AB Sürecinde Türkiye

Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6 Ekim’de bir rapor yayımlayarak Türkiye ile üyelik için müzakerelerin başlatılmasını tavsiye etmesi, Türkiye medyasında bayram sevinciyle karşılandı. “ Bugün daha güzel bir gün ”, “ Kapı açıldı .”, “ Final vizesi ” gibi başlıklar atan medyanın bu bildik tavrının aksine, süreç hiç de yansıtıldığı gibi problemsiz veya az problemli ilerlemiyor.

AB’yi isteyen Türkiye egemenleri veya Türkiye’ye karşı çeşitli atraksiyonlar deneyerek, kapıyı kapamayan, ama zamana oynayan AB için, sürecin dinamiklerinin ne olduğu doğru okunduğunda, gelişmeleri isabetle yorumlama olasılığı güçlenecektir.

Dünya ölçeğinde globalksıiyymaseettliin, kapışma ve pvaeyylaaşımın aktörleri projevlearzi gçeizçeilrmkeenz, uygulamada

Gürcistan’da Şaakaşvili ile beraber kolay at koşturabilir hale gelen ABD, sanıldığının aksine Türkiye’ye rağmen Kafkasya’da rahat değildir. Türkiye’nin “Büyük Türkistan” hesapları farklı çıkarlar karşısında etkisiz kalmış ve Şangay işbirliği Örgütü’ne üye Rusya, Çin, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında gerek enerjide gerekse de askeri alanda (sorunlu da olsa) ortak hareketi hedefleyen anlaşmalar imzalanmıştır. Yani işler artık, Türkiye’nin Çin Uygur Özerk Bölgesi’nde Uygur Türklerini kışkırtması biçimindeki pespayelikleri çokça aşar hale gelmiştir.

Bugün AB, Türkiye’ye açıkça “Hayır” demiyor, oyalamayı tercih ediyorsa; bu, biraz da 11 Eylül sonrası Ortadoğu’da Türkiye’nin ve dolayısıyla bölge “İstikrarı”nın onu doğrudan ilgilendirmesi ile ilintilidir. İlerleme Raporu’nda, Türkiye’ye tarih verilmesi şöyle gerekçeleniyor: “ Türkiye’nin geri çevrilmesi biçiminde anlayabileceği her karar, bu ülkede reform sürecinin sonu demek. Bu da muhtemelen bütün bölgenin istikrarını kaybetmesi, uzun süreli olarak Avrupa’nın güvenliğinin tehlikeye düşmesi anlamına gelir .”

Genel anlamda bakıldığında Türkiye; ucuz işgücüyle, çok geniş tüketim alanlarıyla, Ortadoğu ve diğer bölgeler açısından coğrafi yakınlığıyla vazgeçilmez bir pazardır. Ama AB, pazar olarak Türkiye’yi zaten fethetmiş durumda. 1995’te yapılan Gümrük Birliği anlaşmasıyla birlikte, AB çekirdeğinde yer alan ülkelerin Türkiye’den beklentileri zaten yerine getirilmiştir. Geriye, Türkiye’nin AB’den beklentilerini yerine getirmek kalıyor. Bu, serbest dolaşım veya Türkiye’deki tarımın AB bünyesine uydurulması için uyum kredilerinden yararlandırılması gibi Türkiye’nin isteklerinin karşılanması çerçevesidir. Ve sonuçta AB’yi çokça zora sokan bir durum değildir.

Çünkü, AB’nin çekirdek yapısında yer alan ülkelerin buna ihtiyacı yok. Türkiye’den alabileceklerini büyük oranda almış durumdalar. Bütün bu gelişmelere rağmen Türkiye’yi yine de bir oranda, AB nezdinde önemli kılan olgu, bölgede askeri anlamdaki kullanılabilirliğidir.

Hatırlanacak olursa “ Türkiye’nin tek ihraç ürünü askerdir ” denmişti. Aslında bu, niyeti ele veren bir açıklamadır.

