Avrupa Birliği Nasıl Bir İhtiyacın Ürünü Olarak Doğdu

AB’nin, toplumun hemen her kesiminin gündemine girdiği ve dünden farklı olarak yoğun ve derinlemesine bir tartışmanın başladığı günümüzde, feneri doğru yere tutmak ve konunun özünü kaydırmayan bir yöntem eşliğinde hareket etmek; saf belirlemede isabet açısından zorunluluk haline gelmiştir. Bu konuda pek çok tez ortaya atılmış ise de, bizim için belirleyici olan, emperyalist tekellerin AB sürecinden ne bekledikleri , hangi sorunlarının çözümü için böyle bir süreci yaklaşık 50 yıl öncesinden tartıştıkları ve adım adım hayata geçirmeye çalıştıklarıdır. Öncelikle, bunun ortaya konması gerekiyor. Çünkü, AB’nin ne olup olmadığı, neyi hedeflediği konusunda bir belirsizlik göze çarpıyor. Bu konuda taşlar yerine oturtulmalıdır.

Gerçekte AB, ne Kopenhag ne de Maastrich kriterleridir.Avrupa Birliği, madem ki sözü edilen kriterlerle tanımlanacak bir olgu değildir; o halde nedir? Siyasal, ekonomik anlamda nedir? Bugünü nedir? Yarını nasıl olacaktır? Bugün, hemen tüm toplumu içine alan bu tartışmaya sol, önderlik edecek ve ön açıcı olacaksa; söz konusu sorulara ayrıntılı ve ikna edici yanıtlar vermelidir.

Genel anlamıyla II. Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonraki denge ve gelişmelerin Avrupa emperyalistlerini AB biçiminde bir tercihe ittiğini söyleyebiliriz. Bugüne dek genellikle ekonomik boyutu öne çıkarılmış da olsa, gerçekte bu sürecin ikili bir niteliği vardı. Birincisi , Sovyetler Birliği’nin varlığı, etkileyicilik ve yayılma özelliği; emperyalizmi, NATO’nun varlığından öte önlemler almaya zorladı.

Emperyalistler, ekonomik koşullardaki zorluğun, devrimci karşı koyuşları tetiklediğini çeşitli deneyimler nedeniyle biliyordu. Tek tek ülkelerde gelişip büyüyecek tepkiler, AB gibi bir havuzun içerisinde pasifize edilebilir, nötrleştirilebilirdi.

AB, bu anlamda, siyasal istikrarın korunması açısından bir sübap olarak da işlev gördü. Bu bağlamda, ABD’nin Avrupa’da çok hızlı biçimde sanayinin yeniden imarına ilişkin milyarlarca dolarlık bir Marshall Planı açmasının ve bunun ön sayfalarına da Avusturya, Almanya gibi ülkeleri koymasının, yani Sovyetlerle ya da Doğu Avrupa ile doğrudan bir sınır içerisinde olan ülkeleri öncelikle bu fonlardan yararlandırarak ekonomiyi canlandırmayı; yüzde 10-12’lere çıkacak biçimde hızlı büyümeyi amaçlamasının nedenlerinden birisi buydu.

İkincisi, Avrupalı emperyalistlerin savaştan sömürgelerini kaybederek ve mutlak anlamda bir pazar daralması yaşayarak çıktığı bir dönemde, kapitalizmin gelişiminin önündeki en önemli engel, pazar sorunuydu. Ayrıca, sermaye birikiminin büyük oranda ABD tarafından sağlandığı söz konusu koşullarda; işletmelerin hammadde sorunu, enerji sorunu, teknik bilgi ve teknik eleman ihtiyacı, iletişim hatları üzerinde tam ve kesin denetim kurma zorunluluğu, ortak standartların üretilmesi vb. nedenler bir merkezileşme ve pazarın bütünleştirilmesi eğilimini kaçınılmaz kıldı.

Ne var ki savaş sonrasında, ABD’nin emperyalist ülkeler içinden, politika yürütebilecek tek güç olarak çıkması, gelişebilecek her ekonomik yapıyı bir biçimde kendine bağımlı kılabilmesini sağladı. Bu bağımlılık, sadece en büyük sermayenin ABD sermayesi olmasından kaynaklanmıyordu. Tekellerin bulundukları bölgelerde varlıklarını sürdürebilmek için uluslararası bazı temel ilişkilere, finans ilişkilerine, telekomünikasyona, teknolojik ve askeri işbirliğine ihtiyaç duyması bağımlılık için önemli bir nedendi. Ayrıca, pazar ilişkilerine, pazarı genişletebilecek araç ve olanaklara, siyasi ilişkilere sahip olan ABD; Avrupalı emperyalistleri tar ihsel bir bağımlılık içine sokabilme imkanını yakaladı.

Ulusal gelirinin önemli bir kısmını savunmaya ayıran ABD karşısında, Avrupa ülkeleri ve Japonya, kendileri için daha verimli olabilecek alanlara yatırım yaptılar. Gerçi önemli askeri harcamalar yapmaları yasaklanmıştı, ancak, bir ülkenin GSMH’dan ortalama yüzde 10-12 gibi bir oranı silahlanmaya harcaması zaten ölü bir yatırımdır. Bu yola başvurmayan ülkelerin 1950’lerden sonra çok hızlı bir ekonomik büyüme içine girdikleri görüldü. Bu, II. Yeniden Paylaşım Savaşı’nın tahribatları karşısında bir çeşit zorunluluktu. Silahlanma gibi ancak uzun vadede (yeni pazarların kazanılmasıyla) karlı olabilecek tarzdaki yatırımlara gidilmemiş olması, bu ülkelere, kendi ekonomilerini canlandırma ve ondan da öte sosyal devlet politikalarını uygulayabilme olanağı verdi. Böylece kaynaklarını daha üretken alanlara aktarabilmiş oldular. Sosyal devlet politikalarının uygulanması, özellikle sosyalizmin önünün kesilmesi anlamında önem taşıyordu. Bu sosyal harcamaların arttırılmasıyla çelişmeler bir ölçüde yumuşatılabilmiş, hatta kapitalizmin “refah toplumu” olarak algılatılmasında ABD’den çok Japonya, Almanya, vb. ülkeler etkili olmuştur.

Savaş sonrasında 1950-55’lere kadarki süreç, savaş yıkıntılarının imarı ile geçti. Ancak bu süre içerisinde kapitalizm, Almanya, Fransa vb. ülkelerde tabii ki yeniden kurulmadı. Sermaye birikimini sağlamış ve belirli bir teknolojik gelişime sahip olan bu ülkelerde toparlanma, üretim araçlarının yenilenmesi çerçevesinde gelişti. Bilindiği gibi ekonomide devresel bunalımları (8-10 yılda bir çıkan) aşmanın araçlarından birisi üretim araçlarının yenilenmesidir. Avrupa ülkeleri de savaş sonrasındaki yıkıntıları tümüyle aşarken, bütün üretim araçlarını modern teknoloji kullanarak geliştirdi. Yeni teknolojiyle gelişen üretim kısa bir sürede eskinin imarını sağladığı gibi, artık, bu modern teknoloji ile üretim yapan tekellerin karşısına pazar ihtiyacı, bir sorun olarak çıktı.

Çünkü, savaştan yeni çıkılmış ve dünyanın pazar olarak paylaşılması tamamlanmıştı. 1955-60’lara gelindiğinde ABD, bütün dünyada şimdikinden çok daha fazla bir biçimde pazarlara hakimdi. Bütün köşe başlarını tutmuştu. ABD’nin onayı dışında kapitalizmin gelişme olasılıkları tıkanmış haldeydi. İşte sorun tam da bu noktada ortaya çıktı. Avrupa ülkelerinin yeni, alternatif bir süreç başlatmalarının en önemli nedeni buydu. Yavaş yavaş toparlanan Avrupa sermayesinin ortaya çıkardığı tekellerin önü, pazar anlamında tıkalıydı. Paylaşım tamamlanmış; pazarın bütünü üzerinde bir denetim kurulmuştu. Gerçi Avrupalı tekeller, yeni teknolojiyle modern ve ucuz üretim yaparak uluslararası pazarda belirli bir pay elde edebildi; ama, bu yeterli değildi. Tekellerin daha da büyüyebilmesi, daha büyük üretim kapasitesine sahip olabilmesiyle mümkündü. Örneğin; o gün için (1960’larda) Türkiye’de yıllık 5-10 bin civarında otomobil üretilebilen fabrikalar kuruluyorken; Wolksvagen, “ Bugünün teknolojisinde bir otomobil firmasının ayakta kalabilmesi için yıllık üretim kapasitesinin bir milyon olabilmesi gerekir diyordu. İşte kar için gerekli görülen böyle büyük bir kapasiteyi, tek başına bir ülkenin yaratabilme şansı yoktu.

Avrupalı emperyalist tekeller; uluslararası pazardaki olanaklardan yararlanmanın, rekabet koşullarına dayanıp pazarını geliştirebilmenin yanında, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, bir krizi kendi bölgesi sayılabilecek bir alanda atlatmasına yardımcı olabilecek genişlikte bir “iç pazar”a sahip olmak; hammadde ve enerji kaynakları bakımından bir ölçüde de olsa kendi kendine yeterli olabilmek; farklı standartları aşarak iç pazarda daha geniş üretim yapabilmek vb. nedenlerle üst düzeyde bir ortaklaşmanın adımını atmıştır.

