Adalet Yürüyüşü nasıl değerlendirilmelidir?

Asgari programlar, azami program için basamak oluşturur

Gezi’den “Hayır” çalışmasına uzanan katılım ve üretkenlik grafiğini yükselterek umudu büyüten Adalet Yürüyüşü, gündeme geldiği andan itibaren, nicelik ve nitelik artırıcı sahiplenmenin yanında, solda turnusol işlevi gören tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Çok bileşenli ve yoğun katılımlı toplumsal hareketlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair yaşanmış olan öğretici tüm pratiklere rağmen Adalet Yürüyüşü’nün bir “mühendislik çalışması” olarak değerlendirilmesi veya “yedeklenme” vb. eleştiriler, gerçekte devrimde ittifaklar meselesinden asgari program-azami program ilişkisine kadar temel önemdeki pek çok konuda bir kavrayış sorununa işarettir.

Adalet Yürüyüşü’nde kitlelerin, AKP’nin 15 yıllık icraatlarına karşı biriken öfkeyle harekete geçtiğini, yürüyüşü uygun bir zemin olarak değerlendirdiğini kim inkâr edebilir? Eğer “Adalet”, içine ezilenlerin tüm sorunlarının sığdırılabildiği bir kavram haline gelmişse, burada nasıl “ideolojisizlikten” veya “Erdoğan karşıtlığının sağa taşınmasından” söz edilebilir? Hele hele olup biteni bir “operasyon” olarak değerlendirip, solun bu operasyona “acil görevler” edebiyatı ile yardım ettiğini söylemek, siyasal olandan çok psikolojik bir değerlendirme gerektiriyor ki bu, yazımızın içeriğini aşıyor. (Bkz. Sağın büyük başarısı, Kemal Okuyan)

Sömürge tipi demokrasi olarak da tanımlayabileceğimiz 70 yıllık parlamenter rejimin içerdiği nispi demokratik kurumların, araç ve işleyişin bütünüyle tasfiye edildiği, kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırıldığı açık faşist bir rejime geçilmiş durumdadır. Parlamento dahil her alanda muhalif tüm seslerin susturulmak istenmesi, milletvekillerinin, HDP’li siyasetçilerin tutsak alınması, itiraz için sokağı olmazsa olmaz bir adres haline getirmiştir.
Böylesi anlarda en genel bağlamıyla söylersek; asgari programlar, süreci azami programa doğru taşır. Asgari programlar, azami program için; taktikler, strateji için basamak oluşturur. İşte Adalet Yürüyüşü de daha önce Gezi’de veya referandum sürecinde olduğu gibi, ülkenin/konjonktürün dolayısıyla da sınıflar mücadelesinin bu koşulları içerisinde veya diğer bir ifadeyle, darbe ikliminde faşizme karşı birleşik cephe bilinciyle değerlendirilmelidir.

Açlığın öfkesi umudun itkisiyle birleşiyor

Yoğunlaşan sorunlar ve o sorunların biriktirdiği öfke, Gezi’de ortaya çıkan toplumsal dinamiği farklı zaman ve zeminlerde yeniden açığa çıkarıyor. Ernst Bloch’tan esinlenerek söylersek; açlığın, yokluğun ve yoksulluğun öfkesi, umudun itkisiyle birleşiyor. Bizzat eyleme katılan, kendi hakları için yüz binlerle beraber yürüyen, milyonlarca insanla aynı hak talebi ve değerler üzerinden ilişki kuran insanlar, yarına dair umudu büyütüyor.
Yürüyüşün başlangıcında öne çıkan adalet talebi eşit, özgür, bağımsız, laik bir ülke talebine dönüşmüştür. Ezilenler, birbirinden farklı gibi görünen sorunları aynı zeminde beraber dillendirmenin gereğinin ve öneminin ayırdına varmış; eylem içinde olsun veya olmasın en geniş bağlamda bir ilişkilenme yaşanmış; tutuklanan gazetecilerle, tutsak alınmış milletvekilleriyle, Nuriye ve Semih’le de empati kurulmuştur.

Kısacası, mevcut iktidarla sorunu olup da o an yürüyemeyenler de bir anlamda kortejde veya Maltepe alanındaydı. Müfredattan Evrim teorisinin çıkarıldığı, her okula bir mescidin zorunlu hale getirildiği, lise din derslerinde şeriatın anlatılmaya başlandığı, çocuk işçi sayısının 1 milyonu bulduğu, iş cinayetlerinde yılda 2000 kişinin öldüğü, OHAL’in kurumlaşarak kalıcılaştığı, ayrımcılığın, kıyım ve talanın görülmemiş boyutta yaygınlaştığı koşullarda, tepki duyanlar ve çözüm arayanlar sadece yürüyenlerden ibaret olamazdı. Bu bağlamda yürüyüş, tüm ezilenlerin, o gün orada olamasa da AKP eliyle büyütülen sömürü ve zulüm çarkının kırılmasını isteyen herkesin sorunlarını dillendirdi. Ancak buna rağmen, yürüyüşü CHP’den, önde yürüyor da olsa iradeyi Kılıçdaroğlu’ndan, eylemin niteliğini de okunan 10 maddeden ibaret görmek doğru değildir. Böyle bir yaklaşımla Gezi de “Hayır” çalışması da sorunlu hale gelir; asgari program yerine her zaman azami program öne çıkarılır ve yeni sömürge ülke gerçekliğinin, dolayısıyla da demokratik halk devriminin gerektirdiği geniş ittifaklar olanaksız hale gelir.