Artık 21. yüzyıldaki en büyük kavganın enerji alanında olduğu düşünülürse, ABD’nin bölgeye BOP’la doğrudan müdahaleyi tasarladığı bir dönemde, AB’nin şu veya bu şekilde aynı zemine müdahale etmeden uzak durması, stratejik çıkarları açısından mümkün değildir. Ama, AB ülkelerinin hiçbiri şu anda bölgede stratejik anlamda rol oynayabilecek, askeri yada siyasal olarak ağırlığını koyabilecek bir konuma sahip değildir.

AB’nin Ortadoğu’da ya da Kafkaslar’da uzun dönemli olarak politik tercihlerini bölge ülkelerine şu veya bu şekilde dayatabilmesinin yolu Türkiye’den geçiyor . Türkiye’nin AB açısından sahip olduğu önem, salt bu çerçevededir. Yoksa, bunun ötesinde ne ekonomik yönden ne de nüfus, vb. açıdan Türkiye, bölgede AB nezdinde stratejik bir öneme sahip değildir. Ancak, askeri açıdan da olsa, bir önem taşıması, AB içinde yer alan NATO güçlerinde var olmayan düzeyde bir silahlı güce (nitel ve nicel anlamda) sahip olması, bir açmazı beraberinde getirmektedir.

Bugün Türkiye’nin dış politikası ABD eksenli bir politikadır. Ortadoğu ve Kafkasya’da politika sürdürmede ABD eksenli hareket etme eğilimi, hem Türkiye bürokrasisinde, hem de silahlı kuvvetlerde ağır basmaktadır. AB’nin bugüne kadarki bileşiminde Almanya ve Fransa gibi büyük bir nüfusa ve hem ekonomik hem siyasi ağırlığa sahip olan ülkelerin yanında, örneğin bir Polonya, önemli bir nüfus ağırlığı olmasına rağmen pek fazla varlık gösteremedi. Çünkü kendisini diğer ülkelere dayatabilecek olanaklara/avantajlara sahip değildi. Ama Türkiye, özellikle ABD ile olan ilişkileri nedeniyle kendisini AB ülkelerine dayatabilme şansına, belirli oranlarda da olsa sahiptir. En azından askeri anlamda, Türkiye’nin olanaklarını kullanmaya zorunlu durumdalar. Türkiye’nin AB’ye girmesi bu anlamda AB içindeki dengelerde bir biçimde ABD’nin ağırlığının artmasına yol açabilecektir. Bu açıdan Türkiye’nin şu aşamada birden bire ağırlıklı bir üye olarak AB sürecinde (karar mekanizmalarında) yer alması pek istenen bir durum değildir. Buna, tali bir neden olarak da muhtemel nüfus göçü eklenebilir. Zaten bu konudaki kaygı, “ Türkiye AB’ye girecek olursa bütün gecekondular boşalır, hepsi Avrupa’ya gelir ” denilerek açıkça ifade edildi. Yani, serbest dolaşım gibi bir hak verildiğinde bunun Avrupa için önemli sorunlara yol açabileceği düşünülüyor. Ancak bizce bu, tayin edici bir çekince değildir.

Asıl olarak, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasıyla birlikte AB’deki iç dengelerin değişecek olması düşündürüyor. Romanya ve Polonya’nın şu veya bu şekilde üye olması, Fransa ve Almanya eksenli (buna Belçika’da dahil oldu) yapının insiyatifini pek etkilemedi. Ama Türkiye’nin girişi, ABD ile organik ilişkileri sebebiyle de olsa, bu durumu değiştirebilir. Bu yönüyle Türkiye’nin AB’ye gerçekten istenip istenmediği tartışmalıdır.

Irak’taki çatışmaların gelişim seyri de Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Örneğin ABD’nin Kürt kartını öne çıkarması veya Vietnam’da yaptığı gibi savaşı bölgeye yaymayı tercih etmesi, Türkiye’yi doğrudan ilgilendirmektedir.