Avrupa Birliği’ni hedefleyen oluşum, başlangıçta ekonomik bir birlik olarak başlamış veya öyle görünmüş ise de (Gümrük Birliği gibi), gerçekte hiçbir zaman bu amaçla sınırlı kalmadı. AB’nin GB ile tek bir pazar olması belki sağlandı; ama bu, yeterli değildi. Çünkü bu pazarın ihtiyaç haline getirdiği kimi sorunların aşılmasında dahi politik adımların atılması bir zorunluluktu. Bu, ekonomik sınırları aşan bir birliğe gidişi koşulladı. Gerçi bu süreç, tüm iniş ve çıkışlarına rağmen, kesinlikle uzun süreli bir evrime kendini bırakmış bir edilgenlikte değildi; aksine başından beri koşulları ve hedefleri tekellerin üst düzey yöneticileri tarafından tartışılmış ve çerçevesi çizilmiştir. Bu süreçteki beklenmedik tek katılım, Doğu Avrupa ülkeleridir. Hiç kimse çözülmenin bu denli hızlı olacağını öngörmüyordu. Bu, genişleme çapı dahil, kimi hesapları değiştirdi. Söz konusu ülkeler, alelacele, Türkiye’ye dayatılan koşulların onda biri dayatılmadan doğrudan üye edildi. Bunda, geri dönüşlerin önünü bir an önce kesme amacı, tayin edici oldu.

Emperyalizmin, Türkiye’yi AB süreci içine alarak, BOP içinde temel bir özne haline getirme (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

AB’nin sanki ABD’den farklı bir nitelik taşıdığı; demokrasi, insan hakları, halkların yararı, (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

AB’NİN BUGÜN GELDİĞİ NOKTA VE AÇMAZLARI

AB’nin oluşumundaki ilk ülkeler, neredeyse birbiri ile yakın bir gelişmişlik seviyesi içindeydi. İtalya ve İspanya’daki kısmi gerilik söz konusuydu; ama, merkezi Avrupa’da yer alan Almanya, Fransa, Hollanda ve Belçika’nın gelişmişlik düzeyleri birbirlerine çok yakındı. Yani doğal bir pazar olmak; bir bütünün, aynı ekonominin bir parçası olmak gibi bir yapıya zaten müsait olan ülkelerdi. Buna İspanya ve İtalya’nın katılması önemli bir değişim yaratmadı. Sadece pazar alanını, üretim kapasitesini ve rekabet şansını biraz daha genişletti. Ama kapsam doğuya doğru genişleyince, bugün artık AB düşüncesi tartışılabilir hale geldi.

Başlangıçta ağırlık olarak bir pazar ihtiyacının tayin ettiği birlik adımı; güvence, vb. nedenlerle giderek siyasi ve askeri birliği de zorunlu hale getirdi. Fakat askeri alandaki tartışmalar bir tasarı veya temenni olmaktan öteye geçemedi. İhtiyaç duyulan askeri birliğin NATO içinde olup olmaması veya NATO içinde Batı Avrupa Birliği (BAB) tarzında bir örgütlenmeye gidilip gidilemeyeceği tartışması, sürekli olarak gündemde kaldı.

Avrupa ülkelerinin NATO dışında bir askeri güce sahip olmasının önündeki en büyük engel ABD’nin varlığıydı. Her tartışma çıktığında ABD, NATO’yu ön plana çıkararak böyle fonksiyonel anlamda bir gücün oluşumunu çeşitli atraksiyonlarla engelledi. Gerçi ABD, NATO içerisinde 15-20 bin kişilik bir vurucu gücün oluşmasını istiyor. Böylece bir operasyona giderken saldırılarına ortak etmek, dünyadaki yalnızlığını aşmak için AB’yi bir partner olarak yanında görme avantajına sahip olacaktır.

Avrupa’da kapitalizmin örgütlenmesine, ABD’nin bir itirazı yoktu. Ama denetiminin dışında herhangi bir güç odağının yani uluslararası politikada farklı bir arayışın ürünü olan ve politika yapma araçlarına sahip bulunan bir gücün oluşmasını her zaman için engelledi. Bugüne kadar Avrupa’da NATO dışında bir askeri odak oluşmadı. Bundan sonra da yakın zamanda oluşabileceğini sanmıyoruz. Belki Fransa-Almanya eksenli farklı bir odaklaşmayla beraber bu mümkün olabilirdi. Fakat son gelişmelerin beslediği, özellikle Polonya, İtalya, vb. ülkelerdeki ABD yakınlığı olduğu sürece çok farklı bir yapılanmaya geçişin yakın zamanda olma olasılığını zayıf görüyoruz. AB’de kararların oy birliği ile alınma zorunluluğu ABD’nin işini kolaylaştırıyor. B ugünkü sürecin niteliklerinden biri de, doğrudan ordu ile yapılan müdahaleler yerine ekonomik, siyasi veya askeri işbirliğini öne çıkarmış olmasıdır.

Bu bağlamda AB, belki ordu kurmadan önce pek çok ülkeyle askeri işbirliği yapacaktır. Mesela bugün için Almanya’nın dünyada risk oluşturabilecek, ciddi anlamda bir askeri varlığı yoktur; ama, pek çok ülke tarafından ciddiye alınabilecek askeri teknolojik olanaklara sahiptir. Örneğin; askeri, teknolojik anlamda İran’ın en önemli partneri Almanya’dır. Hatta Almanya’nın İran vasıtasıyla nükleer silahları bile deneme noktasına geldiği bilinmektedir. Sovyetlerin çözülmesi öncesinde bile Almanya, bir çok silahın teknolojisini İran’da üretiyor, geliştirip denemelerini yapıyordu. Bugünkü koşullar bu tarzda bir işbirliğini geliştirebilir. Yani doğrudan doğruya bir ordu oluşturmadan İran’da, Belorusya’da, Kafkaslar vb. ülkelerde askeri işbirlikleri geliştirebilir. Son olarak Rusya ile Almanya arasında yapılan görüşmeler,

AB’nin ekonomi ile sınırlı olmayan ilişkiler geliştireceğinin göstergesi oldu. Putin, Almanya ile söz konusu görüşme sonrasında Ukrayna konusunda daha esnek bir tutum takınmıştı. Önümüzdeki süreçte Avrupa ülkeleri daha çok AB olarak (daha büyük bir güç olarak) hareket edecektir.

Aslında Avrupa ülkelerinin askeri teknolojileri güçlü bir ordu oluşturmaya yeterlidir. Soru n, bu arenada ABD ile boy ölçüşmeye hazır olup olmamakta, tekellerin bunu ihtiyaç olarak görüp görmemesinde ve siyasal olarak arkasında durabilecek bir güce sahip olup olmamaktadır.

Avrupa ülkelerinde bugün ABD ile çatışarak değil, işbirliği ve pazarlık yaparak pazardan pay kapma eğilimi ağır basıyor. Bu bağlamda ABD’nin kapitalist pazarın dışında kalmış alanlara/ülkelere yaptığı, “önleyici saldırı” dediği saldırılar, AB ülkelerince desteklenmektedir. Emperyalizmin sistem dışı oluşumlara tahammülsüzlüğü, tüm bileşenleri açısından geçerlidir.

Örneğin son olarak; ABD’nin Felluce’ye yaptığı saldırı, II. Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan beri görülmemiş boyutlarda bir “kuralsız imha”yı içerdiği halde, bolca demokrasiden, insan haklarından bahseden, sözde Irak’taki ABD varlığından rahatsız olan Avrupa ülkelerinden “çıt” çıkmadı. Çünkü onlar da Felluce’nin Irak, Irak’ın da Ortadoğu demek olduğunu biliyor ve direnişin kazanması halinde sadece ABD’nin değil, bütünüyle sistemin kaybedeceğini çok iyi görüyor.

Ortadoğu dahil, dünyanın hemen her coğrafyasında bir çeşit paylaşım savaşının sürmesiyle, gerekmesi halinde sistemin gözetilmesi amacıyla ortak hareket etmek; bugünkü süreçte bir arada yürüyen bileşenlerdir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi örneğin; İran, Almanya için askeri teknolojik işbirliği açısından önemli bir partner halinde olsa dahi, sistemin bekası için ABD o ülkeye müdahale etmesi halinde; Almanya (AB) buna da göz yumacaktır.

Diğer coğrafyalar gibi Rusya da önümüzdeki süreçte AB için bir pazar ve yatırım alanı olarak öne çıkacaktır. Kaldı ki Rusya, zaten AB ülkeleriyle önemli organik ilişkiler içerisine girmeyi hedefliyor. Bugün Rusya’nın en güçlü dayanaklarının başında Almanya sermayesi/ teknolojisi geliyor. AB süreci içerisinde doğrudan ticari ilişkileri en iyi koruyan ülkelerden biri Rusya Federasyonu oldu. Rusya’daki enerji, hammadde vb. kaynakların, AB ülkelerindeki ileri teknolojilerle bütünleşmesi halinde, iki tarafa da büyük yararlar/karlar sağlayacaktır. Örneğin; Alman Siemens firmasının, Almanya’da bile üretmediği, saatte 600 km hızla giden tren projesini Rusya’da uygulama hazırlıkları var. Siemens, bu proje için merkez üs olarak Rusya’yı düşünüyor; fabrika da orada kurulacak; araştırma ve geliştirme çalışmaları da orada yapılacak. Böyle bir yatırım Almanya için de, Rusya için de büyük önem taşıyor. Çünkü bugün, Rusya’da bir uçtan bir uca yolculuğun iki hafta sürdüğü düşünülürse; böyle bir araç pek çok açıdan Rusya’yı geliştirecek; karlı olacaktır.

Tüm bu gelişmelere rağmen AB’nin mevcut eksenler içerisinde ABD’yi frenleyen, önünü kesen konumda olduğunu söyleyemeyiz. ABD’nin emperyalist güçler arasında ön plandaymış gibi görünmesi konjonktürel olsa da ve eşitsiz gelişim yasasının er geç ABD aleyhine sonuçlar üreteceği var sayılsa da, bu trendi yakalama konusunda AB’nin görünür vadede önemli bir şansı olduğunu düşünmüyoruz. Hatta tersine olarak, son gelişmeler, Avrupa’da AB’ye rağmen ABD’nin gelişmekte olduğunu gösteriyor. Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna, giderek Belorusya ve benzerlerindeki artan ağırlığı ABD’nin; AB içinde bir ABD amaçladığını gösteriyor. Kimi ülkelerin şu an AB içinde olmaması önemli değildir. Önemli olan ABD’nin bu coğrafyada artan hakimiyetidir. Giderek aşındırılan AB düşüncesi; Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, İspanya gibi ülkelere kadar daralma eğilimini yansıtıyor.

