Bilim mi, Amprio-Kritisizm mi?

BİLİM Mİ, AMPRİOKRİTİSİZM Mİ? YOKSA TARİHİN TEKERRÜRÜ MÜ ?

Deniz Kaynak

“Marksist geçinen bazı yazarlar, bu yıl, Marksist felsefeye karşı gerçek bir kampanyaya giriştiler. Altı aydan kısa bir zamanda, esas olarak ve hemen hemen sadece diyalektik materyalizme saldıran dört kitap çıktı. Bunların ilki ve en önemlisi, Bazarov, Bogdanov, Lunaçarski, Bermann, Hellfond, Yuşkeviç ve Suvurov’un yazılarından derlenen Marksist Felsefe Üzerine (?“karşı” denseydi daha doğru olurdu) Denemeler’i (St.Petersburg 1908); sonra Yuşkeviç’in Materyalizm ve Eleştirel Gerçekçilik’i; Berman’ın Çağdaş Bilgi Teorisi Işığında Diyalektik’i, Valentinov’un Marksizm’in Felsefi Yapıları’dır.

Bütün bu adamlar, Marks ve Engels’in, felsefi görüşlerinin, diyalektik materyalizm olduğunu defalarca belirtmiş oldukları gerçeğini bilmezlikten gelemezler. Siyasi görüşlerin keskin ayrılıklar olmasına karşın, gene de bütün bu adamlar diyalektik Materyalizme duydukları kinde birleşmişlerdir ve gene de felsefede Marksist olduklarını öne sürmektedirler.” (1)

Böyle başlıyor Lenin Materyalizm ve Amprio-kritisizm’de lafa.

Yıl 1908 . Rusya’da gericilik döneminin yaşandığı yıllar.

1909 yılında yayınlanan bu eser 19051907 Rus devriminin yenilgisiyle baş gösteren kafa bulanıklığının hızla yayılmaya çalışması ve ardından da felsefi idealizmin kitlelere doğru/devrimci normlar olarak sunulmaya çalışılmasına karşı ele alınmıştır. Bu dönemde Rus aydınlarının çoğunda görülmeye başlayan bu bulaşıcı ölçeksizlik hastalığı Amprio-kritisizm Özellikle gericilik döneminde Bolşevikler arasında da felsefe sorunlarında görüş ayrılıklarının çıkmasına neden olmuştur.

Bilindiği gibi Rusya da devrimin yenilgisi ile baş gösteren gericilik dönemi, bütün alanlarda kendisini açıkça hissettirmişti.

Devrim ile birlikte oluşan devlet Duma’sı yeni bir yasa ile birlikte lav edilmiş, yerine, yeni seçim yasası ile birlikte, Duma’da toprak ağalarının, ticaret ve sanayi burjuvazisinin temsilcilerinin sayısını arttırarak yeni bir yönetimin oluşması sağlanmıştı. Bunu izleyen günlerde ise çarlık hükümeti, proleteryanın/partinin politik ve mesleki örgütlerini şiddet kullanarak dağıtmaya başlamış ve bir çok devrimcinin darağaçlarında can vermesini sağlamıştı. Çıkarmış olduğu yeni tarım yasası ile birlikte köylü komünlerinin ortaklaşa kullandığı toprakları tekrar özel mülkiyet haline getirmiş ve zorla düşük bir ücretle bu toprakların tekrar ağalara satılmasını sağlamıştı. Sanayii alanında hayata geçirdiği yeni politikalarla yeni kapitalist grupları güçlendirerek kapitalizmin temellerini sağlamlaştırma yolunu seçmişti. Büyük bankaların sayısı çoğalmış ve bunların sanayideki rolleri daha da yükselmişti. Yabancı sermaye akını gittikçe artmıştı. Böylece Rusya’daki sistem tekelci ve emperyalist kapitalist sisteme dönüşme aşamasına gelmişti.

Bu yıllarda partinin üzerinde ise yoğun baskılar uygulanıyordu. İllegal faaliyet yürütmek zorunda kalan komünist partisine karşı da amansızca bir mücadele sürdürülmekteydi..

