolayısıyla egemenlerin uyguladığı pratikler çevreye ve insan sağlığına nasıl baktıklarını açıkça ortaya koyuyor. Örneğin en son Anayasa’ya uygun bir düzenlemeyle kurulacak işletmelere ilişkin ÇED raporu onayı kaldırıldı. Bu da gerçekleştirilmek istenen bütün projelerin sermayenin ihtiyaçları ve talepleri doğrultusunda hazırlanmasının önünü açmış oldu. ÇED vb kurumların bu konuda rapor hazırlama yetkisi de ortadan kaldırılmış oldu.

Halka siyanürlü ölüm, egemenlere kazanç

Son günlerde Türkiye de ve dünya çapında yaşanan bir çok gelişme söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Kütahya Gümüşköy’de yaşanan siyanür yayılımı yaşadıklarımızın en taze örneklerinden biridir. Örneğin ETİ Maden AŞ’ye ait Gümüş Madeninde 7 Mayıs’ta atık depolama havuzunda yaşanan yıkım sonrası bölge halkını ciddi oranda etkileyecek bir gelişme yaşandı. Üç kademeli olan atık barajında engelleyici duvarın yıkılması sonucunda depoloma ünitesindeki atıkların havuzdan aşması sonucu siyanürün çevreye yayılması gibi bir durumla karşı karşıya kalındı. Ancak tüm uyarılara ve tepkilere rağmen ekran karşısında çay içerek çayda radyasyon olmadığını kanıtlamaya çalışan bir tavrın yeni bir tezahürü de gecikmeden ortaya çıktı. Yetkililer kazanın küçük bir yıkıma neden olduğunu ve endişelenecek hiçbir durum olmadığını ispatlamaya çalışan beyanatlarla halkın tepkisini engellemeye çalıştı. Ancak biliniyor ki siyanür çeşitli yollarla çok uzak mesafelere dek yayılabilen bir etkiye sahiptir. Ve yapılan analizler sonucunda ise bölgeden alınan su örneklerinde 0,071 ppm siyanür olduğu tespit edildi. Bu seviye ise bilim insanları tarafından 0,050 seviyesini aştığında ciddi bir tehtid olarak tanımlanıyor. Çevre Mühendisleri Odası ise bu konuda acilen bir önlem alınması gerektiğini belirtiyor. Bölge halkını da bu konuda uyarmaya çalışan çevrelere karşı ise Kütahya Vali Yardımcısı Horozoğlu suyun içilebilecek temizlikte olduğunu ispat etmeye çalışarak çalışmaları engellemeye çalışan bir pozisyon alıyor.

Maden işletmesindeki söz konusu atık depolama barajı yaklaşık 150 hektara ulaşan bir kapasiteye sahip. Dolayısıyla etki oranı oldukça fazla. Barajda ise yaklaşık 25 Ton civarında atık olduğu tespit edilmiş durumda. Bu kadar büyük miktarın çevreye ve doğal nedenlerle çok uzak mesafelere kadar yayılması ise ölümcül hastalıklara sebep olacak düzeyde.

Bilindiği gibi benzer bir gelişme daha önce Macaristan’da yaşanmıştı. Ekim 2010 tarihinde Macaristan’ın Budapeşte yakınlarındaki Ajkai’de bir Alüminyum fabrikasında siyanür havuzunun çökmesi sonucunda 1 milyon metreküp zehirli kızıl çamur çevreye yayılmıştı. Atıklar Tuna Nehri aracıyla Karadeniz’e kadar ulaşmıştı. 4 kişinin öldüğü 120 kişinin yaralandığı kaza sonrasında ise bölgede doğal yaşam ve tarım tamamıyla yok oldu.

