Bayrak Provokasyonu ve Ardındaki Gerçekler

Mersin’de Newroz kutlaması sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere atıp çiğnemesi sonrasında, bu görüntülerin televizyonlarda verilmesiyle beraber, toplumun birbirinden farklı duruşlara sahip kesimlerini de kapsayan bir “galeyan hali” hızla oluştu ve bayrakların bile önceden bastırılmış olduğu izlenimi veren bir yönlendirme göze çarptı. Bu oyunun stratejisti veya “teknik direktör”ü için adeta her kafadan bir ses çıktı. Perinçek, 5’i ABD’den, 2’si İsrail’den gelen 7 ajanın bu işi tezgahladığını söyledi. Kürt önderlikleri veya hemen her şeyi Kürt olgusuyla açıklamaya eğilimli kişi ve çevreler, Newroz kutlamalarında 1,5 milyonu aşan toplamın verdiği rahatsızlığın bu tezgahın/provokasyonun hazırlanmasına sebep olduğunu iddia etti; gelişmeyi böyle yorumladı. Türkiye’de yaşanan her gelişmenin ardında ABD’yi arayanlar, toplumda %82’ye varan ABD’ye yönelik tepkinin, yine ABD tarafından farklı yönlere kanalize edilmesi amacıyla bu oyunun sergilendiğini varsaydı. Bunun dışında örneğin, ATO Başkanı Sinan Aygün’ün “Bayrak Provokasyonu”na destek vermesi , “milyonlarca dar gelirli esnafın, tepkisinin farklı yönlere kaydırılması ” olarak yorumlandı.

Çeşitli biçimlerde çoğaltabileceğimiz bu örneklerin gösterdiği gibi, zaten “kafa bulandırma” amaçlı olarak tezgahlanan bir eylem, onun etki alanın dışında kalanlarca yorumlanırken dahi yine bir kafa bulanıklığı gözleniyor. Bu, niyetten öte bir durumdur ve bir yöntem sorununun varlığını göstermektedir.

Bir olay yorumlanırken, olaya dair ilk yansıyan veriler ile ortaya çıkan sonuç birbirini tamamlıyorsa, zaten anlaşılma sorunu yok demektir. Televizyonda yansıyan görüntülere bakılarak bu işi iki çocuğun yaptığı, bu bağlamda büyütülmemesi gerektiği telkin edilseydi zaten sorun bu noktaya gelmez ve gerçekten “iki çocuğun çocukluğu” olarak anlaşılırdı. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi olayın hızla farklı mecralarda akıtılması, tezgahlanma nedenlerine ve tezgahlayıcı öznelere dair veriler sundu.

“BAYRAK PROVOKASYONU”NUN ARKASINDA KİMLER VAR?

Bunun için fal bakar gibi tahminler yapmak yerine, bilimsel olan ve bu tür olaylarda genellikle yanılgı oranını büyük ölçüde düşüren yöntemlere başvurmak gerekiyor. Bizler örneğin, Lübnan’da eski başbakan Harriri’ye yönelik suikast için, “ Bu suikast kimin yararınadır? ” sorusunu sorarak, değerlendirme yaptık. Aynı yöntem, bayrak olayında da bizi sonuca götürür. Bizler, yine de süreci bir bütün halinde irdelemeyi daha ön açıcı ve yararlı görüyoruz.

Bayrak olayının bu denli güncelleşebilmesinin nedenlerini kavrayabilmek için öncelikle, olayın içinde cereyan ettiği sürecin/konjonktürün niteliklerini incelemek gerekiyor. 2004 17 Aralık’ını anımsayalım; gerçekte emperyalizmin ve kapitalizmin genel geçer normlarının dahi kaldıramayacağı denli gerici bir siyasal öze sahip olan AKP, takiyye yaparak AB şampiyonluğuna soyunmuş; bu durum, hem AKP’nin, hem onu kullanan emperyalizmin işine gelmiştir. AKP, emperyalizmi arkasına alarak bir çeşit güç gösterisi yaparken, emperyalizm de Türkiye’de yıpranmış ve dayanmanın sınırlarına gelmiş olan AKP’nin bu durumundan yararlanma yolunu seçmiştir. Dikkat edilirse Türkiye’de bugüne dek hiçbir siyasal iktidara attırılamayan adımlar AKP’ye dayatıldı ve yukarıdan aşağıya bir program dahilinde gerçekleştirildi.