“…bu yıllar jandarma ve polisin, çarlık ajan ve provokatörlerinin ve kara yüzler zorbalarının işçi sınıfına karşı yürüttükleri haydutça,barbarca saldırılar ve baskılarla geçen yıllardı. Ama, işçilere baskı ve şiddetle çullananlar, yalnızca çarlığın ücretli zorbaları değildi. Sanayii’nin durgunluk dönemine girdiği, işsizliğin arttığı yıllarda, patronlar fabrikatörler, işçi sınıfına karşı saldırılarını özellikle şiddetlendirerek, bu yolda ötekilerden geri kalmıyorlardı. Patronlar ve fabrikatörler, yığınlar halinde işçiyi işten çıkarıyorlar, grevlere etkin bir biçimde katılan bilinçli işçileri “kara liste”lerine geçiriyorlardı. “Kara liste”ye alınan bir işçi, artık o iş kolundaki fabrikatörler birliğinin eli altındaki işletmelerinin hiç birinde işe alınmıyordu. İşçi ücretleri daha 1908 yılında %1015 oranında indirildi. İşgünü her yerde 10-12 saate çıkarıldı. Ceza kesme adı altında yapılan soygun yeniden aldı yürüdü.” (2)

Bu durum yalnızca bununla da sınırlı değildi. Karşı saftan gelen saldırı politikası devrimci saflardan da başka yönlerde saldırıya geçmişti. Bu anlamda 1905 devrimi yenilgisi, sadece sistemin tekrar geriye dönüştürülmesi ile sınırlı kalmamıştı. Devrimciler ve özellikle Bolşevik’ler içerisinde inanç yitimini,çözülmeyi ve yozlaşmayı yayma mücadelesini de beraberinde getirmişti.

Özellikle Lenin tarafından “yol arkadaşları” olarak nitelenen bazı aydınlar, genel olarak devrim sırasında burjuva çevrelerden parti saflarına katılan aydınlar bu ruh halinin derinleşmesini sağlamışlar ve bunun teorisini de üretmeye çalışmışlardı. Zaten bu günlerde parti içerisinde bulunan bir çok aydın parti saflarından uzaklaşmayı tercih etmişler ve açıktan açığa karşı devrim saflarına geçmişlerdi. Bazıları da gerek parti içerisinde, gerekse partiye bağlı legal derneklerde, sendikalarda vs. boy göstererek partiye ve onun devrimci ideolojisine karşı mücadele yürütme anlayışıyla hareket etmişlerdi. Bu anlamda hakim sınıflar, gericilik dönemini baskı ve zorla sürdürmekle beraber, ideolojik cephede de bulanıklıklar yaratarak, Marksizm’e karşı savaş açmışlardı. Öyle ki bunu izleyen günlerde Marksizm’i eleştiren, baltalayan, devrimi küçümseyen, ihaneti öven, bireyi ön plana çıkartan ve hatta cinsel ahlaksızlığı dile getiren bir çok moda yazar bile meydana çıkmıştı.

Bu dönemde Marksizm’e karşı yürütülen bu faaliyetler, alışılagelenin aksine gizli bir biçimde yürütülmekteydi. Sözde Marksist olduklarını savunan bir çok insan, yazar Marksizm’e karşı “Marksist” görünerek, yani suratlarına gizli bir maske takarak çeşitli faaliyetler yürütmekteydiler. Bütün bu yazarlar kendilerinin Marksist olduklarını dile getirip bir diğer yandan da marksizmin temellerini savunma bayrağı adı altında marksizmin “reform”larından bahsetmekteydiler. Ve bu sayede parti içerisindeki işçilerin fikri bulanıklıklara kapılmasını ve Marksizm yerine revizyonizme sürüklenmesinin yolunun da önünü açmaya çalışıyorlardı. Ve bazı “aydınlar” yeni bir din kurmanın zorunlu olduğunu savunacak kadar da ileri gitmekteydiler. (tanrı arayıcılar)

Hal böyle olunca Marksistlere de, bu tehlikeli duruma karşı, Marksizm ile onun taklidine karşı mücadele etme görevi düşmekteydi. Fakat bu anlamda Lenin dışında hiç kimse böyle bir şeye yanaşmıyor, Plehanov dahil diğer Menşevikler de sadece önemsiz bir iki yazı ile durumu geçiştirmeye çalışıyorlardı.