AB’nin önceki yapılanmalarının ortaya çıktığı 70’li yıllarda, Ortak Pazar tartışmaları yürütül (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

TÜRKİYE HANGİ SORUNLARI AŞMAK ÜZERE AB (AET) ÜYESİ OLMAK İSTEDİ VEYA AB’NİN TÜRKİYE’YE İLGİSİ HANGİ DÖNEMDE HANGİ NEDENLERE DAYANDI?

Bugün AB’ye üye olmak isteyen Türkiye egemenlerinin karşısına çıkarılan engeller tartışılırken, yer yer 70’li yıllara uzanan değerlendirmeler yapıldığını ve o gün için bir fırsatın kaçtığına dair vurgu yapıldığını görüyoruz. 1970’li yıllarda Avrupa’nın Türkiye’ye daha sıcak yaklaştığı, fon vermek ve kendine katmak için daha istekli olduğu doğrudur. Bunun nedenlerinden biri Türkiye’deki devrimci kabarış ve Sovyetlerin bir alternatif olarak varlığı ise, diğer nedeni iktisadi açıdan sistemlerin, bugünkünden farklı olarak birbirini tamamlamaya uygun niteliği idi.

1970’li yıllarda Avrupa’da hızla artan üretim kapasitesinin en büyük ihtiyacı; genç, dinamik işgücü idi. Özellikle savaş yıllarında, işgücünün önemli oranda yok olması, ihtiyacı büyüttü. Bu ihtiyaç çerçevesinde 1970’li yılların ortalarına kadar Türkiye’den Avrupa’ya 1,5 milyon civarında işçi gitti. Bunun dışında Türkiye pazarının henüz bakir olması, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin güneyinde, petrole yakın bölgede ve Ortadoğu’daki çatışmaların ortasında olması; ona ilgiyi artırmıştır.

Bugün yapılan AB tartışmalarında ortaya atılan iddialardan biri de, 1970’li yıllarda Ecevit’in önüne konan projeye imza atmış olması halinde, Türkiye’nin çoktan AB’ye girmiş olacağıdır. Ne var ki bu iddia, sorunu bir imzadan, kağıt üstünde bir anlaşmadan ibaret gördüğü ve direnç noktalarını dikkate almadığı için temelsiz kalmaktadır.

Türkiye’de ulus devlet, Kemalizm’in de etkisiyle çok güçlü gelenekler/dayanaklar üzerine bina edilmiştir. Başka direnç noktaları olmasa dahi, bu bile o gün için AB önünde önemli bir engeldi. Bunun dışında devrimci, demokrat muhalefetin, anti-emperyalist bilincin, AB’den dolayı mağdur olacak toplumsal kesimlerin etkisi düşünülürse; bırakalım bugüne dek çoktan AB’ye katılmış olmayı, sistemi tehdit eden çok daha boyutlu gelişmeler gündeme gelebilir ve süreç tersine dönebilirdi.

Bugün de yanlış yaklaşımların veya bilinçli çarpıtmaların sonucunda, AB’ye karşı olanlar, milliyetçi söyleme sahip sınırlı bir kesimden ve devrimci yapılardan ibaret görülmekte ve hatta bu kesimler, bilinçli olarak aynı tanım altında toplanabilmektedir. Mesela; Birgün’de yazan Melih Pekdemir Kabaca, demokrasiden yana olmak ile, vatan savunuculuğu arasında bir yarıştır gidiyor diyor. Hangi sebeple olursa olsun, sorunu bu şekilde ayrıştırmak, tarafları böyle tanımlamak doğru değildir. Hatta, yine aynı yazıda aktarılan “ Hali hazırda söylendiğine göre toplumun en az % 70’i AB yanlısı imiş fadesi de yanlış bir ölçüyü olduğu kadar, yanlış bir tercihi de yansıtıyor.

Eğer sorunun özünün kavranması isteniyor ve halkların zaten yanıltılan bilinci doğru yere yöneltilmek isteniyorsa; bu yüzdeleme, “ AB’den yana olanlar  değil, “ AB’den çıkarı olanlar biçiminde yapılmalıdır.

Böyle bir ölçüm sonrasında gerçekte, AB ile çıkarı örtüşenlerin, sınırlı sayıda tekel gruplarından ve onlarla aynı çıkar zeminini paylaşan kesimlerden ibaret olduğu görülecektir.

Bunların ise oranı %1’i dahi geçmez. Yani çok üst düzeydeki gelir grupları ve işbirlikçileri dışında kalan tüm sınıf ve tabakalar, AB’den şu veya bu oranda zarar görecektir . Bu nedenle direnç, çok daha fazla olabilirdi. Fakat birileri AB’yi bir kaldıraç gibi kullanarak, bu direnci zayıflattı ve büyük bir potansiyeli yedekledi. Tabii mevcut durum da, onu yansıtan rakamlar da geçicidir. Çünkü GB sürecinde olduğu gibi (ki bu AB’den bağımsız bir olgu değildir) bugün de kitleler AB sürecinden yara aldıkça veya gerçekleri gördükçe tavır değiştirecek ve ölçü, “AB’yi savunanlar”, yani “AB’ye evet” diyenler yerine, “AB’den çıkarı olanlar” biçiminde değişecektir.

GB sürecinde yara alanlar veya süreci yakından takip edenler bu tür anlaşmaların, yaşamın çeşitli kesimlerinde sınırlama, engel, tasfiye, vb. anlamına geldiğini de bilir. Örneğin, Philips’in teknolojik işbirliği halinde olduğu Malezya’daki bir firma ürününü Singapur’a veya Afrika’daki bir ülkeye çok ucuza satarken, Türkiye, aynı ürünü salt o fabrika Philips’in olduğu için, Hollanda’daki Philips firmasından AB fiyatlarıyla almak zorunda kalmakta ve örneğin bir transistörün fiyatı yaklaşık 6 kat artmaktadır. İşte bu tür ticari kayıpları, ekonomi içindeki çevreler biliyor. Mesela; Ankara Ticaret Odası, bu durumu sıkça dillendirmektedir. Bu bağlamda direnç, devlet içindeki Kemalist gelenekten kaynaklanan örgütlenmelerden ibaret değil. Hatta o kesim, tüm direnci ifade eden yelpazede çok küçük bir dilimden ibarettir. Bunların dışında, emperyalizmle girilen ilişkilerden önemli oranda zarar gören, ona tepki veren, çıkarları bunlarla çelişen çok geniş bir kesimden söz edebiliriz.

Oligarşinin kapsamı daraldıkça, oligarşi dışında kalan kesimlerin çapı büyümekte, gücü artmaktadır. Emperyalist tahakkümün bugün perakende ticaret dahil, hemen her alanda kendini hissettirir olması, bu çıkar ağı içinde kalabilme gücü gösteremeyenlerin hareket kabiliyetini sınırlamakta ve çelişkileri büyütmektedir. Mesela; bugün Antep’te mevcut süper marketlerin yarısının yabancı sermayeye ait olması ve toplam perakende ticaretin % 35’ini bu marketlerin sürdürmesi, orta ve küçük burjuvaziyi yok oluşa doğru sürükleyen gelişmelerden biridir. Sürecin bu yönde gelişen eğilimi, direncin büyüyen bir açıyla kimleri kapsayacağının işaretidir. Geçtiğimiz günlerde Aydın’da 30 bin kişilik bir tütün mitinginin yapılması veya Manisa’da 2 bin traktörle trafiğin durdurulması, aynı sürecin barındırdığı ve giderek büyüttüğü dinamiklere sadece birer örnektir.

AB sürecine artık, farklı yerlerden ekonomik nedenlerle karşı çıkan farklı kesimler var. Aslında bu sadece AB sürecine değil, IMF politikalarına da bir tepkidir. Kaldı ki IMF politikaları ile AB sürecinin beklentileri zaten birbiriyle örtüşen olgulardır. IMF, ABD’nin de AB’nin de üst düzeyde örgütlenmesidir. Dayatmalarının içeriği genelde emperyalizmin çıkarına olan tercihlerdir. Bugüne dek AB sürecini sorunun özüne inmeden salt güzelleme yaparak tartışan kesimler adeta balayının sonuna gelmiş bulunuyor. Artık tartışmaya hemen her kesim katılmış durumdadır. Emperyalist tekellerin Türkiye’de iç pazar hakimiyeti, Türkiye’de üretim yapıp pazara giremeyen kesimlerin sesini yükseltmesine sebep oluyor. Bu durum, Cumhuriyet öncesi dönemde, 1890’larda Türk kökenli iş adamlarına Türkiye’de iş verilmemesini, saray çevresiyle daha iyi ilişkileri olan Fransız tekellerinin tercih edilmesini anımsatıyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi AB’ye karşı direnç potansiyeli sanıldığından çok daha boyutludur. Potansiyelin kendisi gibi, onun açığa çıkmasını önleyen olgular da çeşitlidir. Birincisi, gerçekte sınıfsal konumu gereği AB’den en çok etkilenecek ve tavır koyması gereken kesimlerin başında Kürt halkı gelmektedir. Ama sıkça, çeşitli vesilelerle ifade ettiğimiz gibi bugün hala Kürt halkı üzerinde etkili olabilen Kürt Hareketinin emperyalizmin yörüngesinde hareket etmesi ve halkı bu rotada tutması sebebiyle, beklenen tepki/ direnç bloklanmış oluyor .

Hatta, bugün AB’ye karşı çıkmak yer yer Kürt halkının özgürleşme hamlelerine karşı çıkmakla özdeş tutulabiliyor.