17 Aralık’a kadarki sürecin özelliği, kimi vaatlerin, söz düzeyinde kalmış, “AB’yi istiyoruz” biçimindeki bir soyutluğu aşmamış olmasıydı. 17 Aralık’tan sonra somut gerçeklerle yüz yüze kalındı.

“Yunan lobisinin de baskısıyla Kıbrıs şartı kondu. Ayrıca, Fransa’nın Ermeni Sorunu’nu gündeme getirme olasılığı var. MGK’da alınan ve bir çekince olarak Erdoğan’a ulaştırılan taleplerin hemen hiçbiri 17 Aralık’ta dikkate alınmadı. Bütün bunlara rağmen süreç başlatıldı. Bu süreç belki, o ana kadar prestijini koruması açısından en çok AKP’ye yarayacaktır. Çünkü AKP ve T.Erdoğan bir süredir her şeyi AB ve 17 Aralık’a endeksleyerek politika yaptı; egemen çevrelerin de desteğini bu çerçevede aldı.

2005’in 2004’ten daha zorlu geçeceği, ekonominin bu açıdan sinyal verdiği biliniyor. Bunun dışında AB karşıtı güçlerin çabası oranında AKP tabanında bir çözülme yaşanacak. İşte AKP bu süreci, AB müzakereleri ardına sığınarak aşmayı planlıyor.” (DH, Sayı 16, syf 8-9)

17 Aralık’ta atılan imzanın ne anlama geldiğini, yapılan AB güzellemesinin hızla gerçeklere çarpıp geri geleceğini; AB’nin, emperyalizmle bütünleşmiş sınırlı sayıdaki tekel dışında hiç kimseye hiçbir yararının olmadığını, geçen sayımızda ayrıntılarıyla anlatmaya çalışmıştık. Yine aynı sayıda AB’nin ne olup olmadığının bilinmediğini, bugüne dek pek tartışılmadığını, ama bundan sonra tartışılacağını ve ne olduğu kavrandıkça güzellemenin tepkiye dönüşeceğini söylemiştik. Vurguladığımız bir diğer nokta da AB’nin Türkiye’den Gümrük Birliği, vb. anlaşmalarla istediğini aldığıdır. Bu nedenle, Türkiye’yi birliğe almak bir yarar sağlamayacağı için, “yok” deyip tepki almak yerine, oyalamayı tercih ettiler. Hatta, kamuoyunda AB’ye karşı gelişecek tartışma ve itirazlara, süreci uzatacağı için, olumlu gözle bakıldı. Ayrıca, Türkiye’nin önüne, Kürt sorunu, Kıbrıs, Ermeni Sorunu gibi aşılması güç problemler kondu; bunlar, 3 Ekim öncesinde bitirilmesi gereken ödevler olarak öne çıkarıldı. İşte bu, AKP’nin somut gerçeklikle yüzleşme anıydı. Diğer bir ifadeyle, AKP için saatli bomba kuruldu ve işlemeye başladı. Çünkü dayatılan uygulamalar, Türkiye’nin bugüne dek bir çeşit ulusal doku olarak işlediği temel tezlerle çelişiyordu. Ulusal birlik, bütünlük, bayrak, Atatürk’ün ilkeleri, laiklik gibi olgular, bugüne dek devletin varlık nedeni sayılacak denli bir önem atfedilerek, bir tabulaştırma süreci yaşandı. Bunlar, 80 yıllık devletin ayrılmaz parçaları olarak görüldü. Silahlı Kuvvetler veya ülkedeki siyasal şekillenmeyi ifade eden yapılar, son tahlilde emperyalizme bağımlı işbirlikçi bir karakterde biçimlenmiş olmasına rağmen, işleyişte görece özerk bir boyut da söz konusudur. Bunun açığa çıktığı noktalardan biri de 80 yıllık devletin ayrılmaz parçası sayılan değer yargılarıdır. Bu değer yargılarından birkaç ay içinde kopup, her şeyi değişime sokmak mümkün değildir.