Bu dönemde Amprio-kritisizm’i savunanlar (Lunaçarski, Bogdanov, Suvurov, Yuşkeviç vs.) yani bir diğer adıyla Mach’çılar Felsefede idealizmi yaymak ve subjektif bakış açısıyla Düşünce ekonomisini bilginin temel kanunu olarak gören bir anlayışı yaymaya çalışıyordu. Marksizmi özünden saptırmaya çalışıyorlar buradan hareketle felsefede idealizmi yayarak yeni arayışlara ve kitleleri mutlak bir yaratıcının varlığına kendileri bunu açıkça söylemeseler de inandırmaya çalışıyorlardı.

Bu anlamda Lenin kolları sıvıyor ve dönemin bazı Rus Aydınlarının isimleri alıntıda var Mach’çı felsefe yoluyla Marksizmi yorumlamalarının yanlışlığına dikkati çekiyor ve metafizik bir düşünce sistematiğinin Marksizm (özünde Materyalizm) ile eş değer görülmesine kesin bir tavırla karşı çıkıyordu. Amprio-kritisizm’i yerden yere vuruyor,bu ideolojinin özünde Marksizme karşı olduğunu gerçek bir dille kanıtlıyordu.

Zaten Marksizm ile içli dışlı olan yada o veya bu şekilde felsefeyle ilgilenen bir çok insan iyi bilmektedir ki bu iki teori özünde birbirine zıttır.

Öyle ki; Mach’çılık herhangi bir nesnenin duyumlar sayesinde varolduğunu savunan metafizik bir felsefedir. Maddeciliği reddeder. İnsan fikrinin, maddenin yansıması olduğuna karşı çıkar. Bu bağlamda hareket noktası zaten Materyalizme aykırı olan bu düşünce Marksizmle eşdeğer görülemez. L

akin bu akımın savunucuları tam tersi bir yönde hareket ederek marksizme karşı mücadele etmek yerine, gerçek Marksistler gibi görünerek o kisveye bürünerek günümüzde de olduğu gibi bu akımı marksizmin bir dayanak noktası olarak göstermekten çekinmemiştir. Aydın, entelektüel görünümleriyle birlikte ısrarla bu yanlış nokta üzerinde hareket etmişlerdir.

Bu eserle birlikte Lenin tarafından “Diyalektik materyalizm yıkıcıları” olarak adlandırılan bu kişiler kitapta materyalizm yerine bir çeşit materyalizm koyma faaliyetlerinden dolayı suçlanmakla birlikte iyi bir materyalizm dersi almaktan kurtulamamışlardır. Ve her ne kadar kendilerini Marksizm adına bir şeyler yapmış olarak gösterseler de sonları kaçınılmaz olarak iyi bir materyalizm/marksizm dersi almaktan öteye geçmemiştir.

Mach’çılık yani Amprio-kritisizm, temelini bir bilginin gerçekliğini, minimum bilgi aracılığıyla maksimum bilginin elde edileceği anlayışına dayandırmaktadır. Yani duyumların, bilginin sayesinde, nesnelerin varolduklarını savunan ki bu teorinin sonu metafiziğe dayanır bir akımdır.

Gerçeklikten uzak olan bu metafizik görüş, felsefede idealizmin yayılmasına ve objektivizm’in lanetlenmesine kadar ileri gitmiştir.

Nesneleri düşüncenin yansıması olarak gören bu görüş, nesnel gerçekliği bir kenara iterek  duyumlarımız olmadan nesnelerin de olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır. Klasik gelebilir ama bu görüş gözleri kapalı olan bir insanın kafasına düşen taş ya da vücudunun belli bir yerine gelen bir cop darbesinin aslında gerçekte olmadığını düşünen bir şapşalın komik durumunu yansıtır. Aslında cop darbesi gelmese bile, aynı acıyı duyumlar sayesinde hissedilebileceğini savunur. Oysa hepimiz biliriz ki hiç kimse o copları yediğimizde bu acıların duyumlarımızdan geldiğini söyleyemez.

Kitaptan bir alıntı yaparak bu durumu biraz açmak daha yararlı olacaktır.