İkincisi, toplum içerisinde ilerici bir potansiyeli barındırmasıyla bilinen Alevi kesim, yine örgütlü yapılarının AB ile şu veya bu oranda girmiş olduğu etkilenme/ bağımlılık ilişkisi sebebiyle kontrol altında tutulmaktadır.

Üçüncüsü, İslami kesimin büyük oranda oyunu alarak hükümet olan AKP, bugün bu kesimin beklentileri bağlamında onları aldatan konumdadır. Ancak yine AKP’nin yüklendiği bir işlev, bu kesimin harekete geçmesini önleyen/frenleyen bir etki yapıyor. Bunun nedeni dinci kesimin, yaklaşık yüz yıldır temenni ettiği bir olgunun bugün AKP üzerinden gerçekleşmekte olmasıdır.

Dinci kesim Kemalist devletin yani dini dışlayan siyasal yapının tasfiyesi yönündeki beklentisini (İttihat ve Terakki süreciyle beraber) yaklaşık 100 yıldır taşıyor. Bu, onların ortak sürecidir. İşte bugün AKP’yi ve AB sürecini bu tasfiyenin bir parçası olarak görüyorlar; işbirliğinin ve tepkisizliğin nedeni budur. Tabii bu, yaşanan aşınma ve kayıplar oranında ters dönebilecek bir denge halidir.

Bu saydığımız kesimlerin yanında tarım alanında üretim yapanların durumu başlı başına bir özgünlük taşıyor. AB sürecinden etkileneceklerin başında bu kesimin geldiğini söyleyebiliriz. Bunların tepkisinin nereye kadar taşınabileceği ise, onları hedef kitle olarak gören örgütlülüklerin etki gücüne bağlı olacaktır. Çünkü o alanda burjuva partilerden devrimcilere kadar çeşitli yapıların çalışması var. Ve sonucu büyük oranda bu örgütlülüklerin başarısı tayin edecektir.

1980 sonrasında ise sol, çözüldüğü oranda, AB’yi keşfetti ve geleneksel tezler terkedilirken (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

Burada asıl sorgulanması gereken boyut, AB’nin sınıfsal niteliğidir. Bu, sorgulanabildiği öl (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

17 ARALIK ZİRVESİ’NDEN MÜZAKERE İÇİN BİR TARİH ÇIKTIĞI DAHİ SÖYLENEMEZ

17 Aralık Zirvesi’nde gerçekte yeni veya Türkiye’nin AB macerasında önemli sayılabilecek bir adım atılmadı. Daha önce de söylediğimiz gibi AB yine zamana oynadı. Türkiye’yi farklı arayışlara itecek denli kapıyı kapamadı; ama, kapıyı aralama anlamına gelecek bir adım da atmadı.

Müzakere için Ekim 2005 tarihinin verilmesinden hemen sonra başlatılan referandum tartışmaları bir başka gerçekliği işaret ediyor ve oyalamada ek bir süreye ihtiyaç olduğunu gösteriyordu.

Bilindiği gibi AB bir anayasa hazırlamış ve bu anayasa Roma toplantısında kabul edilmişti. O gün Türkiye dahil toplantıda bulunan ülkelerin siyasi temsilcileri anayasaya imza atmıştı. Ancak yürürlüğe girmesi için bu imzalar dışında anayasanın ülke parlamentolarınca veya referandumlarla onaylanması gerekiyor. Ve sorun tam da burada başlıyor. Çünkü AB’de ortak bir anayasa taslağı oluşturmak bile çok zor oldu. Yüzlerce taslak tartışıldı ve bugün oluşan metin de sınırlı sayıda temsilcinin mutabakatıyla oluştu. İşte bugün 25 üyeye çıkmış olan AB’de anayasayı bu biçimiyle kabul ettirebilmek zaten zor olacak. Roma’da anayasaya imza atmış olan siyasi temsilciler, söz konusu ülke halklarına bunu kabul ettirmek için çeşitli atraksiyonlar deneyeceklerdir. İşte bu mevcut zorluğa/sıkıntıya bir de Türkiye faktörünün eklenmesi halinde kendi kamuoylarına bu anayasayı kabul ettirmekte daha da zorlanacağını var sayan Fransa, Avusturya vb. ülkeler, vakit kazanma açısından Türkiye ile müzakerelerin de referanduma sunulması fikrini ortaya atmışlardır. Çünkü anayasa konusunda kamuoyunda bir denge söz konusu. İşte bu durum, Türkiye’nin de bileşenlerden biri olacağı tarzında doğal bir propaganda materyali ile bütünleştiği zaman anayasaya karşı olan kesimlerin üstün gelebilme olasılığı yükseliyor. Bu nedenle, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasının kabulünü, anayasa ile ilgili sorunun aşılması sonrasına erteleme gayreti gösteriliyor.

Hatırlanacak olursa Türkiye, yasal mevzuatın AB’ye uyumunun taranması dahil, görüşmelerin en geç 2005 Nisan ayında başlatılmasını istiyordu. Halbuki 17 Aralık’tan çıkan sonuç, tarama süreci dışında görüşmelerin 3 Ekim’de başlaması biçimindeydi. Bu durumda Ekim’de tarama başlasa dahi, bunun 6-8 ay süreceğini varsaysak; hemen hiçbir müzakere olmadan, anayasanın kabulü için gerekli olan, Roma toplantısından sonra 1,5 yıllık süre tamamlanmış olacak. Diğer bir ifadeyle, Türkiye ile ilgili, görüşme dahil her şey anayasanın kabulü sonrasına ertelenmiş görünüyor.

Bu süreçte, kamuoyuna anayasa tartışmalarıyla Türkiye müzakerelerini iki ayrı olgu olarak yansıtacak olan Avusturya, Fransa, vb. ülkeler; Türkiye konusunda da referandumu gündeme getirmişlerdir. Tabii 2006 Haziran’ı sonrasında görüşmelerin başlayıp başlamayacağı yine çeşitli ön görüşme ve hesaplar neticesinde belli olacak. Örneğin; Yunan lobisinin de baskısıyla

Kıbrıs şartı kondu. Ayrıca, Fransa’nın Ermeni Sorununu gündeme getirme olasılığı var. MGK’da alınan ve bir çekince olarak Erdoğan’a ulaştırılan taleplerin hemen hiçbiri 17 Aralık’ta dikkate alınmadı. Bütün bunlara rağmen süreç başlatıldı. Bu süre belki, o ana kadar prestijini koruması açısından en çok AKP’ye yarayacaktır. Çünkü AKP ve T. Erdoğan bir süredir her şeyi AB ve 17 Aralık’a endeksleyerek politika yaptı; egemen çevrelerin de desteğini bu çerçevede aldı.

2005’in 2004’ten daha zorlu geçeceği, ekonominin bu açıdan sinyal verdiği biliniyor. Bunun dışında AB karşıtı güçlerin çabası oranında AKP tabanında bir çözülme yaşanacak. İşte AKP bu süreci, AB müzakereleri ardına sığınarak aşmayı planlıyor.

Emperyalizm ve burjuva iktidarlar hiçbir zaman kendi sınırsız egemenliğini bir diktatörlük (Arşivden – Bkz. Devrimci Hareket, Sayı 13)

AB VE SOL

AB (AET) konusunda Türkiye solunun 1980 öncesindeki duruş noktası genellikle “karşı olma” temelindeydi. Solun bir bütün halinde, AB olgusunu doğru değerlendirdiğini söyleyebiliriz. AB, emperyalizmin çıkarları çerçevesinde sorunların aşılması için oluşturulmuş ve diğer emperyalist kuruluşlardan pek farklı olmayan üst düzeyde bir birlik olarak görülmüş ve “ Onlar Ortak Biz Pazar sloganıyla karşılanmıştı.

Hatta o gün için AB’yi savunmak bir utanma vesilesi sayılır, “ayıp” kabul edilirdi.

Bugün ise, solda durup AB’yi savunanlar öylesine cüretkar ki savunmakla kalmıyor bir de karşı duranlara “

Fukuyamacı, Kautskyci, vb .” yakıştırmalar yapabilecek denli ileri gidiyor. Bunun, içinden geçmekte olduğumuz dönemle ilintisi var ise de, kaynağının 80 sonrası gelişmelere dek uzandığını söyleyebiliriz.

12 Eylül sonrasında Türkiye solu içerisinde, entelektüel düzeyde tartışmaya yatkın; ama, solun sistemle uzlaşabilecek hale getirilmiş biçimine, solun pek çok tezinden vazgeçerek emperyalist/ kapitalist sistemin içinde bir duruş noktasına dönüştürülebilecek tarzda farklı bir yorumuna denk düşen ve Avrupa Solu adını alan kesimlere yakın olan kişi ve çevreler; devrimci dinamiklerin zayıf düşmesiyle birlikte hızla uzlaşmaya/bütünleşmeye gittiler. Belki bunu Ömer Laçiner, Murat Belge gibileri için açıklamak zor değildir. Ne var ki süreç, bundan çok daha ötesini etki alanına aldı. Bunda özellikle solun Avrupa’ya göçü, etkili bir rol oynadı. Avrupa’ya yaşanan yoğun göç, oraya gidenlerin farklı bir dünyayla karşılaşmaları ikili bir etki yarattı.

Birincisi, Avrupa emperyalistleri ve ABD’nin işbirliği ile darbenin tezgahlandığı, hedeflerinin ne olduğu, emperyalizmle daha fazla bütünleşmekten başka bir anlama gelmediği bilindiği halde, Avrupa ülkeleri kendi kamuoylarının desteğini alma doğrultusunda Türkiye’den gelen ve büyük çoğunluğu siyasal nitelikte olan kesimlere kucak açtılar. Bu durum kimilerince bir çeşit sahiplenme olarak algılandı ve yanlış bir kıyaslama yoluna gidilmesine sebep oldu. Gerçekte ise bu “iltica kabulü”nün kendi kamuoylarına, cunta karşısında mağdur olmuş birilerini sahiplenmek gibi bir mesajı vardı; ancak, bunun dışında gelişmenin bir yönünden daha söz etmek gerekiyor.