1965’lerden bugüne dek AB (AET, vb.) başlığı altında genellikle tekelci burjuvazinin talepleri doğrultusunda kapitalizmin işleyişine, sömürüye ilişkin konular gündeme getirildi, tartışıldı. Ama bugün gelinen noktada artık, T.C Devleti’nin bilinen biçimiyle varolup olmayacağı tartışma konusudur. Türkiye Devleti’nin çok güçlü/köklü faşist değerlere sahip olduğu, bu temelde örgütlendiği, katı milliyetçi bir nitelik taşıdığı düşünülürse, mevcut gerilmenin nedeni daha kolay görülür . Söz konusu gerilme, üzerine oturacağı değerler ve arkasına alacağı güç bileşenleri bağlamında, AB ve ABD’yi dışlayan noktaya da varabilir; kerhen de olsa, emperyalizmin beklentilerinin adım adım karşılanması biçiminde de sonuçlanabilir.

Aslında, belirli kesimlerde bir süredir bir tavır alış zaten gözleniyordu. Basın açıklamaları, bildiriler, sempozyumlar, Harp Akademileri’nin basına açılması ve açık seminerler düzenlenmesi, uluslararası stratejistleri çağırıp onlara seminerler düzenletmek; kamuoyu oluşturma biçimindeki hazırlığın parçalarıydı. İşte tam da Ek Protokol’ün imzalanması ve İncirlik konusunda son kararın verilmesi aşamasında ve AB ile ABD’nin, Türkiye ile ilişkilerin eskisi gibi iyi gitmediği mesajını verdiği bir dönemde toplumda farklı ve güçlü bir odağının varlığı hissettirilmek istendi. Bir süre için sorun karşılıklı mesajlarla aşılmak istendiyse de, mesajların giderek etkileyicilik gücünü yitirmesi sebebiyle, söz konusu politika ve beklentilerin kitleselleştiğini gösterme ihtiyacı duyuldu. İşte tam da bu noktada bayrak olayıgündeme sokuldu.

AB yolunda, bayrak sembolüyle gündeme sokulan direnç, gerçekte, antiemperyalist bir nitelik taşımaktan uzaktır ve tekelci sermayenin inisiyatif yitimi anlamına gelmemektedir. AB, son tahlilde büyük sermaye lehine bir adım ise de bunun eşliğinde gündeme gelebilecek pek çok yaptırım ve uygulama, bir anda kabul edilebilecek, sindirilebilecek olgular değildir.

Avrupa’da, daha önce de söylediğimiz gibi, önemli ekonomik avantajlar içeren Türkiye pazarının kaybedilmemesi, ama üye de yapılmaması biçiminde bir eğilim gözleniyor. Hatta eğer AB süreci ertelenecekse, bunu da Türkiye’ye yaptırma gayreti söz konusu. Türkiye’de Kürt Sorunu söz konusu olduğunda “federasyon”u dillendiren AB, örneğin Bask için İspanya’ya veya Korsika için Fransa’ya aynı baskıyı yapmamaktadır. Yani gerçekte AB’nin ne ezilen bir ulusa ne de halk kesimlerine son tahlilde olumlu yansıyacak hiçbir uygulaması yoktur. Diğer bir ifadeyle Kürt Sorunu, AB nezdinde sadece, emperyalist politikalar bağlamında Türkiye egemenlerine karşı kullanılabilecek bir koz olması anlamında önemlidir. Yoksa, aynı Kürtler’i yine emperyalist politikalar gereği harcama olasılığı doğduğunda, ne AB ne de ABD böyle bir adım atmakta tereddüt bile etmez.

AB TARTIŞMALRI DA AB’YE YÖNELİK TEPKİLER DE

FAŞİST KESİMLERİN MİLLİYETÇİ YÖNLENDİRMELERİNE TERK EDİLMEMELİ

DOĞRU BİR ZEMİN VE TARZ İÇİN ÇABA HARCANMALIDIR

Daha önce hemen hiçbir çevrenin üzerinde yeterince durup tartışmadığı AB, soyutluktan çıkıp somut bir hal alınca ve giderek tartışılınca, görüldü ki AB; ne Gümrük Birliği’dir, ne ticari bir anlaşmadır, ne de içine girilip istendiği zaman çıkılabilen bir ortaklaşmadır. Sürecin bir niteliği de, ulus devletin çeşitli niteliklerini aşındırarak, etkisiz kılarak ilerlemesidir . Bu, Türkiye gibi temel taşlarından biri milliyetçilik olan ve 700 yıllık geleneği ile övünen bir devlette zorlanma ve gerilmeleri arttırır.