“fiziğin konusu,duyumlar arasındaki ilişkidir ve duyumlarımızın imgeleri oldukları şeyler ya da cisimler arasındaki ilişkiler değildir. Mach 1883’te Mekanik adlı kitabında aynı düşünceyi tekrarlar: Duyumlar ‘şeylerin imgeleri’ değildir. ‘Şey’, tersine, göreli kararlılığın duyumlar karmaşasının zihni bir simgesidir. Dünyanın gerçek öğeleri, şeyler (cisimler) değil renkler, sesler basınçlar, uzaylar,zamanlardır. ( ki bunlar, alışıldığı üzere, duyumlar dediğimiz şeylerdir)”

…Mach, burada, kesin bir biçimde şeylerin ya da cisimlerin duyum karmaşaları olduğunu kabul ediyor ve kendi felsefi görüşünü, oldukça açık bir biçimde, duyumların şeyleri “simgeleri” olduğunu kabul eden karşıt teorinin karşısına koyuyor. Bu ikinci teori felsefi materyalizmdir. Maks’ın ünlü çalışma arkadaşı ve marksizmin bir kurucusu, materyalist Friedrich Engels, yapıtlarında sürekli istisnasız olarak şeylerden yani cisimlerden ve onların zihindeki yansımalarından ya da imgelerinden söz eder ve açıktır ki, bu zihni imgeler, tamamen duyumlardan meydana gelir. İnsana öyle gelir ki, “Marksist felsefe”nin bu temel kavramını, bu felsefeden söz eden herkesin, hele hele basında onunla övünenlerin bilmeleri gerekirdi.”(3)

Yine aynı eserde Lenin Mach’çılık ile Marksizm arasına şu farkı koyarak ekliyordu;

…O halde, materyalizm ile Mahçılık arasında, bu sorunla ilgili fark, şundan ibarettir: materyalizm doğa bilimleriyle tam bir uyum halinde, maddeyi bir ilk veri, bilinç, düşünce ve duyumu ise ikincil veriler olarak kabul eder, çünkü, duyarlık, en açık ve seçik biçiminde ancak maddenin daha üstün biçimleriyle (organik maddeye) ilintilidir ve “maddenin bizzat yapısının temelinde” duyarlığı andırır bir özelliğin varlığı ancak varsayılabilir.” (4)

O yıllarda yaşanan bu tartışmalar, Lenin tarafından, İdealizm ve felsefi revizyonizm olarak adlandırılıyor, devrimin yenilgisi sonucunda toplumda ve politik partilerde ortaya çıkmaya başlayan ve kısmen de olsa bazı Bolşevikleri kapsayan bu görüşü bezginliğin bir ifadesi olarak tanımlıyor ve özde materyalizm genelde ise devrimci harekete karşı bir faaliyet olarak düşünüyordu.

Bu akım parti saflarında öyle bir etki yaratmıştı ki; Menşevikler dahil bir çok insan bu etki sayesinde devrimin tekrar yükselişinin yaşanacağı ve tekrar harekete geçilebileceğinden kuşku duyuyorlardı. Marksist dünya görüşünün de iflas ettiğini benimsemeye başlıyorlardı. Bu anlamda bazı kesimler partinin devrimci programına güvenmiyorlar, partinin dağılmasını isteyecek kadar da ileri gidebiliyorlardı. (Revizyonizmin daniskası)

Ama ne var ki Bolşevikler bütün bu saldırılara karşı geri durmuyor ve ideolojik anlamda reformistlere ve revizyonistlere karşı amansızca yürüttükleri bir savaşımla doğru devrimci normları parti üyelerine kavratmaya çalışıyorlardı.

Aslında yaşanan bu süreç Bu gün ülkemizde bazı kesimlerde de görmeye başladığımız, sözde çeşitli “ bilimsel dayanaklara yaslanılarak teorize edilmeye çalışılan” ve marksizme karşı, bilime karşı yapılan çalışmalarla çok fazla benzerlik göstermektedir. Çünkü bu anlamda bazı kesimlerde Yeni Peygamber arayışlarına girildiği gözlemlenmekte, Hz İbrahim’in özellikleri kitlelere kavratılmaya çalışılmakta ya da Bilimsel bakış açısı tartışılacak kişiler tarafından yapılan açıklamalarla bilim alanında yeni tezler ortaya atılmaya çalışılmaktadır. Bütün bunlar aynı zamanda “devrimcilik” yada “kurtuluşçuluk” adına yapılmakta olup bir mücadele çizgisinin doğru politikaları ya da tahlilleri olarak benimsetilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki bir çok şey bu anlamda geçmişle de fazlasıyla benzerlikler taşımaktadır.