Özellikle Almanya ve Hollanda başta olmak üzere Avrupa ülkelerine 1960’larda, ’70’lerde gelmiş olan Türkler, bir sıkıntı kaynağıydı. Çünkü o topluma uymak için dil öğrenmek dahil, hemen hiçbir çabaları olmamıştı. 20 yıl orada çalıştığı halde süresiz oturum alabilen hemen hiç kimse olmamıştı. Bunun için iyi derecede dil bilmek gerekiyordu. Örneğin; Cezayirliler Fransa’da 5-6 yılda süresiz oturum alabiliyordu; aynı şekilde Yunanlılar da bu sorunu kısa sürede aşarken Türkiye’den gidenler içinde süresiz oturum alabilen hemen hiç kimse olmamıştı. Aksine, hızla gettolaşma; belli bölgelerde yoğunlaşıp kendi denetimlerinde bölgeler oluşturma gibi eğilimleri Almanya için özellikle tehdit edici bir noktaya varmıştı. İşte bu deneyim sonrasında Avrupa ülkeleri, 12 Eylül’le beraber Türkiye’den gelen kesimlere kucak açarken hem demokrasi havarisi kesilip kendi kamuoyuna mesaj vermiş, hem de 1960-70’lerde gelenleri asimile etmenin bir aracı olarak kullanma şansı yakalamıştı.

O süreçte, Türkiye’den bakanlığın gönderdiği öğretmenlerin kabulü için pek çok şart sunan Almanya, iltica talebiyle gelenlerin sadece sözlü beyanlarını dahi yeterli gördü ve bildiğimiz kadarıyla 4 binden fazla kişiye öğretmenlik hakkı verdi. Aynı uygulama; Fransa, Hollanda vb. ülkelerde de yapıldı. “ Ben öğretmenim fakat Türkiye’de bana diploma verilmedi” diyen herkese öğretmenlik hakkı verildi ve Türk okullarında Türkçe öğretmeni yapıldı. Bu süreçte gelen insanların çoğu üniversite mezunuydu, dil biliyordu ve o topluma kolaylıkla uyum sağladı.

Ayrıca oradaki Türkiyelilerin asimilasyonunda da etkili bir rol oynadı. İşte Türkiye’den giden insanların kendi düşüncelerini sorgulaması, bu süreçte başladı. Maddi yaşama koşullarındaki değişim ve gelişmeleri gerekçeleme güçlüğü etkili oldu. Buna zemin hazırlayan asıl etmen ise Türkiye’de vaktinde ideolojik çalışmaya yeterli zaman ayrılamamış olmasıydı.

Türkiye’de 1974’lerde başlayan toparlanış süreci, aynı zamanda anti-faşist mücadelenin de hızlandığı döneme denk gelmiş; devrimci örgütlenme ve devrimci çabalar, ideolojik-politik bir kimlikten çok pratik tavır alış ekseninde gelişmişti. Bu durum, yeterli bir ideolojik kimliğe/misyona ulaşmadan siyasal tavır belirlemeyi beraberinde getirdi. Ve yaşamın çeşitli alanlarında olduğu gibi yurtdışında da gelişmelerin kavranmasında bir yetersizlik olarak dışavurdu. Genel olarak Türkiye soluna bakıldığında en büyük handikap, belirli ülkelerin ve o ülke önderlerinin düşüncelerine birebir bağlanıp orayı kıble gibi görüp politikayı onların günlük gazete haberlerine göre şekillendirmekti. Bu anlamda Devrimci Yol, Marksizm içerisinde bazı doğmalara hapsolmamış nadir hareketlerden biriydi. Kadroları, araştırmaya ve tartışmaya açık bir duruşa sahipti . Avrupa’da Yeşiller Hareketi’nin veya Avrupa Solu denen kesimlerin etkisi, orada kimi gelişmelerle beraber kendini yavaş yavaş hissettirdi. Özellikle Latin Amerika, vb. ülkelerden gelen devrimcilerin, Türkiye’ye özgü sanılan çeşitli birikimlere sahip oldukları, kimi pratikleri önceden denedikleri, vb. öğrenilince; bir çeşit hayal kırıklığı ve kendine güvensizlik gelişti. Bu sürecin koşulladığı tartışmalar homojen değildi ve örgütlü bir disiplin altında gelişmedi. Özellikle Avrupa’da daha önce bulunan ve Avrupa Solu, Yeşiller, vb. dahil çeşitli ilişkilerini sürece etki eden konumda tutan o günün etkili insanlarının rolünün sanıldığından çok daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; örgütsüzlüğü, bireyin özgürlüğünü öne çıkaran Taner Akçam, tartışmalarda açıkça Marksizm Bitmiştirr diyor, Marks’tan alınabilecek bir şey kalmadığını; ama illa da alınacaksa Alman İdeolojisi, 1844 El Yazmaları gibi Hegel felsefesinden çok yakın etkiler taşıyan eserlerin ciddiye alınabileceğini savunuyor; Lenin’in modasının geçtiğini söylüyordu . Bu duruşa bağlı olarak örgütsüzlüğü savunurken, aynı zamanda 1982 Anayasası’nın oylanması, Demirel’in Büyük Türkiye Partisi’ni kurdurması ve aldığı tavır onu etkiliyor ve bu gelişmeleri sevinçle karşılıyordu. Bunlar aslında bir kişinin düşüncelerinden çok bir eğilimi yansıtıyordu. Demirel’in BTP’sinin gösterdiği bir dinamikten söz ediyor, burjuva muhalefete devrimci yapılardan daha fazla önem veriliyor, AET sürecinde bir bütünleşme yaşanabileceği söyleniyor; bunlar satır aralarında da olsa adım adım işleniyordu. Yine o gün için “ Ekonomik demokratik mücadele alanı yoktur denmesi, “ Nasıl bir sosyalizm tartışması tamamlanmadan hiçbir şey yapılamayacağının söylenmesi ve devrimci motiflerin birleştirici bir yanının kalmadığının vurgulanması, burjuva muhalefete verilen önemle beraber gerçekte AB sürecinin gelişimiyle bir paralellik taşıyordu. Ne var ki bu paralellik, o zaman şimdiki netlikte görülememişti.

Bir taraftan Devrimci Yol düşüncesinin artık ortak bir payda olmayacağı, bu zeminin dağıtılması gerektiği savunulur ve bu doğrultuda adım atılırken, diğer taraftan burjuva muhalefet yüceltiliyor veya salt çevrecilerin, işsizlerin, kadınların örgütlenmesine işaret ediliyordu. Sınıfsal temelde, sınıfsal ilişkiyi ön plana çıkaran örgütlenmelerle ilgili ise, olumlu tek kelime dahi edilmiyor; marjinal, gereksiz, aşılmış bir tarz olarak görülüyordu. İşte bu eğilimin netleşmesi zamanla oldu. Özellikle ÖDP ve onu hazırlayan tartışma süreci, sözünü ettiğimiz fikirlerin daha net biçimde dışa vurduğu bir zemin oldu.

Dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da Kürt hareketi gibi Avrupa’daki duruşunda bile radikal bir tercih sergileyen ve oradaki ilişkileri ile dağ kadrosunu açıkça besleyen bir yapının, oradan Ortadoğu’ya uzanan hareketliliğinde hemen hiçbir engelle karşılaşmamış olmasıdır.

Bugünün gözüyle bakıldığında, bu gelişmeler, farklı yerlerden, bir siyasal hareketin tasfiyesine yönelik olarak, AB düşüncesine daha başlangıçta angaje olmuş kesimlerle, çok önemli bir işbirliği içinde olunduğunu düşündürüyor. ÖDP sürecinden sonra pek çok yerde taşlar yerine oturmaya başladı.

AB EKSENLİ TARTIŞMA SOLDA YENİ BİR SAFLAŞMADA TURNUSOL ROLÜ OYNAYACAKTIR

Siyasi hareketlerin temel teorik tezlerinin şekillendiği süreci bir tarafa bırakırsak, bugüne dek Türkiye solundaki ayrışmaların pek çoğunun ideolojik olmadığını, kişisel vb. nedenlere dayandığını söyleyebiliriz. Geldiğimiz noktada ise, AB tartışmalarının Türkiye’de yeni bir saflaşmaya neden olacağı görülüyor. AB’den daha çok AB sürecinin ortaya çıkaracağı tartışmalar eksenli bir saflaşma yaşanacaktır. Bu konuda akla ilk, demokrasi sorununa bakış geliyor. Demokratik devrimin bugünkü programı ile AB sürecinin ortaya çıkarabileceği demokrasi modeli arasındaki açı net bir şekilde ortaya konabildiği oranda bir farklılaşma yaşanacağını düşünüyoruz. Çünkü demokrasiden söz etmek, “ Bugünün sorunu demokrasidir.” demek; 1982’lerden bugüne çeşitli zeminlerde gündeme getirilmiş; ama çoğu kez bu, ya burjuva muhalefeti ve burjuva demokrasisini övmek ya da var olanı kabullenip atalet halini süreklileştirmek için kullanılmıştır.

“Nasıl bir demokrasi?” ve “Kim için demokrasi?” soruları tarihte olduğu gibi bugün de niteliği ele veren bir anahtar özelliğindedir. Bunlar öne çıkarılmalı ve yanıtı ısrarla aranmalıdır. Tartışma, işçi sınıfının bugünkü gelişim düzeyiyle, talepleriyle ve kapitalizmin niteliğiyle ilişkilendirilerek sürdürülmelidir.