Kürt hareketi bugün, Türkiye’de daha önce de belirttiğimiz gibi Kürt halkının demokratik taleplerini gerçekleştirecek bir çizgide gelişmiyor . Tam tersine, ABD’nin Ortadoğu’daki uzun dönemli politikalarının bir bileşeni olmak anlamında işbirlikçilik gözleniyor. Bu konudaki ayrım çizgilerini, Türkiye’deki Kürt hareketi şu ana dek koyabilmiş değildir. Aynı süreci yakından izleyen Türkiye egemenlerinin ise acelesi var. Avrupa Birliği’ne dahil olunması halinde, ABD’nin istenmeyen politikalarından korunabilmeyi sağlayan bir şemsiyeye sahip olunacağı düşünülüyor. Dikkat edilirse, ikili bir tercih söz konusu; yani sürecin AB’yle de ABD’yle de örtüşen veya çelişen boyutları var .

Ancak, sonuçta bugün ABD yanlısı kesimler de bir biçimde ABD’den bağımsız politika yapma yanlısı gözüken kesimler de çözümü AB’de görüyor. AB’nin çekirdeğini oluşturan ülkeler ise, süreci bir taraftan yokuşa sürerken, diğer taraftan ara anlaşmalarla sonuca gitmek istiyor.

Bugün için beklentileri, Türk silahlı kuvvetlerini bölgede AB’nin çıkarları doğrultusunda diledikleri gibi kullanabilmektedir. Mesela 15 yıldır Leopar tankları Türkiye’ye verilmezken, Almanya bugün aynı tankları kendisi öneriyor. Çünkü artık o tanklar, bir anlamda Almanya için de kullanılacak. Gerçi Türkiye de bu tür alışverişleri bir pazarlık unsuru olarak kullanma yoluna gitmektedir. Nitekim Ekim ayında yapılan pazarlıklarda, 17 Aralık zirvesinde AB’den net bir tarih koparmak beklentisiyle, Airbus tipi uçakların Fransa’dan, panzerlerin ise Almanya’dan alınması kararlaştırılmıştır.

AB sürecinde tercihlerin iki yönlü ve çelişmeli boyutu, muhtemelen Aralık ayına da yansıyacak ve sonuç yine zamana oynamak biçiminde olacaktır.

AB sürecinin dikkat çeken bir diğer yönü de, Türkiye’de AB’nin ne olup olmadığının ciddi biçimde tartışılmamış olmasıdır. AB nedir; Türkiye’ye ne getirir, ne götürür; Türkiye AB’ye girecekse, hangi taleplerle gitmelidir? Bunlar, yeterince tartışılmış değildir. Hatta salt tarım bile önemli bir sorunun habercisidir. Örneğin Polonya, bir tarım ülkesi olmasına ve Türkiye’ye göre çok daha ileri teknolojilerle tarım yapmasına rağmen, kendi tarımını korumak için milyarlarca dolarlık fon kullandı. Bugün ise AB’nin kasasında zaten kullanılabilecek herhangi bir fon kalmamış. Dolayısıyla Türkiye tarımının ve sanayisinin AB’nin olumsuz etkisinden nasıl korunacağı tartışılmış değildir. Kaldı ki Türkiye için bu eşitsiz rekabet GB ile zaten başlamıştı. Tarım, küçük desteklerle bir ölçüde bu eşitsiz rekabetten korunuyordu. Gelişmelerle beraber giderek bu da ortadan kalktığında, Türkiye tarımı bütünüyle etkilenecektir.

Sonuçta Türkiye’ye, Ortadoğu gibi önemli bir bölgede AB’nin çıkarlarının vurucu gücü olmak gibi bir misyon veriliyor. Onların Türkiye’yi üyelik sürecine sokmaktaki çıkarları budur.