Siyanür ise maden işletmeciliğinde önemli özelliğe sahip bir olgu. T

ürkiye’de Siyanür kimyasalları, imalat sanayii tarafından,  her yıl artan miktarlarda kullanılıyor. Sanayinin hammadde girdisi olan siyanür kimyasallarının tümü ithalat yolu ile sağlanıyor. Bu ise siyanür tüccarları için önemli bir pazar. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 1985-1995 sürecinde ithal edilen sodyum siyanür ve diğer siyanür kimyasallarının miktarları yılda 100 ile 150 ton arasında sabit kalırken, sodyum siyanür ithalatında büyük bir artış görülmektedir. Özellikle 1987 yılında Etibank’ın Kütahya’daki 100. Yıl Gümüş madeninin devreye girmesi ile sodyum siyanür ithalatında yılda yaklaşık 600 ton’luk bir artış var. Etibank’ın ihtiyacının yanısıra, imalat sanayiinde kullanılan sodyum siyanür miktarlarıda son on yıl içinde her yıl yaklaşık 80 ton’luk bir artış göstererek, 1995 yılında 1.000 ton düzeyine ulaşmıştır. Resmi verilere göre, halihazırda Türkiye’nin ithal ettiği sodyum siyanür toplamı yılda 1.600 ton olup bunun 600 tonu Etibank gümüş madeninde geri kalan 1.000 tonu ise özellikle büyük şehirlerdeki metal kaplamacılık, kuyumculuk atölye ve fabrikalarında tüketilmektedir.

Bilimsel verilere göre Siyanür oldukça zehirli bir bileşiktir. Su içerisinde 0.1 mg dan fazla siyanür bulunursa suda yaşayan çoğu canlıyı öldürebilir. Aynı şekilde miligram seviyeleri bile insanları öldürebilir ve canlı vücudunda birikim yaparak besin zincirinde dolaşabilir. NaCN (sodyum siyanür), kimya sanayisinde ve optik endüstrisinde kullanılmaktadır. HCN (Hidrosiyanik asit) ise siyanür tuzları, hayvan yemi, haşere ilaçlarının üretiminde kullanılmaktadır.

Esas tüketim alanı madencilik olan NaCN, 1800’lü yıllardan beri bu işte kullanılmaktadır. Özellikle metallerin üretiminde kullanılan siyanürün, günümüzde altın ve gümüş üretiminde çevreye zararsız alternatifi de vardır. Bu alternatiflere örnek olarak Tiyo Üre (CS(NH2)2) kullanılması mümkün. Ancak bu yöntem tercih edilmiyor. Nedeni ise üreticiler için daha pahalıya malolması.

Siyanürlü üretimde üretim sonucu oluşan artıklardaki siyanürü uzaklaştırmak yoğun konsantrasyon sebebiyle mümkün olmamaktadır. Siyanür artıkları, yeraltı sularına karışmaktadır. Bu ise insan sağlığı konusundaki tehlikelerin başında gelen önemli bir faktördür.

Gümüşköy’de yaşanan olay sonrasında oluşan tepkiler bilindiği gibi daha önce Bergama’da siyanürle altın arama karşıtı eylemleri hatırlattı. Ancak bu durum ülkemizde salt Bergama ve Gümüşköy’le sınırlı değil. Ülkemizde, Siyanür Liçi adı verilen yöntemle uzun yıllar maden işletmeciliği yapılıyor. Bu bölgeler şöyle sıralanıyor;

  • Kütahya-Tavşanlı-Gümüşköy 1987′den beri faaliyette ve Türkiye’nin ilk siyanürle maden elde edilen işletmesi.
  • İzmir-Bergama-Ovacık Bergama’da siyanürlü yöntemle madenciliği ilk kez geniş toplumsal tepkinin doğmasına neden oldu. 2005 yılından bugüne Koza grubuna ait madencilik şirketi burada siyanürlü altın çalışması yapıyor.
  • Uşak-Eşme-Kışladağ TÜPRAG Metal Madencilik AŞ 2006′dan beri bu madende çalışıyor. Maden cevheri geniş brandaların üzerine dökülen toprağın üzerine siyanür serpilerek elde ediliyor. Madenin faaliyete geçmesinden kısa bir süre sonra, yörede 1500 kişi zehirlendi. Bu olaya ilişkin köylülerin ve mühendis odalarının madenci şirkete karşı açtığı dava yıllardır sürüyor. 10 Mayıs’taki duruşma Bilirkişi raporunun halen hazırlanmaması nedeniyle 5 Haziran 2011 tarihinde devam edecek.
  • Gümüşhane-Mastra Koza grubuna ait bu maden 2009 yılında faaliyete geçti. Bu maden nedeniyle Kelkit çayı ve havzası tehlike altında.
  • Erzincan-İliç-Çöpler Çalık Maden İşletmeleri A.Ş. (Çalık Maden) ile Kanada menşeli Anatolia Minerals Development Limited (Anatolia) ortaklığında madencilik faaliyeti için çalışma yapılıyor. 1999 yılında madencilik faaliyetleri için farklı şirketlere ruhsat verilen bölgede başka şirketlerin de altın madenciliği için çalışma yürüttüğü biliniyor.
  • Manisa-Turgutlu-Çaldağ SARDES Nikel Madencilik A. Ş. nikel madeni için faaliyet yürütmek üzere 2009′da gerekli ruhsatı aldı. Eşme’deki gibi serpme yöntemiyle çalışılıyor. Farkı siyanür yerine sülfürik asit kullanılması. Madende ayrıca kanserojen bir madde olan nikel toz halinde atmosfere karışıyor. Çaldağ açık alanda sülfürik asitle maden elde etme yönteminin pilot bölgesi.
  • Balıkesir-Balya-Kadıköy Kurşun madeni 1939′da kapatıldı. Kimyasal madencilik yapılan ilk bölgelerden biriydi. Topraktaki düşük kurşun miktarını elde etmek için kimyasal solüsyonlar kullanıldı. Bugün madende halen dört milyon tonluk işlenmiş atık bulunuyor. Bölge Manyas gölüne çok yakın. (Kaynak:Haluk Kalafat Bianet.org)