Dikkat edilirse AB bugün hiçbir demokratik açılım vaadetmeyen yanıyla değil, sadece milliyetçiliğin tetiklediği tarzda tartışılıyor; Kıbrıs, Ege, Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu öne çıkarılıyor. Gerçekte AB, faşist hareketin kapsama alanını(tepki olarak gündeme getirdiği çerçeveyi) çokça aşan nitelikte bir saldırıdır. İşçilerin, köylülerin ve genelde halkın yaşamında nelere malolacağı bugün özellikle tartışılmıyor . Tartışmalar, faşist hareketin istediği tarz ve içerikte geliştiriliyor. Bayrak olayı da, ortaya çıkış şekli ve zamanlaması itibariyle aynı kesime hizmet ediyor. Zaten bu tür olaylarda “ Bundan kim yararlandı?” sorusu sorularak, arkadaki gücün gerçek adresine ulaşmak mümkündür. Kaldı ki bu, Türkiye’de ilk defa başvurulan bir yöntem değildir. Örneğin, HADEP’in 1996’daki kongresinde bayrağın asılı olduğu yerden çözülüp yere atılması olayının MİT’le ilişkili olduğu, daha sonra mahkemece doğrulanmıştır.

Türkiye’de sadece bayrak olayına benzer provokasyonlar değil, özellikle ABD tarafından “Sorosvari müdahaleler” de denenmektedir. Ne var ki Türkiye, Gürcistan veya Ukrayna olmadığı için, bu hamleler çoğu kez geniş çaplı sonuçlar doğurmamaktadır. Salt 80 yıllık devlet örgütlenmesi, devlet-toplum ilişkisi ve siyasal gelenekler bile, Sorosvari hamlelerin sonuçsuz kalmasına sebep olabiliyor. Güçlü demokratik örgütlenmelere dayalı reflekslerin gelişmesi halinde ise , bırakalım ABD’nin işaret parmağıyla veya dolarlarıyla halkı yönlendirmesini; tersine ABD, varlığını daha çok gizleme ihtiyacı duyacaktır . Bugün bu nitelikte bir örgütlenme yok ise de ortam, gerici faşist güruha bırakılmamalıdır. Örneğin bayrak gibi sembolik bir olgu yerine, AB sürecinin ve emperyalizmle işbirliğinin Türkiye’ye neler kaybettirdiği öne çıkarılmalı ve toplumun ihtiyacı olan tepeden tırnağa bir demokratikleşme için hem yol gösterilmeli hem de rol alınmalıdır . Kürt halkına yönelik ırkçı propaganda, kardeşlik vurgusu öne çıkarılarak etkisiz kılınabilir. Bu konuda Kürt önderlikler dahil devrimci demokrat tüm örgütlenmelere iş düşmektedir. Halk nezdinde teşhir olmuş MHP’nin veya boğazına kadar işbirliğine batmış kesimlerin antiemperyalist olamayacağı, mevcut durumda onların da payının olduğu vurgulanmalı ve “Vatan, millet” sömürüsüne halkın prim vermemesi için gerçekler uygun yöntem ve araçlarla anlatılmalıdır.

