Bu Kadar Israr, İddia ve Dolayısıyla Parçalanma Valilik İzni İçin miydi?

1 Mayıs’ı önceleyen günlerde sendikalardan çeşitli devrimci yapılara kadar uzanan bir yelpaze içinde yaşanan tartışmaların, alınan ve sıkça değişen kararların; süreci yakından takip edebilme şansına sahip olan kesimlerce bile yeterince kavranamadığına inanıyoruz. Özellikle süreci basından izleyip mitinge katılanlar için yanılma olasılığı hiç bu denli yüksek olmamıştı. Ne yazık ki sol potansiyeli oluşturan ve giderek daralan kitle de büyük oranda, verilenle yetinmekte, süreçteki çelişkilere dahi çoğu kez kafa yorma ihtiyacı duymamaktadır.

“Bu kez tek başımıza da olsak Taksim’e çıkacağız” diye başlayan ve çeşitlenerek büyüyen tartışmaların neden, Yenikapı’da son bulduğunu sorsak, Süleyman Çelebi gibi kimilerinin bunun da bir kazanımolduğunu söyleyeceğini biliyoruz. “Görkemli ve yoğun katılımlı bir 1 Mayıs” iddiasıyla başlayan tartışmaların, son yılların en görkemsiz 1 Mayıs’ını yarattığını, NATO zirvesi öncesinde İstanbul’da, tam da emperyalizmin temenni ettiği biçimde kitlenin fiziken ve ruhen parçalandığını söylersek; söz konusu tartışmanın öznelerinin bu sonuçta kendilerinin kabahatinin olmadığını söyleyeceklerini biliyoruz. Gerçekten öyle mi? Gerçekten reformizm veya statükoculuk tartışmaları, ortaya çıkan sonucu açıklamaya yetiyor mu?

Emperyalizmin ne olduğunu bilen herkes, kollarının uzun olduğunu, darbeler yaptığını, meclislerden kararlar çıkardığını, seçimler kazandırdığını, vb. bilir. Fakat emperyalizmin bu müdahaleciliğini an’a indirgemek gerektiğinde bunu pek çok kişi ve yapının başaramadığını; hatta olgularda emperyalizm parmağı aramanın “komplo teorisi” olarak algılandığını biliyoruz. Buna rağmen biz, 1 Mayıs öncesinde yaşanan tartışmalı sürece dair, çeşitli sorular eşliğinde bir “komplo teorisi” geliştirdik. Hiç olmazsa, ezberle veya kulağına fısıldanan sınırlı bilgiyle yetinme alışkanlığı içinde olanları soru sormaya sevk etmiş oluruz.

* Sendikalar dahil hemen hiçbir yapıda nitel veya nicel açıdan herhangi bir büyüme/gelişme söz konusu değilken, 2004 1 Mayıs’ında neden Taksim meydanı gündemleştirildi?

* Devrimci yapılar, mevcut koşullarda Taksim’e “dövüşerek” girme dışında bir yol olmadığını, yani izin almanın mümkün olmadığını bildiği halde ve söylemi farklı olmasına rağmen; neden izin talebini aşan hiçbir çabada bulunmadı?

* Taksim için yapılacak hazırlıkta götürülecek kitlenin niteliği de farklı olmalıdır. Bizler bu konuda da farklı bir hazırlığa tanık olmadık. Bu da her şeyin izin olasılığı üzerine oturtulduğunu göstermiyor mu?

* Başından beri KESK ve DİSK önderliğinin çizgisinin bir nebze dahi aşılmadığını gördük. İradenin onlara teslim edilmesinin; Taksim’e gidememek, parçalanmak ve hatta 1 Mayıs’ı basın açıklamasına kadar indirgemek gibi sonuçları doğurabileceği, onları tanıyanlar için güçlü bir olasılık iken; neden onlara tabi olundu?

* Devrimci yapılarla toplantı yapıp karar almaktan köşe-bucak kaçan KESK, TMMOB, vb. yapılar; ortada hiçbir sorun yokken dahi “onlar olay çıkarır, cam kırar” diyerek devrimcilerle bir araya gelmeye dahi çoğu kez rıza göstermezken; bu kez taş, kavga, cam kırığı ve hatta kan ihtimalini bağrında taşıyan bir tercihin, başından sonuna kadar öznesi olmaktaki ısrarı, doğal olabilir mi?

* Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu’ndan ayrılan ve BAK içerisinde yer alan eğilimin, “sol” olma özelliği dahi tartışılır hale gelen ve “Küreselleşen emperyalizmin solu” olarak açıklanabilecek bir partinin ideolojik belirlenimi altında hareket ettiği bilinmektedir. Bu partinin TMMOB, KESK, vb. yapılar içerisindeki ağırlığı sebebiyle; artık bu yapıların çoğu kez ya alana çıkmadıklarını, yada ADD ile beraber çağrı metni hazırlayacak kadar savrulduklarını ve özü boşaltılmış eylemler örgütlediklerini, subjektif nedenlerle gözleri perdelenmemiş herkes görmektedir. İşte çeşitli sendika ve demokratik kuruluşların hareket kabiliyetini akamete uğratan bu anlayışın önderlik ettiği konfederasyon ve birlikler, 1 Mayıs’ta birden bire nitelik değiştirmediyse; ne olmuştur? Süleyman Çelebi, Sami Evren veya TMMOB önderliğinin oynadığı rolün arkasındaki gerçekler nedir?