Yeni maden işletmeleri için izin verilen ya da verilmek üzere olan Türkiye’de yaklaşık 560 bölge var. Bunların kaçında kimyasal madencilik yapılacak tam olarak belli değil. Ancak bazı bölgelerde bu olasılık yüksek. Bu örneklerden bazıları ise şöyle;

  • İzmir-Efemçukuru köyü,
  • Ordu – Fatsa-Altıntepe köyü,
  • Trabzon -Tonya ve Maçka,
  • Giresun -Bulancak,
  • Rize – Kalkandere-Çayırlı,
  • Niğde -Ulukışla,
  • Tunceli -Ovacık,
  • Manisa -Sart,
  • Eskişehir -Kaymaklı,
  • Artvin – Cerattepe.

Görülüyor ki önümüzdeki dönemde sayıları hızla artacak olan zehirli maden işletmeleri halkın sağlığını tehdit etmeye devam edecek.

Kapitalistler kar hırsları sayesinde çevre ve halk sağlığı konusunda alınabilecek en basit önlemleri dahi almamaktadır. Bu aynı zamanda onların sınıfsal gerçekliğidir. Kapitalizm çevreyi ve ucuz işgücünü hoyratça kullanmak için elinden gelen her şeyi yapar. Çocuk işçi kullanımından tarımda kota uygulamasına kadar yaşanan ve halklara dayatılan her olgu bunun somut gerçekliğidir. Günümüzde yaratılan dünya yok oluyor gibi spekülasyonlarda egemen ağızlarda sakız haline gelmiş bulunuyor. Ancak ne Kyoto protokolu nede başka benzer platformlar da dillendirilen yokoluş senaryoları bir aldatmacadan öteye gitmeyen pratiklerdir. Kapitalist/emperyalist sistemin yarattığı tüm sorunlar kalıcı etkilere neden olabilir. Ancak bu durum herşeyin sonuna gelindiği anlamına gelmiyor. Aksine egemenler bilinçleri bulandırarak kurtuluşun kendi ellerinde olduğu fikrini kitlelere empoze etme derdi içerisindedirler.  Küresel ısınma senaryoları ve nükleer silahların kısıtlanması konusundaki tartışmalar da bu yöntemlerin farklı uzantılarıdır. Her felaket karşısında vurdumduymazca söylemlerle halkların karşısına çıkan egemenler bu durumu bırakalım engellemeyi aksine kalıcılaştırmayı sağlarlar.

Yenilenebilir bir dünya mümkün. Kısacası hiçbir şey için geç kalınmış değil. Ancak bu durumu ortadan kaldıracak en önemli olgu devrimci bir irade ve insanlıktan yana atan yüreklerin müdahalesidir. İnsan ve doğa ilişkisi Marks’ın da belirttiği gibi birbirini koşullandıran etkenlerdir. Ve bu durum her ikisine de düşman olan kapitalizmin yıkılmasını zorunlu bir hale getiriyor.

TEK YOL DEVRİM

İskender Kahraman

Sayı 33

(Haziran – Ağustos 2011)