FAŞİST YAPILAR NE ANTİEMPERYALİSTTİR NE DE VATANSEVER;

TEŞHİR EDİLMELİDİR

Ülkemizde faşist hareket denince akla ilk gelen yapı olarak MHP incelendiğinde, başından beri emperyalizmle bütünleşme tarzında, antikomünizm ekseninde geliştiği görülür. Antikomünizmin iki temel niteliği vardır; biri İslam , diğeri ise milliyetçiliktir . Bu iki öğe de bugüne dek emperyalizmle bütünleşmenin bir aracı olarak işlev görmüştür. Yani MHP, ırkçılığa varan milliyetçiliği ve emperyalizmle işbirliğini gözeten duruşu ile tarihinin hiçbir evresinde ne antiemperyalist ne de vatansever olmuştur. MHP’nin bugün yaşadığı zorlanma, 50 yıldır gıdalandığı ideolojik motiflerin, emperyalizmin dönemsel ihtiyaçlarını karşılayamaz olması sebebiyledir. Bayrak olayına bir can simidi gibi sarılmasının da nedeni budur. Konjonktürel olarak kimi destekler almış olsa da gerçekte toplumla bağları güçlü değildir ve örneğin AB saldırısından rahatsız olup harekete geçme potansiyeli taşıyan kesimler, doğru bir önderlikle buluşmaları halinde, MHP’nin emperyalizmin işbirlikçisi bir parti olduğunu görmekte zorlanmayacaklardır. Bu bağlamda, faşist hareketin niteliğini halkın nezdinde açıklığa kavuşturmak, onu teşhir etmek ve dönem dönem özellikle gençlik içinde etkili olabilmesinin nedenlerini irdeleyerek, karşı adımları bu bilinçle geliştirmek; halkı düşürmeyi varsaydıkları tuzakları giderek etkisiz kılacaktır.

Özellikle Batı’da kimi illerde Kürtlere yönelik saldırıların kışkırtılması veya Trabzon’da tecrit karşıtı bildiri dağıtan gençlere yönelik linç girişimi biçimindeki gelişmeler de benzer çerçevede değerlendirilmelidir. Bunların bir çığ gibi büyüdüğü ve önlenmesinin olanaksız olduğu izlenimi verilmek isteniyor. Gerçekte ise, bunun tezgahlayıcıları sanıldığı denli güçlü değildir ve Kürt önderliklerden devrimci-demokrat yapılara kadar geniş bir zeminde gerçekler halka anlatılabilir ve örgütlü bir duruş sergilenebilirse; halk güçlerinin bu ırkçı faşist yapılara prim vermediği görülecektir.

FAŞİZMİN KURDUĞU TUZAKLARA DÜŞMEK

GENÇLİK İÇİN BİR KADER DEĞİLDİR

Bugün emperyalizmin ve onun yerel karşılığı faşizmin en saçma iddialarının dahi önemli oranda kabul görmesi; yaratılan toplumsal düşünme kalıpları, alışkanlık ve zorunluluklar neticesinde, sıradan kahramanlık öyküleriyle, ilkel milliyetçi (ve gerçekte akla uygun olmayan ) motiflerle kamuoyunun yönlendirilebilir olması; akla da bilime de aykırı olan ve gerçekte güçlü olmayan sistemin devamınaimkan tanıyor.

Gerçekte ise ne emperyalizm, ne AB, ne Türkiye’nin AB’ye girmesi, ne de bugün yoklukları “kader”miş gibi sunan sistem bir zorunluluk değildir; bu gidişat pekala önlenebilir ve alternatif yaşam biçimleri gerçek kılınabilir. Kadercilik, sokakta “sıradan” insanların ağzında anlaşılır bir durumdur. Ama, hala şu veya bu biçimde devrimcilik iddiasında bulunan birilerinin Türkiye’nin AB yolculuğu için, “Otobüs hareket halindedir, sizin otobüsün içinde demire tutunarak o otobüsü ve dolayısıyla yolculuğu önlemeniz olası değildir” biçiminde mantıklar yürütüp, emperyalist değirmene su taşıması anlaşılır veya yakışır bir durum değildir.

Eğer ortada, insanların görüş ve algılayış kapasitesini sakatlayan bir mikrop varsa (Brecht “harika mikrop” diye tanımlar.), yukarıdaki örnek, bu mikrobun etkisini ve kalıcılığını güçlendirir. Soldan yapılmış bir çeşit destek olarak işlev görür.