Devrimciler, hiçbir dönemde olmadığı gibi bugün de tutucu değildir; yer ve zaman mefhumunu, değişimi yok sayma lüksü yoktur. Tabii ki her gelişme dikkate alınmalı ve 25-30 yıl önce yazılmış programlar da masaya yatırılmalıdır. İnanıyoruz ki buna hiçbir devrimcinin itirazı olmaz. Önemli olan Marksist ilkelere bağlılık ve bilimsel süreklilikte tutarlılıktır. Çünkü, bugüne dek Marksizm-Leninizm’in evrensel tezlerini çarpıtma gayreti dahil her türlü sapma, değişim”le gerekçelenmiştir. “Değişim” adeta sihirli bir formül gibi kullanılmış; değerleri aşındırmanın, örgütsüzlüğü savunmanın ve sisteme rücu etmenin gerekçesi olmuştur. Halbuki bilimin sürekliliği reddetmesi halinde bilim olmaktan çıkacağı ve hiçbir yenilenmenin eski önermeleri yok saymak anlamına gelmediği, bilinen bir doğrudur.

Yaklaşık 30 yıl önce, demokratik devrim programının genel anlamıyla kapsamına işaret etmek üzere yazılmış olan “Devrimciler Ne İçin Savaşıyor?” broşürünün içeriği, bugünün ihtiyacını elbette karşılamıyor. Demokratik halk devriminin bugünkü görevlerine ilişkin bir program hazırlığına hiçbir devrimcinin itirazının olacağını sanmıyoruz. İtiraz, bu ihtiyacın öznelleştirilerek sulandırılması noktasınadır. Devrimciler, değişen koşulların bilincindedir. Başlayan tartışmaya kendine güvenen bir özne olarak katılmalı ve farkını ortaya koymalıdır. Toplumdaki değişim, yasal çerçevenin bugünkü durumu, AB süreci; sosyalizmin bugünkü ihtiyaçlarına ve devrimci hareketin sorunlarına ilişkin açılımlar içererek tartışılmalıdır. Bu tartışma, genelde solda, özelde Devrimci Yol ve Kürt Hareketi zemininde daha net çizgilerle belirlenmiş (ve hatta gecikmiş) ayrışmaları tetikleyecektir.

ÖDP içerisinde bir ara başlatılan ve “Havet”le sınırlanarak bir anlamda askıya alınan tartışma bugün yeniden ve daha kapsamlı biçimde yaşanacaktır. Aynı şekilde Kürt Hareketi içerisinde de gerçekten demokratik gelişim için mücadele eden, uzun erimli olarak bu mücadelenin başarısı için emek harcayan kesimlerin kısa dönemli ve açmazlarla dolu AB ve ABD eksenli politikalara eklemlenmeye karşı bir duruş içerisinde olacağını, bir ayrışmanın da bu zeminde yaşanacağını düşünüyoruz.

Toplam olarak sosyal demokrat tabanı dahi kapsama potansiyeli taşıyan AB tartışmalarının, solda yıllardır yaşanmamış ve ertelenmiş bir ayrışmayı tetiklemesi beklenmelidir. Ne var ki dünyadaki örneklerine bakıldığında; Yunanistan, İspanya, vb. ülkelerde bu ayrışma genellikle AB karşıtlarının aleyhine sonuçlanmış; bu kesimlerin hızla tasfiye edilerek marjinal konuma düşürülmesini beraberinde getirmiştir. Tabii bu, AB karşıtları için bir kader değildir. Bu bileşenler içerisinde demiri tersine bükme potansiyeli en yüksek olan kesim devrimcilerdir. Başarı için devrimcilerin önderliği şarttır. AB’den zarar görecek kesimlerin veya çıkacak gürültülerin çokluğuna bakılarak başarı tanımı yapılamaz.

Yani süreç kendiliğinden ters dönme eğilimini bağrında taşımaz. Bunun için çok ciddi çabalara ihtiyaç vardır. Olumsuz sonuçlanma olasılığı, devrimcileri ne sürecin dışına yöneltmeli ne de edilgen kılmalıdır. Söz konusu ayrışma için gerekli ideolojik motifler örülmeli ve ayrışma kamçılanmalıdır. Bu süreçte Kürt ve Türkiye Devrimci Hareketi’nin demokratik niteliği ile beraber, taşınan paralelliğin varlığı da önemi de kavratılmalıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ, EMPERYALİST TEKELLERİN; DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ İSE, HALKLARIN PROGRAMIDIR; BUNLARIN BİRBİRİNİN YERİNE GEÇME OLASIĞI YOKTUR 

Rahat konuşabilmek için önce dilimin altındaki baklayı çıkarmalıyım. Biz ‘bir kısım’ solcular olarak, 6 Ekim itibarıyla karmaşık duygular içine girmiş bulunuyoruz.

Bu karmaşa, sanırım hasetlik, şaşkınlık ve gizli/açık memnuniyet şeklinde tecelli ediyor. Yahu, hakikaten 6 Ekim 2004 tarihinde, bu ülkede bir ‘devrim’ oldu. Ve bundan haberimiz var!

Üstelik bir de devrim kavramına yüklediğimiz kutsiyet ortada dururken, bunu ulu orta telaffuz edebilmek de kolay değil. Şunca yıl devrimcilik yap, bu uğurda onca eziyet çek, mahpuslarda sürün, sayısını bilemediğin can yoldaşını yitir… Sonra senin uğruna savaştığın değerlerin bir kısmı, hem de karşı cenahtan yapılan girişimlerle hayata geçsin

Yukarıdaki ifade Gelecek Dergisi’nin 22. sayısında, Melih Pekdemir ‘e ait. “ Ama bu olanlar hakikaten ‘devrim’ ” başlıklı yazıdan aldık.

Aslında bu ifade ve AB’ye övgü yağdıran çeşitli yazılar gibi söz konusu yazı da dikkate alınmadan geçilebilir. Veya bugüne kadar AB konusunda yaptığımız değerlendirmeler yanıt anlamında yeterli görülebilir. Fakat biz, uzunca olmasa da, AB’yi soldan keşfeden birkaç kişinin yaklaşımını örnek olarak ele almayı konunun daha ayrıntılı açılması açısından gerekli görüyoruz.

Bilinir ki kişi, bir fikri mutlaka beslemek isterse, cımbızlama yoluyla da olsa tarihten çeşitli pratikler veya ifadeler bulur ve bunlarla kendi duruşu arasında zorlama da olsa benzerlikler kurar. Önemli olan, olguları kendi tarihsel bağlamları içerisinde objektif bir duruşla alıp, özüne ters düşmeyecek bir ilişkilenmeye sokmaktır.

M. Pekdemir yazısında, 6 Ekim gibi “ tepeden devrim”e Bismarck rejimini de örnek verir. Bismarck kuramının birbiri ile çelişme hali taşıyan pek çok gelişme için kullanıldığı doğrudur.

Ama Bismarck’ın sosyal haklar açısından attığı adımların devrim ve sosyalizm yolunda yürüyenleri ileri taşıdığı veya onların önünü açtığı, yani olumlu bir etki yaptığı doğru değildir. Aksine, o yöndeki akışı sistemle bütünleştirme açısından bir etkisi olmuştur. Benzer bir durum Avrupa İlerleme Raporu veya AB olgusunun kendisi için de geçerlidir. Melih Pekdemir, AB’ye olumluluk atfederken hızını alamayıp “ uğrunda can yoldaşlarını yitirdiği değerlerin bile gerçekleşmesinden söz edebiliyor.

M. Pekdemir ve AB muhipleri, 6 Ekim’de demokratik devrimin hangi talebinin karşılandığını açıklamalıdır.

Yapılan düzenlemenin “61 Anayasası”ndan daha ileri olduğu da doğru değildir. Özellikle Türkiye oligarşisi, demokratikleşme alanında attığı hemen tüm adımları “Türk usulü” atmış, çoğu ya biçimsel kalmış, ya da kimi göstermelik olumlu adımlar, daha da antidemokratik adımları gölgelemek üzere atılmıştır. Örneğin; infaz yasası, bırakalım 61 Anayasası’nı, mevcut olandan daha sert ve geri hükümler içeriyor. CHP’li milletvekillerinin bile şiddetle eleştirdiği, tecridi meşrulaştıran böyle bir yasaya ve benzerlerine olumluluk atfetmek için M. Pekdemir’de olduğu gibi gerçekten bir kopuş yaşamış olmak gerekiyor. Tabii bu kopuş, sistemden değil, devrimci yaşam biçiminden, kültür ve birikiminden kopuştur.

Gerçekte M. Pekdemir, söylediklerinin ne anlama geldiğini bilir.Bu nedenle, yaptığının cehaletten çok bir çeşit sulandırma ve seviyeyi düşürme olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, AB temelli bu duruşu, ciddi bir zeminde savunabilme olasılığı yoktur.

Bugün işçisinden köylüsüne, memurundan esnafına kadar toplumun büyük çoğunluğu için demokratikleşme bir ihtiyaç ve dolayısıyla bir taleptir. Bu talebin içeriği ile AB müktesabatı denen çerçevenin öz itibarıyla hiçbir ilgisi yoktur. O çerçeve dikkatle incelendiğinde, düzenlemenin bütünüyle tekellerin egemenliğini güçlendirecek şekilde yapıldığı görülür. Ve gerçekte bir serbestlik, bir demokratikleşme varsa; o halk için değil, tekeller içindir.

Bilinir ki bizimki gibi ülkelerde, oligarşik yapının varlığı başlı başına bir demokratik devrimi kaçınılmaz kılar. Çünkü oligarşik diktatörlüğün varlığı, burjuva anlamda dahi bir demokrasiye imkan tanımaz.