Yönetememek ve meşruiyet krizi saldırganlaştırıyor

Bir kez daha görüldü ki halkın sorunlarına çözüm aramak üzere harekete geçmesi, siyasete katılım oranını ve doğru seçilmiş eylem alanlarındaki buluşmaları büyütüyor. Halk kendi eyleminde öğreniyor. Öğrendikçe araç ve yöntem çoğaltıyor. Bu, suskun-edilgen yani kaderine razı bir toplum yaratmak isteyen, nispi demokratik alan ve kurumlara bile tahammülü kalmayan iktidar için, giderek kapsam büyüten bir kâbusun habercisidir. Bu kâbus büyüdükçe acz hali büyümektedir.

Artık burjuva siyasetin bugüne dek bilinen işleyişinin ve kurumlarının sürdürülemez hale geldiği, yeni düzen tasarımı koşullarında sermayenin parlamenter işleyişe, kuvvetler ayrılığına vb. tahammülünün kalmadığı görülüyor. Bunun bir yanı, parlamentoyu işlevsizleştirmek ve iç tüzük, “uyum yasaları” ve yeni seçim kanunu gibi düzenlemelerle Meclis’teki düzen muhalefetini susturmak ise diğer yanı suskun bir toplum yaratmaktır. Adalet Yürüyüşü tam da bu nedenle iktidarı rahatsız etmiş ve (başarılamamış da olsa) çeşitli biçimlerde önünü kesme veya etkisizleştirme hesapları yapılmıştır.

Bugün artık çok daha net biçimde görüldüğü gibi 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen darbe girişiminin sömürüsü üzerine bina edilen ve 20 Temmuz’da başlatılan OHAL süreci, “darbecileri etkisizleştirme” görüntüsü altında toplumsal muhalefetin susturulmasını amaçlamıştır. Bu kapsamda o günden beri, cumhuriyetçi-laik olanlar dahil tüm muhalif kesimlerin kamudan tasfiyesi KHK’lerle adım adım gerçekleştiriliyor. Psikolojik ortam/zemin hazırlanabildiği ölçüde (örneğin bu yıl 15 Temmuz’daki gövde gösterisinden sonra) yeni hamleler, daha büyük çaplı tasfiyeler beklenmelidir.

Yönetemez hale gelen ve meşruiyet krizi yaşayan iktidarın daha da saldırganlaşması, sınıfsal karakteri gereğidir. Gerçekte yürüyüş yoluna gübre dökmek veya mermi bırakmak bu sınıfsal niteliğe dair sadece bir ipucudur. Mevcut iktidar trolleriyle, kayyumlarıyla, SADAT’la, Osmanlı Ocakları vb. örgütlenmelerle, özel güvenlikten ordu ve polise uzanan askeri kuşatmayla egemen sınıfların dönemsel ihtiyaçlarına göre konumlanıyor. Bu, uzun erimli ve kalıcı bir kurumlaşmadır. Yaşanan bunca tepkiye rağmen Ensar gibi örgütlenmelerde, Kabataş benzeri yalanlarda ısrar bu sebepledir.

Sonuç yerine

Yürüyüş, halkın kendini ifade edebileceğine ve tabii ki sonuç alabileceğine inandığı zeminlere nasıl destek verdiğini göstermesi bakımından önemli ve öğreticidir. Baskı, korku ve şiddet devlet eliyle ne denli büyütülürse büyütülsün, karşısında umudu elden bırakmayan, cesareti ve kazanmaya olan inancı büyüten kesimlerin olacağını gösteriyor.

Bir kez daha, Gezi’den bugüne “Hayır” çalışmasını da içererek devam eden bu kolektif arayış ve mücadele için “Bu daha başlangıç” veya “Bitmedi daha yeni başlıyor” deme zamanıdır. Bunun için, bir taraftan var olanı sahiplenip güç katmak, diğer taraftan nitelik artırıcı müdahaleler eşliğinde, toplumsal nabız ve kazanabilmeye olan inanç zayıf düşürülmeden mücadelenin sürekliliğini sağlamak gerekiyor.
Böyle bir tarihsel anda, egemen sınıfların gücünü ve siyasal iktidarın imkânlarını hafife almak, Amerikalı kimi siyasal analistlerin “AKP bitti, sonu geldi” mealindeki değerlendirmelerini ölçü kabul etmek; sürecin hangi dinamiklerle nasıl gelişeceği, dolayısıyla da kimlerle, nerede, nasıl saf tutmak gerektiği konusunda isabetli değerlendirmeler yapabilme şansını kaybettirir.

Evet, bu süreçte görüşleri farklı olsa da benzer kaygılarla bir araya gelen insanlar, zincirlerini kırma hissiyle ve özgürleşme umuduyla yürüdü. Ancak bu, zulmün, karanlığın sonu değildir. Kazanım için zamana yayılmış kesintisiz bir mücadele gerekmektedir. Bugün hâlâ istenen örgütlülüğe, nitel ve nicel güce ulaşamamış olsa da Haziran Hareketi’nin işaret ettiği meclisleşme, böyle bir ihtiyacı karşılamaya en uygun araçlardandır. Tam da bu nedenle şimdi, egemenlerin kendi iç çelişmelerine değil ezilenlerin potansiyel gücüne bakarak cesareti kuşanma, halkın örgütlülüğünü ve dayanışmanın çapını büyüterek özgürlüğü parça parça koparıp alma zamanıdır.