“Dün kasap diye adlandırılan generali, bugün gazetelerdeki birkaç habere kanıp ‘eski asker’ diye adlandırırken bir zamanlar sokağın köşesinde kış yeline göğüs gerip org çalan bir dilenci için kullandıkları tonla konuşuyorlar. Tek başına 30 düşmanı kuşattığını iddia eden bir başçavuşu çılgınca alkışa boğuyor ve birbirlerine yürekleri kabarmış bir biçimde böylesi bir kahramanlığın eşsiz bir vatan sevgisi olmaksızın gerçekleşemeyeceğini anlatıyorlar. Harika mikrop onları tepeden tırnağa değiştiriyor. Gençleşiyorlar ve benliklerinde beş yaşındakilerin zihinsel güçlerini seziyorlar.” (Brecht, Faşizm Ü zerine Yazılar, S: 54, abç)

İşte böyle bir akıl eksiği, basiret bağlanması ve duygu donması karşısında itiraz eden gözlerle ve sorgulayan bir beyinle durduğunuzda “Sizi parmakla gösterip: Şuna bakın, bu yaşa gelmiş, iki kere ikinin beş ettiğini hesaplayamıyor diyorlar.” (age, s:54)

Bugün ülkemizde Ülkü Ocakları ‘nın, bir dönem için de olsa, Genç Parti ‘nin, dolayısıyla faşist örgütlenmelerin tabanında özellikle genç nüfusa rastlanması, diğer bir ifadeyle, faşist yapılardan gelen seslere, genç kitlenin kulak vererek etkilenmesi, çeşitli kesimleri düşündürmektedir. Bunun aşılması, öncelikle doğru anlaşılması ile mümkündür. Brecht, “ Gençlik neden Hitler’in etkisi altına girdi? ” diye sorar ve “Genç insanlara ne anlatıldığı önemli, ama belirleyici değildir. Belirleyici önemi olan, onlara seslendiğinde toplumsal açıdan nerede bulunduklarıdır.” (age, s:56) der.

Hitler , dolayısıyla da faşizm , insan bilincine yatırım yaparken, bilincin maddi varlığı belirlediği ters duruşundan hareket eder ve sonuçta faşizm, baltasını materyalizmin taşına vurur. Çünkü gerçekte,insanın bilinci toplumsal varlığına bağlıdır.

“Gençlik, gençlik olduğu için Hitler’in etkisi altına girmiştir ve bu cümlede ‘gençlik’ toplumsal bir kategoridir. İnsanların toplumsal varlığı üretimdeki yerleriyle belirlenir. Gençliği Hitler’in etkinliğine sokan, gençliğin üretimdeki yeridir.

(…)

Nasyonel sosyalist devlet, gençliği bu alanda, üretimden uzak bir alanda tutabilseydi, o zaman bu insanların hep kendine kulak vereceği konusunda gerçekten emin olabilirdi. Oysa şimdiki durumda, gençliğe ve gençliğin dışında kalanlara karşı söz söyleme hakkını, zorbalıkla ve sadece kendi tekelinde tutacağını ummaktan başka çaresi yoktur.

Gençlik genç olduğu sürece, nasyonal sosyalizm onu etkileme olanağına sahiptir. Gençlik yaşlandıkçaüretim alanına girer, fabrika ve bürolarda toplanır ve ulusun toplumsal yaşam eğitimine ve pratiğine katılır ve bu dev eğitim ve pratik, nasyonal sosyalist düşüncelere karşı güçlü karşı düşünceler oluşturulur.

(…)

Sınıflar olmadığı öğretisi gençliğe doğal olarak yetişkinlerden kolay anlatılır, çünkü yetişkinler üretime katılma biçimleriyle sınıfları oluştururlar.” (age, s:56-57, abç.). Ve maddi yaşam koşullarının bilinci belirlemesi sebebiyle, sınıfları yok sayan duruş, yaşamın içinde sınıfsallığın ayırdında olanlarca etkisini/anlamını yitirir. Gerçekte gençlik de sınıfsal duruşunun oluşturduğu dezavantaja rağmen; örgütlülüğe, bilime ve dolayısıyla gerçeklere yakın durduğu oranda, faşizmi teşhirin de yönlendirmelerini etkisiz kılmanın da önemli öznelerinden biri olabilir. Bu süreç, devrimciler gençliği kucaklayabildiği ve gençlik devrimcilere yüzünü döndüğü oranda kısalacaktır.

08 Nisan 2005