Ülkemizde farklı anlayışlarda ama aynı tarzda izlenen bu tür hareketlerin amacı nedir bilemiyoruz ancak yıllar öncesinden yaşanan pratiklerin aynı tarzda geliştiğini gözlemleyince de durumun amaçlı bir faaliyet olduğunu inkar edemiyoruz. Belki de tesadüf diyerek geçiştirilecek bir durum da olabilir ama en azından bilimdışı bir nitelik taşıması bakımından es geçilemeyecek bir durumdur söz konusu olan.

Aradan neredeyse Yüzyıl geçmesine rağmen aynı anlayışla bilimin aydınlığına karşı izlenen yolun/tarzın (devrimci kisveye bürünerek) geçmişten farklı olmaması da bizleri şaşırtan başka bir durum tabi ki.  Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz sayılarda elimizden geldiği kadar irdelemeye çalıştığımız Newton Fiziği ve Kuantum Fiziği konusundaki değerlendirme de bu durumla bağlantı kurulabilecek bir meseledir.

Nitekim bizde Devrimci Hareket Dergisi olarak Kuantum Fiziğinin Klasik fiziğe karşı bir antitez olarak dayatıldığı anlamsız tartışmaya elimizden geldiği kadar cevap vermeye çalışmış ve bu bakış açısıyla hareket edenleri post modern görüşlerine dayanak aramakla suçlamıştık. Çünkü bu tartışmalarda aslolan şey bilim alanında yeni keşifler yapmak değildi. Aksine bu tartışmaları kamuoyuna sunmanın/açmanın tek sebebi vardı, o da bilim alanında realitenin es geçilmesini sağlamaktı. Bu sebeple suni bir takım gerekçelere ya da soyut bir takım önermelere ihtiyaç duyulmuş, bununla birlikte, bu iki teori arasında zıtlık olduğu ileri sürülerek bilimde “bilinemezcilik” savunulmuştur.

Özünde bir yaratıcının varlığına duyulan özlemin yattığı bir düşünce ürünü olan bu faaliyet, tıpkı Yalçın KÜÇÜK “hoca”nın GÖKTANRI’ya inanması gibi bir durumun vahametini yansıtmıştır. Zira, bilimde bilinemezciliğin yada insan oğlunun bilim alanındaki bütün gelişmelerin yanında yinede etkisiz kalabildiğinin ve her şeyin mutlak bir yaratıcı sayesinde oluştuğunun savunulduğu bir fikir başka türlü açıklanamaz/değerlendirilemez. Fakat ne olursa olsun ve mutlak bir yaratıcının varlığını ne şekilde savunurlarsa savunsunlar ve hatta ne kadarda büyük bilim adamı (safsata uzmanı, evrim düşmanı) Harun YAHYA rolüne de bürünseler bu arkadaşlar seçmiş oldukları yanlış konu ile birlikte bunu ispatlamak şöyle dursun tartışmayı derinleştirememişlerdir bile. Çünkü Diyalektik Materyalizm bu anlamdaki bütün tartışmaları yıllar öncesinde sonuçlandırmış Fizik’te, Kimya’da ve Biyoloji’de ki bütün hareketlilikleri nesnelerin birbirleriyle olan etkileşimleri ile inceleme gerekliliğini savunmuştur.

Bu anlamda Engels “Doğanın Diyalektiği”nde şunları vurgulayarak tarih öncesi benzerlere iyi bir tokat atmıştır. “maddenin varoluş biçimi ve doğasında varolan, nitelik olarak açıklanan hareket, en genel anlamda, basit yer değiştirmeden yer değiştirmeye kadar,evrende yer alan bütün değişiklikleri ve süreçleri kapsar. Bundan dolayı biz, doğa bilimin tarihsel evriminde,her şeyden önce, basit yer değişikliği teorisinden, göksel cisimlerin ve yersel kütlelerin mekanik hareketinin nasıl geliştiğini görürüz…..”