AB ile ilişkilendirilmiş demokratik devrim tanımında düşülen hatalardan biri de, demokratik devrimi yasal bir düzenlemeden ibaret görmektir. Devrimci Yol kültürüyle biçimlenmiş ve bu kültürü öznel nedenlerle yok sayar duruma düşmemiş herkes bilir ki, bizim dün de üzerinde çokça durduğumuz ve sonra da Sovyet deneyiminin öğrettiği olay, demokratik devrimin ne yasal düzenlemelerle ve hatta ne de devrimci iktidarın bir çırpıda üreteceği kararnamelerle aşılamayacağı; bunun çok uzun bir süre gerektirdiğidir.

Bu arada, konu içerisinde kullandığımız oligarşi kuramının, yeni moda duruş, tercih ve kuramlar itibariyle; kimilerinde “eskimişlik, ortodoksluk, vb.” çağrışımlar yapabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle biraz açalım: Amacımız kavramlarda ısrar veya orjinalite değildir. Oligarşi, kısaca “hakim sömürücü azınlık” anlamındadır. Bunun yanında bizimki gibi ülkelerde genellikle feodalite ile burjuvazinin ittifaklarının olduğu durumları tanımlar. Ama ondan da öte ve konumuz gereği daha da önemli olan, emperyalizmle işbirliğini tanımlamasıdır. Bugün bu kapsam, tekelci sermayenin bir kesimine kadar daralmış da olsa özü aynıdır ve kavram, bir farkı, bir niteliği vurgulamak açısından; önemlidir, gereklidir.

Bugün ülkemizde bırakalım emperyalist işgalin kalkmasını, aksine gizli işgal tanımına sebep olan örtünün aralandığını ve emperyalizmin doğrudan kurumlarıyla, araçlarıyla kendi gücüne dayalı politika yapma yöntemlerini tercih eder hale geldiğini söyleyebiliriz. Bu durum anti-emperyalist tavır alışın önemini artırırken demokratik devrimin ağırlıklı görevi haline de getirmiştir.

Ülkemizde kapitalizmin kendi içerisinde feodalizmi tasfiye ettiği, bu nedenle toprak sorunu vb. görevlerin demokratik devrimin programı içinde yer almadığı genelde bilinen ve kabul edilen bir doğrudur. Ancak burada yanılgı, demokratik devrimin tamamlandığı iddiasıyla başlıyor.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalizmin, dolayısıyla oligarşinin varlığı başlı başına bir demokratik devrimi zorunlu kılarken; aynı zamanda sosyalist insan tipinin yaratılmasındaki güçlük, demokratik devrimin yani geçiş aşamasının sanılandan da uzun olmasını beraberinde getiriyor.

Dikkatli bakılırsa, bugün geniş bir yelpazeye dağılmış gibi görünse de Türkiye’de sadece AB’ye güzelleme yapmak konusunda değil, sınıf çelişmesini yok sayma, sınıf temelinden alabildiğine uzak örgütlenmeleri öne çıkarma ve sonuçta kenara çekilmenin, atıl durmanın zeminini hazırlama anlamında birbirine benzeyen, söylemleri birbirini tamamlayan pek çok çevre ve kişi sahnede yerini almış durumda. 1980’li yılların başında yani 20-25 yıl önce T. Akçam’ın söyledikleri ile bugün M. Pekdemir veya Apo’nun söylediklerinin ortak bir payda oluşturması bir tesadüf değildir. Hem sosyalizmden şu veya bu biçimde söz edilmekte, hem de sınıf örgütlenmesi yadsınmaktadır. Gerçekte ise bilinir ki, sınıf temelinde bir örgütlenme yoksa, bunun adı sosyalizm olmaz . Bu noktada “özgürlükçü sosyalizm” vb. tanımlamalar, yaşamdan tamamen kopuk, soyut söylemler olarak kalmaktadır.

“Sosyalizmin sorunları aşılmadan hiçbir şey yapamayız gerekçesinin ardına sığınılırken ortaya melankolik bir ruh hali çıkmakta ve farklı siyasal zeminlerden gelmiş de olsa, dün uğrunda bedel ödenen değerlerin nostaljik sohbetlerde ve içki masalarında tüketildiği bir duruşta ortaklaşılmaktadır . Bu bağlamda, kimi durumlarda, ne söylendiğine değil, ne yapıldığına, nerede durulduğuna bakmak; tercih edilen “örgüt olmayan örgütün” yani örgütsüzlüğün insanları nasıl dağıtıp atomize ettiğini, bizzat yaşamın içinde izlemek; gerçekliği çok daha çıplak biçimde görebilmeyi kolaylaştırır.

UFUK URAS’IN SORULARI VEYA AB TARTIŞMALARINI SULANDIRMAK

Yukarıda özetlediğimiz duruşa benzer ve besleyici olduğuna inandığımız bir çaba da ÖDP Eski Genel Başkanı UFUK URAS’tan geldi. 25 Aralık 2004 tarihli Birgün Gazetesi’nde “ Ne rüya ne Riya ” başlığıyla yazan ve İP’ten EMEP’e, SDP’den CHP’ye kadar AB karşıtı olarak bildiği tüm duruşları aynı potaya toplayan Uras, söz konusu yazısında 9 adet soru soruyor. Örnek olması açısından o sorulardan birkaç tanesine değineceğiz.

Ufuk Uras, “Soyut bir enternasyonalizm yerine gerek son Avrupa Sosyal Forumu’nda, gerekse anti-apitalist sol partilerin ‘Başka bir Avrupa mümkün’ deklarasyonunda altına imza attığımız ve ortaya koyduğumuz tezlerin hangisine, neden karşısınız? ”diye soruyor. Aslında o tezleri tartışmaktan çok bu sorunun AB ile ilişkili özü veya AB dışında bir enternasyonalizmi soyut sayan yaklaşımı tartışılmalıdır. Devrimciler, dünya ölçeğinde ulusların, sınıfların veya ezilen herhangi bir kesimin attığı hiçbir dayanışma adımını, demokratik hiçbir çabayı yok saymaz, küçümsemez; böyle bir dayanışma için AB zemininde atılan adımları da beklemez.

Burada asıl problem, meselenin AB ile sınırlanmasıdır. Sadece başka bir Avrupa değil, başka bir dünya mümkün. Ve neden dayanışma Avrupa’dan ibaret görülüyor? Hatırlanacak olursa, III. Enternasyonal gibi başarılı bir dayanışma ve bütünleşme dünya ölçeğinde yaşanmıştı ve AB gibi bir koşul yoktu. Yani AB’siz Enternasyonal hiç de soyut kalmamıştı. Bugün de örneğin; Ünilever’in San Francisco’daki tesislerinde gerçekleşen direnişe, Gebze’deki işçiler yanıt veriyorsa; bu soyut değildir; ama, AB kapsamında da değildir. AB projesini doğru ve gerekli kullanmak için sol, hiçbir dönem bu denli zorlama sorularla muhatap edilmemiştir.

Soru 2: “Sermayenin Avrupası karşısında emeğin, dayanışmanın Avrupasının kurulabileceği iddiamıza; ‘reel’ Avrupa’nın asla değişmeyeceği, dönüşemeyeceği, aşılamayacağı ve emeğin Avrupasının asla mümkün olamayacağı gibi Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezinin Avrupa versiyonu muhafazakar bir yaklaşım, nasıl oluyor da memleket topraklarında en devrimci görüş gibi takdim edilebiliyor? ”

Öncelikle belirtelim ki AB karşıtlığının yarı-öfke yarı-keyfiyet sonucu, hiçbir somut neden yokken Fukuyama ile ilişkilendirilmesi yakışıksız bir tutumdur ve AB muhiplerinin ne denli cüretkar olduğunun ifadesidir . Fukuyama AB’ye ABD’nin rakibi olabileceği düşüncesiyle karşı çıkıyor. Bunun ne “emeğin Avrupası”yla ne de AB karşıtlığıyla bir ilgisi vardır. Ayrıca Fukuyama; ABD’nin, sınırsız egemenliği için Çin’in, Japonya’nın, Hindistan’ın, Rusya’nın vb. bir siyasal, ya da askeri güç olmasına karşı çıkıp, önünü açmak için başvurabileceği her yolu mubah görürken; siyasal motiflerini buna göre hazırlıyor ve bütün dünyanın geleceğini ABD’nin çıkarı ile özdeşleştiriyor. Bunun, anti-emperyalist çevrelerin

AB’ye karşı geliştirdiği tutumla hiçbir ilintisi yoktur. Ayrıca Fukuyama “emeğin Avrupası”ndan değil, AB’nin ABD’ye alternatif olma olasılığından söz eder. Bizler ise “emeğin Avrupası” fikrine, ortaya atılışındaki ilişkilenme(AB) ve projedeki çapsızlık/soyutluk sebebiyle bir itiraz geliştiriyoruz. Ve burada da neden “emeğin Avrupası” da, Ortadoğu’nun veya Asya’nın Avrupa’sı değil? Sorusunu soruyoruz. Gerçekten de fikir sahipleri böyle bir bütünleşme için ne bir projeye ne de enerjiye sahiptir. Yaptıkları şey, AB olgusuyla ilişkilendirilmiş, AB’nin doğrudan sonucu varsaydıkları kimi varsayımları, AB’ye olumluluk atfetmek üzere ortaya atıp tartıştırmaktır. Bizce, bu ilişkilenme bağlamında “emeğin Avrupası” mümkün değildir.

Soru 3: “ Sosyal Demokrasi’nin en öngörüsüz teorisyeni olan Kautsky’nin 1.Paylaşım Savaşı’ndan kısa bir süre önce ortaya attığı ve dolayısıyla hemen yanlışlanan emperyalistler arası rekabetin sönümlendiği ve ‘ultra emperyalizme’ geçildiği şeklindeki iddiası, nasıl Edirne’nin bu tarafında ‘AB emperyalizmi’ biçiminde en radikal tez haline geliveriyor?