* Abide-i Hürriyet’i istemiyor görünüp Taksim’de ısrar eden Süleyman Çelebi’nin arada bir Kazlıçeşme’yi anmasının sebebi nedir? Kazlıçeşme, Abide-i Hürriyet’ten daha uygun ve anlamlı bir alan mıdır? Kazlıçeşme dahi telaffuz edilebildiğine göre Taksim’deki ısrarın bir ciddiyeti veya etkileyicilik gücü kalıyor mu?

* Miting sonrasında Süleyman Çelebi’nin “Bugünden itibaren artık Saraçhane de değer kazanmıştır” biçimindeki açıklaması, peşinden sürüklediği kitlenin gözünü boyamak değilse nedir? Daha önce koordinasyon eylemlerinde izinsiz olduğu ve hatta kurumlar tek tek dolaşılarak tehdit edildiği halde Saraçhane’de toplanılmış, Beyazıt’a yürünmüştü. Peşinden bir kez daha Saraçhane’de toplanılmış hatta polisin saldırısı söz konusu olmuştu. O zaman “değerli alanlar” listesine girmeyi haketmeyen Saraçhane; neden bu kez, söz konusu onura layık görülmüştür? Kadıköy’de şehit verildi; Çağlayan’da insanların kanı döküldü; bunları değil de Saraçhane’yi değer listesine taşımak; farklı gayretin ürünü değil midir? Elbette ki 1 Mayıs için Çağlayan dışında yeni yerler ve hazır olunduğunda Taksim zorlanmalı. Önemli olan, bu amaca; ona uygun zamanlamalarla, yöntem ve araçlarla; üstelik 1 Mayısları zayıf düşürerek değil,güçlendirerek ulaşmaktır.

* Tartışmalarda gündemin yapaylığı, öznellik ve zorlamalar öylesine yoğundu ki, sonuçta bir daha “TÜRK-İŞ’le birlik yapılmayacağı” gibi, ancak çocukların ağzından çıkabilecek laflar edildi. Genel Başkan’larının kimliğinden bağımsız olarak TÜRK-İŞ, yüzbinlerce üyesi ile Türkiye’nin en büyük Konfederasyonudur. Bunu yok saymak için insanın aklının çok özel hesaplarla çelmelenmiş olması veya kişinin özel bir rol almış olması gerekiyor. S. Çelebi, TÜRK-İŞ’le bir daha neden birlik yapmama lüksünün olmadığını çok iyi biliyor. Orada devrimci kimlikleriyle anılan şube başkanlarının, mücadele gelenekleri ile kendilerini kanıtlamış Tuzla Deri-İş gibi örgütlenmelerin olduğunu da çok iyi biliyor. Kendisi bunlardan daha ileri bir duruşa sahip olmadığı halde; bu çıkışı S. Çelebi neden yapmıştır?

* Saraçhane’den sonra yönün Taksim veya Beyazıt olmamasının nedeni nedir? İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın cep telefonu ile yönlendirmesi sonrasında polisin, otobüsleri orada olması sebebiyle Yenikapı’ya yürüyüşe izin verdiği doğru mudur? S. Çelebi’nin “kazanım” dediği bu mudur?

Sonuçtan hareketle olaya bakarsak; KESK, DİSK ve TMMOB önderliği, adeta aşındıra aşındıra, sürükleye sürükleye “Taksim çağrıları”nın Yenikapı’da son bulmasını sağlamış ve ortaya çıkan bölünmede iradi bir rol almış olmuyor mu?

Ayın 29’una kadar bekleyen, bu nedenle de gazetelere ilan verme şansını yitiren ve aynı gün bir uyarı metni de yayınlayan Devrimci Hareket; böylesine şaibeli bir önderliğin peşinden gidip, alet olmamak için; Devrimci Demokrasi, Alınteri, İşçi Köylü vb. yapıların da varlığını/tercihini dikkate alarak Abide-i Hürriyet’te bulunma kararını almıştır. Yaratılan bulanık ortam sebebiyle kimi dost ve okurlarımızın Saraçhane’ye gittiğini ve bu nedenle bizlerle buluşamadığını biliyoruz. Gelişmeler, yukarıdaki sorular eşliğinde masaya yatırılabilirse, neden-sonuç ilişkisi daha objektif olgular üzerinden kurulabilecek ve Devrimci Hareket’in bir kez daha isabetli bir karar aldığı görülecektir.

1 Mayıs; 30 Nisan’da tamamlanan süreç için bir özet; 2 Mayıs’ta başlayacak süreç için bir önsözdür. Dünya’da tekrar yükselişe geçen sol dalganın ülkemizde hala devam eden bir düşüşle karşılık bulması, eğer salt “dışsal” nedenlerle açıklanamayacaksa; artık, “içsel” nedenler daha açık ve cesurca seslendirilmelidir. Bilinmelidir ki hastalık kabul edilmiyorsa, tedavisi de söz konusu olmaz; sorunların varlığı ve boyutu kabul edilmeli ki çözüm bulunabilsin. Tabii ki bunun yolu, örneğin Atılım’ın yaptığı gibi “Emep’in Abide-i Hürriyet statikoculuğu” manşetleri atmak değildir. Bizler, yukarıdaki soruları, süreci ciddiyetle değerlendirmek için hazırladık. Böyle bir sorumluluk ve ciddiyete sahip olanların ilgisini çekebileceğini inanıyoruz.

02 Mayıs 2004