“Bizce kavranabilen tüm doğa,bir sistem biçimidir, cisimlerin karşılıklı bağlantılarının bir toplamı biçimidir ve biz, burada, cisim deyince, yıldızlardan atomlara kadar, hatta varlıkları kabul edildiği ölçüde, esir parçacıklarına kadar bütün maddi varlıkları anlarız. Bu cisimlerin bir karşılıklı bağlantı içinde bulunduğu gerçeği, onların birbirini etkilediği gerçeğini içinde taşır ve onların bu karşılıklı etkisi de açıkça hareketi oluşturur. Burada da anlaşılıyor ki, madde, hareketsiz düşünülmez. Ayrıca madde, karşımızda, varolan, varolduğu gibi de yaratılamayan ve yok edilemeyen bir şey olarak duruyorsa, bundan, hareketin de, yaratılamayacağı gibi yok edilemeyeceği sonucu çıkar. Bu vargı,evrende bir sistem, cisimlerin karşılıklı bağlantılı bir birliğinin kabul edilmesiyle, reddedilemez duruma geldi. Bu nokta doğa bilimde geçerlilik kazanmadan çok önce felsefe tarafından ortaya konulduğu için felsefenin hareketinin yaratılamazlığı ve yok edilemezliği sonucuna,doğa bilimden neden tam iki yüz yıl önce vardığı kolayca anlaşılır.” (5)

Yıllardır bilim alanında,hatta Galileo döneminden bu güne kadar izlenen bütün süreçlerde gericiler ve bilimin karşısında karanlığı savunan güçler, hep aynı taktiklerle hareket ederek mutlak bir yaratıcının varlığı konusunu gündeme getirmeye çalışmışlardır. Özellikle de Feodal toplumda yaşanan bu karanlık süreç, kendi tarihsel gerçekliği içerisinde Kiliseler tarafından radikal tavırların alınmasına ve ilericilerin cezalandırılmasına bile neden olmuştu. (Engizisyonlar)

Bu bağlamda dün Maddenin en küçük yapı taşı olan Atomun varlığına ve parçalanabilirliğine karşı çıkanlar bugün de kanıtlanmış olmasına rağmen bu anlayışla kuantum fiziği ve Newton fiziği arasında bir çelişki olduğu düşüncesi ile hareket etmişler ve bu anlamda bilinemezciliği keşfettiklerini zannederek (açıkça söylemek gerekirse yeni bir yaratıcı bulmaya çabaladıklarından dolayı) sessiz bir şekilde materyalizme savaş açmışlardır. Halbuki gök cisimlerinin hareketliliğini, birbirleriyle olan bağlılıklarını ve en küçük bir hareketliliğin bile birbirlerine bağlı olarak oluştuğunu ellerindeki dürbünleri bırakarak, teleskoplarla ya da daha gelişmiş araçlarla görmeyi deneseler meseleyi daha rahat kavramış olacaklardı. (Hareketliliklerin makro ve mikro düzeyde izlenebilirliği.) Veya ellerindeki dürbün ya da teleskopların ters taraflarından bakmamış olsalardı küçücük hareketlilikleri dahi basit bir şekilde inceleyebilirlerdi. Ama bunu yapmak için önce bir istencin ve meraklılığın oluşması gerekirdi. Lakin bunu yapmak yerine Bilime kafa tutmak daha kolay olsa gerek. Çünkü bu arkadaşlar bulundukları konum itibari ile bilim için bir istenç dahi duymamışlar ve bu anlamda garip ve şaşılacak bir durumla sinsi bir tarz izlemek zorunda kalmışlardır. Bunun sebebi ise mücadele ivmesinin en yüksek olduğu zamanlarda (icazetli politikaların izlenmediği zamanlarda) radikal söylemlerle hareket ederek, vermiş oldukları mücadelenin doğru çizgisinin getirmiş olduğu ezikliktir. Ya da geçmişte yaratılan bir çok değerin (özellikle kadroların devrimci bakış açıları) bir anda savrulup atılamayacağı korkusudur. Hesabı verilemeyecek ve doğruluğu kanıe teorilerin, savunulamama durumudur.