”Biz bu “Kautsky” ilişkilenmesinin, cehaletten çok bir çeşit sulandırma gayreti olduğunu düşünüyoruz. Yoksa Ufuk Uras, Türkiyeli devrimcilerin, emperyalistler arası rekabetin sönümlendiğinden değil, keskinleştiğinden söz ettiğini bilmiyor olamaz. Hatta bugünkü ABD saldırganlığı da emperyalistler arası çelişmenin bir dışavurumudur.

Soru 4: “ Sermayenin küreselleşmesi karşısında, emeğin küreselleşmesinin bir parçası olan emeğin serbest dolaşım hakları için mücadele, niçin anlamı olmayan bir mücadele biçimidir?

”Gerçekte bu teori, yani globalleşmenin, emeğin serbest dolaşımını da içerecek tarzda ifade edilmesi, burjuvazinin sömürüyü gizleme araçlarından biridir. Mal ve hizmetler kadar emek de serbest dolaşabilsin deniyor. İlk bakışta anlamlı gibi görünüyor. Halbuki mal, sosyal bir varlık değildir. Örneğin; Kore’de üretilir, Türkiye’de tüketilir. Birey ise sosyal bir varlıktır. Yaşadığı, yaklaşık 30 yıllık gelişimini sağladığı dünyada bir çevreye sahiptir. Onu, ait olduğu çevreden koparıp “git falanca yerde iş buldemek, emperyalist bir uygulamadır. İş bulabilmesi için kişiyi Avrupa sokaklarında dolaştırmak; onun kişilik haklarını yadsımak, onu metayla özdeş tutmak ve sömürüye karşı savunmasız bırakmaktır.

Burjuvazinin üretilen malla, fabrikada çalıştırdığı işçiyi özdeş gördüğü bilinir. Ama soruna sömürü penceresinden bakmayanlar için işçi, üreten bir güçtür; sosyal bir varlıktır. Bunu meta ile özdeşleştirip, metanın serbest dolaşımıyla denklik kurmak , burjuvazinin kefesine girmektir. Bu, savunulabilecek en geri noktadır. İnsan turist olarak gezebilir veya kendisi istediği için gidip bir başka ülkeye yerleşebilir; bunun, iş bulmak için başka ülkeye gitmek zorunda kalmasıyla hiçbir ilintisi yoktur. Kaldı ki, devrimcilere yakışan, insanların bulunduğu yerde insanca yaşaması için mücadele etmektir. Bu bağlamda, söz konusu öneri, emperyalizmin dahi açıktan savunmadığı, akla gelebilecek en geri yaklaşımdır ve sonuçta burjuvaziye soldan yapılmış bir destektir.

Ufuk Uras’ın sorularından birkaç tanesini seçerek yanıtladık. Soruların bütününde bir seviye düşüklüğü ve sulandırma gayreti dikkatimizi çekti. Bunu sadece Ufuk Uras yapmıyor. Öyle sanıyoruz ki AB konusunun ciddi/seviyeli bir tarzda tartışılmasının yaratacağı sonuçları önceden görmüş olmak, söz konusu kişi ve çevreleri böyle bir tercihe itiyor.

AB’NİN ALTERNATİFİ MEVCUT STATÜKO DEĞİLDİR

Devrimciler herhangi bir soruna çözüm geliştirirken, onu farklı biçimlerde yeniden üretmeyi değil, öz itibarıyla bütünüyle aşmayı amaçlar. Bu nedenle de mevcut sistem içinde karşı durdukları herhangi bir olgunun yine sistem tarafından, kendi ihtiyacı olarak yeniden üretilmesi demek olan projelere de karşı dururlar. İşte bu tür tavırları, söz konusu projelerde “daha ileri” kimi ayrıntılar varsayarak eleştirmek; alternatif bir duruşu geliştirmenin gereklerini anlamamaktır.

Benzer bir süreç, özelleştirmenin yoğun biçimde tartışılır olduğu 90’lı yıllarda da yaşandı. Özelleştirmeye karşı çıkanlar, mevcudu/devleti savunmakla suçlandı. Bugün belki, yaşananlar sonrasında, artık özelleştirmenin de iyi yanları olduğunu veya “nötr” duruşun gerekliliklerini savunan kalmadı; ama biz o tartışmaları unutmadık. Çünkü onları üreten fikri arızanın bugün çeşitli konularda ve AB meselesinde tekrar ettiğini görüyoruz.

AB meselesine, “ Mevcut Statüko mu daha ileridir, yoksa AB kriterleri mi?” biçiminde yaklaşmak, tuzaktan öte bir de kendine güvensizliği, alternatif geliştirebilme olasılığını yadsımayı içerir. Kimi fiilleri, tekil olguları, sürecin bütünlüğünden koparıp “

Hangisi daha ileri? diye tartışmak; örneğin böyle bir ikilemi AB olgusu üzerinden yürütmek, devrimci bir hareketin alternatif yönelimini yok saymaktır. Dahası, statüko ile AB’ciliğin birbirini tamamlama birbirini biçimlendirme niteliğinin de gözardı edilmesidir. Yani

AB, Türkiye’deki egemen sınıfların ve devletin niteliğini parçalamıyor; bir buluşma, eklemlenme biçimini geliştiriyor

ve bu biçimde, emekçinin hak talebi yine “gaz”la boğuluyor. Yazıyı yayına hazırladığımız gün basına yansıyan bir haberi olduğu gibi aktarıyoruz: ABD ve AB’yi protesto etmek isteyen Gençlik Dernekleri Federasyonu üyesi gençlere karşı biber gazı ve copla müdahale eden polis, AB ve ABD için kendini siper etti. Polis, biber gazı ve cop kullanarak yaklaşık 140 kişiyi gözaltına aldı. Elleri arkasından bağlanıp, derdest edilerek üst üste yığılan öğrenciler, Irak’taki esirlere uygulanan muameleye benzer görüntüler oluşturdular .”Burada dikkate alınması gereken noktalardan biri de bu uygulamanın Kopenhag Kriterleri’ne uygunluğudur. Bu arada “ AB sürecini sekteye uğratmayalım” baskılanması, alternatif bir duruşun özneleri üzerinde dahi; bir iddiasızlık, bir irade yitimi, ehlileşme ve giderek örgütsel sulanma etkisi yapacaktır. Çünkü, hiçbir AB kriterinin, örgütlü devrimci birikimi besleme, onu arttırma veya tamamlama özelliği yoktur.

Sorunun en tehlikeli boyutu, bugüne dek şu veya bu biçimde, şu veya bu oranda biriken örgütlü devrimci mücadelenin, yerini, Kürt Hareketi’nde olduğu gibi sistem tarafından kabul gören ehlileşmiş bir biçime bırakma olasılığıdır.

Devrimciler, ürettikleri özgürlük projeleriyle, en tam demokrasi ve eşitlik anlayışı ile tarihlerinin hiçbir döneminde sınıf düşmanlarına öykünmedi. Onlardan demokrasi dersi almaya veya öğrenmeye ihtiyaç duymadı. Bu nedenle sisteme ait bir olgunun alternatifini yine sistem içinde aramak, kendi alternatifini yok saymak; devrimcilik iddiasını taşıyan hiçbir kişi veya kuruma yakışmamaktadır.

Marksizm gıdası almamış, çarpık bir fikri gıdalanma veya bozuk bir perspektifin daraltıcı etkisi altında bulunan kesimlerin Devrimci demokrasiyi bilmemesi veya yanlış bilmesi normaldir. Ama sol adına, devrimcilik adına, Devrimci demokrasiyi unutup burjuva demokrasisini veya onun faş ist bir rejimde oluşturduğu “melez” biçimi yeterli, doyurucu bulmak; hedefin de duruşun da kimliğinde ne denli küçüldüğünün göstergesidir.

Yakışık düşmeyen ve yanlış kıyaslara sebep oluşturan etmenlerden biri de, AB’nin neler vaadettiğinin kaynağından ve ayrıntılı biçimde incelenmesi yerine, duyumlarla veya yarım yamalak bilgilerle yetinilmesidir. Emeğin serbest dolaşımından, vb. söz edenler bir tek “ AB Hizmet İşleri Yönetmeliği nin ne getirdiğine göz atsalar, en azından böyle büyük gaflar yapmayacaklardır. Örneğin; yeni yönetmeliğe göre “ Almanya’da çalışan bir Polonyalı işçi artık Almanya’daki yasalara göre değil, Polonya’da geçerli olan yasalara göre çalıştırılacak. Yanındaki Alman işçi belki günde 7 saat üzerinden haftada 35 saat ve 10 Euro saat ücreti ile çalışırken, Polonyalı işçi günde 12 saat üzerinden haftanın 7 günü, 2 Euro saat ücreti üzerinden çalıştırılacak.

Bu alanda ‘AB uyum yasası’ geçerli olmayacak. Yönetmeliğe göre 25 AB ülkesinde aynı anda 25 değişik yasa yan yana geçerli olacak yani belirleyici olan işçinin çalıştığı ülkenin yasaları değil, geldiği ülkenin yasaları olacak.

Bu yönetmeliğin sermaye açısından birçok faydası olacak. Artık sermaye üretimi işgücünün ucuz olduğu ülkelere taşımak zorunda kalmayacak. İşgücünün ucuz olduğu ülkelerin işçileri sermayenin ayağına gelecek. Tekeller yeni fabrikalar için harcamalardan kurtulabilecekleri gibi, kendi ülkelerinin işçilerini daha rahat disipline edecekler

Aslında tüm bu örneklerden bağımsız olarak, salt kapitalist yapılanmaları beslememek, onlara kan taşımamak ve devamında rol almış olmamak için AB’ye karşı durulabilir. Kapitalist sistemin şu veya bu kurumunun veya uygulamasının başarısı, güçlülük imajı, kitlelerde kapitalizmin yıkılmazlığını besleyebileceği gibi, ehven-i şer duruşları da tercih haline getirecek ve kendine güveni, örgütlü güçle sonuca gidebilme inancını aşındıracaktır.

Sayı 16

(Şubat – Nisan 2005)