Durumun ciddiyeti ve özellikle bu konuyu mücadele içerisinde olan insanların tartışmasını sağlamak amacıyla faaliyet yürütmek (yayın organlarında tartıştırılmaya çalışılması) ise bu anlamda bizlere amaçlı gibi gelmiş ve bu tartışmanın nereden kaynaklandığı kafamızı kurcalamıştır. Bir anlamda bu faaliyetler daha önce bayraklarında Orak Çekiçli amblem taşıyanların ve yine bir zamanlar Marksizm’i Leninizm’i kendine rehber edinenlerin bu günkü süreçte Marksizm Leninizm’den intikam alabilecekleri durumunu gündeme getirmiştir . Zira, Halk savaşından sonra savunulan Demokratik Cumhuriyet tartışmaları ve yine bunun ardından Ekolojik toplum teorilerinin piyasaya sürülmesi ya da AB ve ABD olanaklarından yararlanıp emperyalist odakların şemsiyesi altında durulması gibi faaliyetler de bunun örneklerinden olabilir.

Bir hareketin ilk günkü mücadele çizgisiyle bu günkü çizgisi arasında oluşturduğu tezatlıklarda ayrı bir anlamsızlığı taşımaktadır. Çünkü bugün izlenen yol ne “yeni çağ” teorileriyle ne de AB’nin özgürlük söylemleriyle açıklanabilir şeyler değildir.İçinde bulunduğumuz sömürü düzeni ne kadar makyaj yapsa da gerçek yüzünü gizleyememektedir. Sömürü aynı şekilde devam etmekte, DGM’ler, AB vs gibi bazı odaklar tarafından kaldırılsa da sokak ortalarında hala arkadaşlarımız vurulmakta, hala cezaevlerinde devrimci arkadaşlarımıza abuk sabuk mektup cezaları verilmekte, işkence ler devam etmektedir.

Bu anlamda hakim sınıfların bütün gerici anlayışlarına karşı çıkmak yerine, ezilenlerin devrimci mücadelesini bir kenara atmak. Hatta ve hatta bu anlayışlarla bilimin üstünlüğüne kafa tutmak ne kadar doğrudur bilemiyoruz. Yok eğer bu tavırlarla hareket etmekte ısrar ediyorlarsa hepsinin dört kutsal kitaba sarılmaları gerektiğini de salık verebiliriz. Belki o zaman doğru yolu (devrimci yolu değil) bulabilirler. (Günümüzün Tanrı arayıcıları)

Bu anlayışla konuyu Leninden bir alıntı yaparak bağlamaya çalışırsak sanırız bu alıntı her şeyin özünü yansıtacaktır devrimciler ile revizyonistler arasındaki özelliklerin de gerçek anlamda kavranmasını sağlayabiliriz.

“Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkı sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız içinde ve uzlaşma yolu yerine mücadele yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi aramızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyorlar: Gelin bataklığa gidelim! Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da,karşılıkları şu oluyor: Ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyormusunuz! Evet beyler! Yanlızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin geçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte “özgürüz”, yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğe karşı da savaşmakta özgürüz! “(6)

Son tahlilde ise Bilimin karşısında kendi çıkarları için karanlığı savunmak zorunda kalanların, yüzyıl öncesinde olduğu gibi bugün de aynı kararlılıkla bilimin gerçekliği karşısında ezileceklerini ve kendi bataklıklarında sürüneceklerini garanti edebiliriz. Ve hepsine Harun YAHYA ile birlikte geçirecekleri uzun, mutlu ve bol safsatalı bir yaşam dileriz.

TEK YOL DEVRİM

KAYNAKÇA ( 1 ). Lenin / Materyalizm ve Amprio-Kritisizm, Sol Yayınları ( 2 ). Stalin / Bolşevik Partisi Tarihi Bilim ve Sosyalizm Yayınları ( 3 ). Lenin / Materyalizm ve Amprio-Kritisizm, Sol Yayınları ( 4 ). Lenin / Materyalizm ve Amprio-Kritisizm, Sol Yayınları ( 5 ). F.Engels / Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları ( 6 ). Lenin / Ne Yapmalı,